Rejimin karakteri üzerine uzunca bir not:
Üzerinde yaşadığımız coğrafyada hüküm süren egemenlerin rejimi, kuruluşundan bugüne bonapartist karakterde bir vesayet rejimi olma niteliğine ve bu nitelikle yönetme geleneğine sahiptir. Aslında klasik siyasal literatürde tanımlanan bonapartist rejimler, kapitalist bir rejimin karakterinin tanımlanmasında rejimin ana karakteri olarak değil, sistemin “normal” işleyişinin dışında olağan dışı durumlarda devreye giren/sokulan ve “normalleşme” koşulları sağlandıktan sonra devreden çıkarılan kapitalizm içi bir ara dönem rejimi, bir olağanüstü durum rejimi olarak tanımlanır. Bir kapitalist rejimde bonapartist bir ara dönemin devreye girmesi, siyasal temsil krizi yaşayan burjuvazinin yönetemediği, yönetilenlerin de yönetilmek istemediği bir durumda, burjuva sınıfın mevcut krizini yönetebilmek ve aşabilmek için geçici ya da belirli bir süreliğine bir diktatöre (Bonapart’a) ihtiyaç duyulmasından kaynaklanır.
|
|
Devamını oku...
|
|
|
1984 tarihi yalnızca Eruh ve Şemdinli baskınlarının yapıldığı tarih değil, aynı zamanda Türk devletiyle PKK arasındaki gizli ve gayri resmi görüşmelerin de başladığı tarihtir.
1993 yılı itibariyle ise bu görüşmeler daha aleni yapılmış ama bu görüşmelere resmi bir sıfat verilmemiştir. Yirmi beş senedir silahlı savaş da, PKK ile Devlet arasındaki gayri resmi görüşmeler de devam etmektedir. “Çözüm” için devletin ileri sürdüğü şart hiçbir dönem değişmemiştir: “Çözüm için önce PKK silah bıraksın.”
Devletin ileri sürdüğü bu şart, çözüm isteyen bir gücün ileri süreceği bir şart değildir, olamaz da. Savaş kanununda bir gücün karşı güce tek taraflı silah bırak demesinin anlamı, ‘teslim ol’ demektir.
|
|
Devamını oku...
|
|
Deniz Baykal’ın arka plana çekilerek Kemal Kılıçtaroğlu’nun vitrine taşınmasını ve CHP’ye yapılan operasyonu, CHP’nin ve sistem içi solun bir yeniden yapılanma projesi olarak okumak mümkün değildir. Bu operasyonu, aynı şekilde tek başına Türk egemenlerinin ve devletin sahibi olan güçlerin bir operasyonu olarak da okumak mümkün değildir.
|
|
Devamını oku...
|
|
|
Bu yazının başlığını “Türklük Sorunu” olarak koyduk, çünkü günümüzde “Kürt Sorunu” olarak adlandırılan mesele, birileri tarafından cumhuriyetin “başına bela edilmiş” bir “sorun” değil, bizzat cumhuriyetin ve onun dayandığı dinamiklerin yol açtığı bir “sorun”dur. Bundan dolayıdır ki, öncelikli olarak meselenin adının doğru konulması gerekiyor. Zira bir meseleyi ortadan kaldırabilmenin yolu, olayın ve olgunun adının doğru konulmasından geçmektedir.
|
|
Devamını oku...
|

Giriş Yerine:
Filistin meselesini anlayabilmek için, öncelikle gerek uluslararası egemen güçler açısından, gerekse de bölgesel egemen devletler açısından bu meselenin ne anlama geldiğini doğru tespit etmek gerekiyor. Filistin bir uluslararası sömürgedir; tıpkı Kürdistan gibi. Gerek I. Emperyalist Paylaşım Savaşı, gerekse de II. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrası bölge yeniden yapılandırılırken, bu yeniden yapılandırılmanın önkoşulu, Filistin ve Kürdistan’ın yeniden sömürgeleştirilmesi ve egemen devletlerarasında taksim edilmesi olmuştur.
|
|
Devamını oku...
|
|
|
|
|
|
|
Sayfa 1 / 4 |