Dipnot Yerine:
Daha önce yayınladığımız metinlerde şöyle yazmıştık:
“Gerek kapitalizmin ilk olarak Batı’da kendini var etmesi, gerek
Batı’nın bugünkü zenginliği; gerekse de Batı İşçi Sınıfı’nın Dünya
İşçi Sınıfı içerisindeki ayrıcalıklı durumu, kıtalararası bir
talanın ve sömürünün sonucudur. Ve şöyle devam etmiştik: “Nasıl
ki kapitalizmin bugünkü egemenliğini, kendisini var eden nedenleri
devam ettirerek sürdürmekten başka şansı yok ise; aynı şekilde
Batı İşçi Sınıfı´nın da Dünya İşçi Sınıfı´nın ve dünya devriminin
enternasyonalist bir bileşeni olabilmesi için, yıllardır sürdürmüş
olduğu ihanete son vermesi bir zorunluluktur.”
Ve yayınladığımız her metinden sonra, “Batı İşçi Sınıfı sömürülmüyor
mu?” ya da “Batı İşçi Sınıfı, işçi sınıfının dışına mı düşmüştür?”
benzeri soruların muhatabı olduk. Bunun da ötesinde, gerek Batı’nın
bugünkü zenginliğine, gerekse de Batı İşçi Sınıfı’nın ayrıcalıklı
durumuna ilişkin birçok efsanenin varlığına şahit olduk. Tabii
ki burada, bu hususlara ilişkin ortalıkta dolaştırılan efsanelerin
hepsini ele alacak değiliz. Biz burada, ortalıkta dolaştırılan
bir çok efsaneden yalnızca ikisini ele alacağız, çünkü diğerlerini
de besleyen bu iki efsanedir.
Bu efsanelerden birisi, Batı’nın zenginliğine ilişkin olanıdır
ve bu efsane, gizli ya da aleni Batı nüfusunun çoğunluğu tarafından
kabul görmektedir. Ve şöyledir:
“Batılı sivri zekalı olduğu için makinayı icad etti, tekniği kullandı
ve zengin oldu.”
Bir diğer efsane ise, Batı İşçi Sınıfı’nın refahı ile ilgili üretilmiş
olan efsanedir; bu efsanenin yaratıcısı ise, Batılı Sol Güçler’dir.
Ve şöyledir: “Batı İşçi Sınıfı’nın refahı Batı’daki tekniğe ve
makinalaşmaya dayalı üretim yoğunluğunun ve tabii ki bir de, Batı
İşçi Sınıfı’nın çetin mücadelelerinin sonucudur.”
İşte biz bu yazı da, bize yöneltilen bu soruları cevaplamanın
yanı sıra; genel olarak Batı toplumunun bugünkü refahına, özel
olarak ise, Batı İşçi Sınıfı’nın dünya işçi sınıfı karşısındaki
ayrıcalıklı durumuna dair ortalıkta dolaştırılan efsanelerden
ikisini yeryüzüne indirmeye çalışacağız.
Şimdi bize yöneltilen soruları cevaplamaya ve efsaneler ile gerçekleri
yüzleştirmeye geçebiliriz.
Kapitalizmin İlk Olarak Batı’da
Ortaya Çıkışına ve Batı’nın Bugünkü Zenginliği Üzerine
Ortalıkta Dolaşan Efsaneye Dair
Kapitalizmin ilk olarak atlantiğin kuzey kıyılarında
ortaya çıkarak Batı Avrupa’da ayağa kalkmış olması ne tesadüfî
bir olaydır, ne de “İngiliz girişimcisinin zekâsının ve Avrupa
Hıristiyan kültürünün”bir marifetidir. Kapitalizmin ortaya çıkması,
gelişip yayılabilmesi için başka toplulukların ve coğrafyaların
yağmalanması gerekiyordu. Ve öyle de oldu. Karl Marks bu süreci
şöyle resmeder:
“Amerika'da altın ve gümüşün bulunması, yerli halkın
kökünün kazınması, köleleştirilmesi ve madenlere gömülmesi, Doğu
Hint Adalarının ele geçirilmeye ve yağmalanmaya başlanması, Afrika'nın,
kara-deri ticaretinin av alanı haline getirilmesi, kapitalist
üretim çağının pembe renkli şafak işaretleriydi. Bu pastoral gelişmeler,
ilkel birikimin belli başlı adımlarıydı.”(1)
Aynı süreci Noam Choamsky ise şöyle resmeder:
“Adam Smith’in de gözlemlediği gibi, Avrupa’nın
başarısı şiddet araçlarına egemenliğinin ve şiddet kültürüne tepeden
tırnağa bandırılmış olmasının bir ürünüdür. ...Doğu Hint Adalarının
Hollandalı fatihlerinden biri 1614’de <<ticaret savaş olmadan
sürdürülemez, ticaret olmadan da savaş>> diye yazmıştı.
