Türk Devleti’nin İşlediği
ve İşlemekte Olduğu Suçlardan Çıkarı Olmayanlar ve Onun Suç Ortağı
Olmak İstemeyenler!
Bilindiği gibi Türk Devleti’nin zindanlarında
açlık grevleri ve ölüm oruçları halen devam ediyor. Hiç düşündünüz
mü, neden?
Kimdir bedenlerini ölüme yatıran bu insanlar?
Tabi ki, devlet güdümlü medya aracılığı ile duyduklarınızdan yola
çıkarak, gerek ölüm oruçları, gerekse de ölüm orucu yapan insanlar
üzerine bir düşünceye sahipsinizdir. Hatta bir yargıya bile sahip
olabilirsiniz. Ama unutmayın ki, duyduklarınızı ölüm orucundaki
insanlardan değil, bu insanların düşmanlarından duydunuz. Siz de
bilirsiniz ki, hiç kimse düşmanı hakkında iyi ve doğru şeyler söylemez.
Dolayısı ile de, Türk Devleti’nin de ölüm orucunda ki insanlarla
ilgili doğruları söylemesi mümkün değildir. İsterseniz, ölüm orucuna
yol açan nedenleri ve bedenlerini ölüme yatırmayı göze alan bu güzel
insanları bir de biz anlatalım. Bu açıklamadan sonra siz yine de
Türk Devleti’nin suçlarına ortak olmayı tercih edebilirsiniz, ama
en azından neye ve kime karşı olduğunuzu bilirsiniz ve bilerek katil
olursunuz; bundan sonrası sizin bileceğiniz bir iştir.
Her şeyden önce şunu bilmek gerekiyor ki, dünyanın neresinde olursa
olsun, devlet aynıdır, yani bir baskı aracıdır. Kimin mi? Tabii
ki egemen olan sınıfın. Yoksa öyle anlatıldığı gibi halkın devleti
falan değildir. Ayrıca, halkın devleti diye bir şey de olmaz. Devlet,
ya patronların devletidir ya da emekçilerin. Ve bugün dünyanın hiç
bir yerinde çalışanların devleti yoktur; bugün yeryüzüne zenginler
hükmetmektedir ve yeryüzünün her yanında onlar devlettir. Bundan
dolayıdır ki, bugün açlık ve yoksulluk tehdidi altında olanlar ve
göç etmek zorunda kalanlar, emekçilerdir. Bundan dolayıdır ki, her
yıl yirmi milyon emekçi çocuğu açlıktan ve açlığın yol açtığı hastalıklardan
dolayı ölmektedir. Bundan dolayıdır ki, dünyanın her yerinde hapsedilen
ve zulüm gören emekçiler ve kaderlerini onların kaderine bağlayanlardır.
Türk Devleti’de mevcut diğer devletlet gibi zenginlerin devletidir.
Ve esas olarak batılı zenginlerin, yani beyaz adamın kontrolünde
olan bugünkü dünya zulüm düzeninin bir parçasıdır.
Bunun içindir ki İMF ve Dünya Bankası’nın kararlarını uygulamak
adına 12 Eylül 1980’de askeri darbe yapıldı; sendikalar kapatıldı,
grev yasaklandı, işçi ücretleri donduruldu, beşyüzbin insan işkenceden
geçirildi ve on binlerce insan tutsak edildi. Bunun içindir ki,
yeryüzünün talanına ve milyarlarca insanın yoksullaştırılmasına
dayanan sömürgeci beyazların suç örgütü Avrupa Birliği’ne dahil
olabilmek için, IMF ve Dünya Bankası’nın talepleri doğrultusunda
çalışanların vergileriyle kurulan devlet fabrikaları, şirketleri
ve bankaları özel şirketlere peşkeş çekildi ve çekiliyor. Bunun
içindir ki, Türk Devleti sırf batılı emperyalistlere yaranabilmek
ve onların işgal ordusu olan NATO’ya girebilmek için Kore savaşına
yoksulların çocuklarını gönderip orada öldürttü. Bunun içindir ki,
batılı güçlerin savaş uçaklarının Adana-İncirlik’ten kalkıp Irak’ı
bombalamasına izin vermiş ve batılı güçlerin Irak’a karşı uygulamış
oldukları ambargoya katılarak, çoğu çocuk, 2 milyon insanın bu ambargonun
yol açtığı hastalıklardan ve yokluktan dolayı ölümüne ortak olmuştur.
Türk Devleti kurulalı beri hep zenginlerin devleti olmuştur. Bundan
dolayıdır ki, bu ülkede bütün acıları çekmek işçilerin, memurların
ve yoksul köylülerin payına düşüyor; onlar aç kalıyor, onlar sokakta
coplanıyor, onlar tüp gazından zehirleniyor, onların çocukları köprü
altlarında tiner çekiyor, onların çocukları sokaklarda selpak ya
da su satıyor, onların çocukları fahişe oluyor ve onlar batılı ülkelere
dişlerine kadar kontrol edilerek işçi diye satılıyor. Sabancı, Koç,
Çiller, Özal ve diğerleri ise hep zengin; onlar ve onların yakınları,
sıraladığımız bu acıların hiç birini yaşamıyorlar. Neden? Çünkü
devlet onlardır, onlarındır.