(...) Parker de şöyle yazdı: <<Dünyanın beyaz halklarının
tarihte görülen ilk küresel hegemonyayı yaratmaları ve kısa bir
zaman için de olsa koruyabilmeleri, herhangi bir toplumsal, ahlaki
yahut doğal avantaj sayesinde değil, askeri üstünlükleri sayesinde
olmuştur.>> Elbetteki geçicilik saptaması tartışmalıdır.”(2)
Evet, kapitalizm, kıtalararası sömürü ve talanın
sonucu olarak tesadüfî bir olay olarak değil, somut ve tarihsel
olguların sonucu olarak Batı’da ortaya çıkmıştır. Kapitalizmin
ortaya çıkışı da, bugün varlığını sürdürebiliyor olması da, uluslararası
bir sömürüye ve yağmaya dayanmaktadır. Kapitalizm, her ne kadar
da kendisini “ulus” ve “ulus devlet” olgularına dayandırarak örgütlediyse
de; hiç bir zaman ulusal bir karakter taşımamıştır. Çünkü kapitalizm,
doğası gereği uluslararası bir davranış içerisinde olmaya mahkûmdur.
Batılı güçlerin fetih yoluyla Amerika’yı, Afrika’yı ve Asya’nın
büyük bölümünü sömürgeleştirmeleri, bu toprakların zengiliklerini
Batı’ya transfer etmeleri ve bu toprakların insanlarını köleleştirmeleri
sonucudur ki, kapitalizm Avrupa’da doğmuş ve yine aynı nedenlerden
dolayıdır ki, bugünkü zengin Batı inşaa edilebilmiştir. Kapitalizmin
bu kanlı serüveninin yaratmış olduğu tablo ise korkunçtur.
Bugün dünya ticaretinin %95’den fazlası ABD, Batı Avrupa ve Japonya-Pasifik
arasında gerçekleşmektedir; bunun karşılığı olarak talan edilerek
yoksullaştırılmış en fakir 47 ülkenin payına düşen ise, sadece
%0,3 ( binde üç)tür.
“Philipp Morris’in yıllık satışları Yeni Zelanda’nın
gayri safi milli hasılasından (GSMH) fazla. Günümüzde yirmi transnasyonal
şirket 80 ülkenin GSMH’sinden fazla ciro yapıyor. IBM’nin ve Shell’in
yıllık karı, Filipinler’in ve Peru’nun bütçesinden daha büyük.
En tepedeki 300 şirketin (bu şirketlerin Batılı şirketler olduğunu
hatırlamakta yarar var)toplu varlıkları kabaca tüm dünyadaki üretim
varlıklarının dörtte birini oluşturmaktadır.”(3)
Yaklaşık olarak 1,5 milyar insan açlıktan dolayı
ölümle yüz yüzedir. Her yıl on beş milyon çocuk açlık, açlığın
yolaçtığı hastalıklar ve emperyalist Batı’nın ambargosundan dolayı
ölmektedir. Dünyanın en fakir ülkelerinde insanların %50’si için
bugünkü ortalama kalori tüketimi, nazi dönemi toplama kamplarındaki
günlük kalori tüketimine eşit hale gelmiştir. Lüksemburg’ta Kişi
Başına Düşen Gelir, Etiyopya’da Kişi Başına Düşen Gelirin 420
mislidir. Etiyopya’da Ortalama Yaşam Süresi 40, Lüksemburg’ta
80’dir. Afrika, Asya ve Romanya, Bulgaristan gibi eski Doğu Bloku
ülkeleri Batı’nın atom ve tüketim artıklarını attığı çöplüğü durumuna
getirilmiştir. Batı’nın sınırları dışında kalan coğrafyaların
büyük bölümünde Batı’nın sebebiyet verdiği sürekli savaşlar vardır.
Her gün milyonlarca yoksul ve savaş mağduru insan maruz kaldıkları
şiddet dolayısıyla sürekli göç halindedir. Afrika’nın büyük bir
bölümü artık sömürülmeye bile gerek görülmeyecek kadar talan edilmiştir
ve bu coğrafyayı insansızlaştırarak çöp deposu olarak kullanma
planları yapılmaktadır. Bu tablonun yaratıcıları ise, dünya nüfusunun
küçük bir azınlığını oluşturan Batılılar’dır.
18.yüzyılın son çeyreğinde Adam Smith’in nasıl bir hal alarak
tamamlanacağını tahmin edemediği tablo işte budur ve alabildiğince
çıplaktır.
Batı’nın Dünyaya Egemen Oluşu,
Batı İşçi Sınıfının Refahı ve Dünya İşçi Sınıfının Bölünmüşlüğü
Arasındaki Diyalektik İlişkiye Dair
Kendisi de Batılı olan William Howitt, Batı’nın
kanlı serüvenini itiraf ederken şöyle diyor:
"Hıristiyan denilen bu soyun, dünyanın dört
bir yanında boyundurukları altına alabildikleri halklara karşı
gösterdikleri vahşet ve zulmün bir benzerine, hiç bir çağda, ne
kadar yabanıl, ne kadar kaba ve ne kadar merhametsiz ve utanmaz
olursa olsun, başka hiç bir soyda rastlanamaz."(4)
William Howitt’in bu itirafları yalnızca Batılı
egemen sınıfların kanlı serüvenin değil, aynı zamanda Batı İşçi
Sınıfı’nın kendi dar zümre çıkarları için, Dünya İşçi Sınıfı’nın
genel çıkarlarına ihanetinin de kanlı tarihidir, çünkü Batılı
egemen sınıflar bu kanlı serüveni tek başlarına ve Batılı çalışanlara
rağmen değil, bizzat onlarla birlikte gerçekleştirmiştirler. Batılı
çalışanların bu kanlı serüvene ortak olmuş olmalarının nedeni
ise, kandırılmış olmaları değil, ayrıcalıklı kılınmış olmalarıdır.
Bu dün de böyleydi, bugün de böyledir. İşte bundan dolayıdır ki,
Batı’nın kanlı tarihi aynı zamanda Batı İşçi Sınıfı’nın dünya
işçi sınıfına ihanetinin de tarihidir. Şöyle ki, nasıl ki burjuvazi
Güney Afrika´daki sömürü ve talanına toplumsal bir taban yaratmak,
beyaz işçileri sisteme entegre etmek ve işçi sınıfını bölmek için
beyaz işçileri siyah işçiler karşısında ayrıcalıklı kıldıysa ve
bu ayrıcalıklı durumlarından dolayı beyaz işçiler burjuvazinin
işçi sınıfının içindeki ayağı durumuna geldilerse; işçi sınıfının
dünya genelindeki bölünmesi de Güney Afrika´daki örneğe uygun
biçimde gerçekleşmiştir.
Beyaz adam, kendi tarihini yapmaya başladığında üç temel ideolojik
olguya dayanmıştır. Bu üç olgu; hıristiyanlık, “beyaz ırkın üstünlüğü”
ve uygarlıktı. Bu üç olgudan ikisinin burada tartışmak istediğimiz
konuyla olan bağı dolaylı olduğundan, bunları burada açmıyoruz
ve konuyla doğrudan alakalı olan üçüncü olguya, yani “Beyaz üstündür”
olgusuna geçiyoruz.
“Beyaz üstündür ve efendi olmaya mahkumdur!” Evet, sömürgeci Batılı
güçler böyle buyuruyorlardı. Ama böyle buyuruyor olmaları yetmezdi;
bu buyruğun işlevsel olabilmesi için Beyaz Kıta´nın çalışanlarının
ayrıcalıklı kılınması gerekiyordu.
Beyaz “üstün“ yani ayrıcalıkı kılındı. Bunun ön şartı olarak ise,
Siyahlar köle olmaya mahkum edildiler. Beyaz işçilerin ayrıcalıklılığı
böylece kutsanmış oldu. Ve bu durum bir daha hiç değişmedi. Siyahlar
ücretsiz köleyken, Beyaz işçiler ücretli köleydiler. Siyahlar
ücretli köleliğe terfi ettiklerinde ise, Beyaz işçiler işçi aristokratlığına
terfi ettiler.
1945 yılı itibari ile ise, dünya işçi sınıfının bölünmesinde yeni
bir milada girildi. Bu tarih itibariyle Batı İşçi Sınıfı’nın yoksullaştırılmış
dünyanın işçileri karşısında ayrıcalıklı kılınması, burjuvazi
açısından daha da bir önem kazanır oldu, çünkü bu yıllarda, bir
çok Batı Avrupa ülkesinde, burjuvazi fiilen iktidarını yitirmiş
vaziyetteydi ve devrimci bir önderlik olduğu taktirde bu ülkelerde
işçi sınıfı kendi iktidarını kurabilirdi. Ama olmadı. Olmadı,
çünkü daha “savaş bitmeden” ABD, İngiltere ve “Sovyet” Rusya arasında
dünya yeniden paylaşılmış, Batı Avrupa ülkelerinde devrime izin
verilmeyeceği hususunda mutabakat sağlanmıştı. Devrim engellenmişti,
ama her an yeniden kapıyı çalabilirdi. Bunun yanı sıra, her ne
kadar da burjuvazinin Batı Avrupa’da yeniden iktidar olabilmesinde
ona unutulmaz katkıları stalinist klik kontrolündeki “Sovyet”
Rusya sunmuş olsa da; “Sovyet” Rusya egemenlik alanlarını Doğu
Avrupa ile genişletmiş ve bir tehdit unsuru olarak Batı’nın yanı
başında durmaktaydı. Kapitalizm açısından stalinist klik kontrolündeki
“Sovyet” Rusya, devrimci bir İşçi Sovyetleri’ne yeğ tutulsa da,
bu onun kapitalizm için bir tehdit unsuru omadığı anlamına gelmiyordu.