İşte bugün cezaevlerinde bulunan ve devletin size “terörist” diye
tanıttığı devrimciler tam da bu zenginlerin devletine karşı çıktıkları
için tutsaktırlar. Yani emekçilerin sömürülmesine, açlığa, ülke
zenginliklerinin batılı güçlere peşkeş çekilmesine, insanların batılı
köle tüccarlarına dişlerine kadar kontrol edilerek satılmasına,
çalışanların vergileri ile yapılan fabrikaların ve işletmelerin
bir avuç zengine hediye edilmesine, adaletsizliğe karşı çıktıkları
için bu insanlar bugün Türk Devleti tarafından esir tutulmaktadırlar.
Eğer bu insanlar bugünkü zulüm ve sömürü düzeninin bir parçası olmayı
kabul etmiş olsalardı bugün bir çoğunuzdan daha rahat bir hayata
sahip olabilirlerdi. Ama bu insanlar, bu zulüm düzeninin suç ortağı
olmaktansa dünyanın fakirleri, horlananları ve zulüm görenleri ile
kader birliği yapmayı tercih ettiler. Bu tercihlerinden dolayı öldürüldüler,
işkence gördüler, hapsedildiler. Yine de bu tercihlerinden vazgeçmediler.
Çünkü bu insanlar, yeryüzünde bir tek insan bile açsa, adaletsizliğe
uğruyorsa, zulüm görüyorsa, bu bir tek insanın mutsuzluğunu kendi
mutsuzlukları olarak kabul edebilecek kadar güzel insanlardır. Bu
insanlar ne çetecidirler, ne çalışanların paraların hortumlayan
bankacıdırlar, ne de ülke zenginliklerini haraç-mezat satan politikacıdırlar.
Bu insanlar tam da bütün bunlara karşı oldukları için bugün tutsaktırlar.
Öyle söylendiği gibi bu insanlar “beyinleri yıkanmış, kandırılmış”
falan da değiller. Ama eğer bir insan, yüzünü bile görmediği insanların
aç kalmalarına karşı çıktığı için ve bu uğurda kendini feda ettiği
için “beyni yıkanmış” oluyorsa, varsın öyle olsun. Bu da demek oluyor
ki, yeryüzüne adaletin ve özgürlüğün gelmesi için herkesin beyninin
yıkanması gerekiyor. Hem, kim ne yaptı, ne verdi de bu insanların
“beynini yıkamayı” başarabildi ki, bu insanlar darağaçlarına asılmaya
türkü söyleyerek gidebildiler. Kim, hangi güçmüş bu insanların beynini
yıkamayı başaran ki, bu insanlar bugün bedenlerini ölüm orucuna
yatırarak her an parça parça ölmeyi kabullenebiliyorlar. Hem de
hiç bir pişmanlık duymadan, hem de türkü söyleyerek. Bugünkü sömürü
ve talan düzeninde, varolan sömürü ve zulümü kabul etmemek bir suçtur.
İşte devrimciler bu suçu işlemiştirler. Bu zulüm düzeni devam ettikçe
de bu suçu işlemeye devam edeceklerdir. Ve devrimciler bu suçu işlemeye
devam ettikleri içindir ki zulüm devleti onları zindanlarına hapsetmiştir.
Ama devlet bununla da yetinmemektedir. Bu insanların bedenlerini
tutsak eden devlet, dün olduğu gibi bugün de, bu insanları teslim
almak arzusundadır. F-Tipi cezaevi de işte bu arzunun bir eseridir.
Devlet, devrimcileri yani kendi zulüm düzenine boyun eğmeyenleri
F-Tipi adını verdiği tabut hücrelere kapatarak yalnızlaştırmak ve
teslim almak istiyor. Devrimci tutsaklar ise boyun eğmeyeceklerini
ve bu hücrelere girmeyeceklerini söylüyorlar. Söylemekle de kalmayıp
zalimin zulmü karşısında ne kadar kararlı olduklarını bedenlerini
ölüme yatırarak bir kez daha ortaya koyuyorlar. Ki, dost da görsün,
düşman da.
Ey dostlar!
Düşmanın gördüğünü sizin de görme zamanınız gelmedi mi? Zulüm düzeninin
suç ortağı olmayanlar, olmak istemeyenler; ezilenler, horlananlar,
zindanlarda bedenlerini zalimin zulmü karşısında ölüme yatıranların
direnişine sahip çıkın, onların sesi olun. Çünkü o sizin sesinizdir.
Onların katledilmesine izin vermeyin. Çünkü katledilmek istenen
sizin geleceğinizdir.
Nisan 2002
|