İşte bu iki olgudan dolayı; yani Batı Avrupa İşçi Sınıfı’nın devrimci
eyleminin önünü kesmek ve Batı Avrupalı işçiler üzerinde Sovyet
Rusya etkisini kırabilmek için, Batı İşçi Sınıfı bir kez daha
ayrıcalıklı kılındı. Ve Batılı işçilerin refah bağlamlı taleplerine
de her zamankinden daha fazla müsamaha gösterildi. Bunun da ötesinde
bu ayrıcalıklı durum kurumlaştırıldı ve bu kurumun adına “Sosyal
Devlet” denildi. Evet, bu tarih itibari ile adına “Sosyal Devlet”
denilen savaş stratejisi hayata geçirilmiş oldu. Sosyalit devrim
stratejisine karşı “Sosyal Devlet” savaş stratejisi.
İşte bu tarihsel, ideolojik, politik ve stratejik
arka plandan dolayıdır ki, Batı İşçi Sınıfı dünya işçi sınıfının
hep ayrıcalıklı kesimi oldu. Bu ayrıcalıklı bölünmenin sonucu
olarak Batılı işçilerin payına “tüketim hastalığı“ düşerken, Siyah
Kıta´nın yoksullarının payına tükenerek yok olmak düşmüştür. Batılı
işçilerin payına, sağlıklı beslenme ve sağlıklı yaşam düşerken,
Siyah insanlığın payına, sağ kalabilmek için sağlıklarından vazgeçmek
düşmüştür. Batılı işçilerin payına, garanti altına alınmış bir
yaşam ve yaşlılık düşerken, Siyah çalışanların payına hiç olmazsa
çocukları yaşayabilir umuduyla kendi yaşamlarını bir bedel olarak
ödemek düşmüştür. Batılı işçilerin payına bankalarda tasarruf
hesapları düşerken, Siyah işçilerin payına, borçlu bir yaşam ve
borçlu bir ölüm düşmüştür. Batılı işçilerin çocuklarının payına,
daha doğdukları anda herşeyleri garanti altına alınmış bir yaşam
ve henüz daha banka, para gibi kavramları telaffuz edemeyecekleri
bir yaşta bankalarda tasarruf hesabı düşerken, Siyah işçilerin
çocuklarının payına, borçlu doğmak ve yaşamda kalabilmek için,
açlık, hastalık, soğuk ve yaşamlarını tehdit eden bir çok tehlikeye
karşı mücadele etmek (başarabilirlerse) düşmüştür. Batılı işçilerin
payına, yoksul insanlığın kanı ve gözyaşı ile yazılmış, yoksulların
çığlığı ile dünyaya duyurulmuş Helsinki “İnsan Hakları“ Beyannamesi’ne
dayanan “hukuk” rejimleri düşerken, Siyah insanlığın payına postallı
rejimler, Apartheid rejimleri düşmüştür.
Batılı Solun, Batı İşçi Sınıfının
Refahına
İlişkin Üretmiş Olduğu Efsaneye Dair(5)
Batılı Sosyalist Sol, Batı’nın zenginliğinin uluslararası
sömürü ile ilişkili olduğunu kabul etse de, bu uluslararası sömürünün
bu ülkelerin işçilerinin ücretlerine ve günlük yaşamlarına yansıdığını
kabul etmemektedir. Ve bu ülkelerdeki işçilerin refahını, Batı’daki
yüksek teknoloji ve teknik dolayısıyla Batılı işçilerin yaratmış
oldukları üretim yoğunluğunun yanı sıra, Batılı İşçi Sınıfı’nın
mücadeleci tarihi ile açıklamaktadır.
Hadi diyelim ki öyle; bir an için bu farazanın doğru olduğunu
kabul edelim. Peki, yüksek teknolojinin ve tekniğin Batı’nın elinde
bulunuyor olması neyin, hangi tarihsel sürecin ürünüdür? Bu da
bir tesadüfün ya da Batılı’nın “üstün zekâsının” bir sonucu olmasın
sakın?
Kapitalizmin, kuzey atlantik kıyılarında doğmuş olması ve bugünkü
egemen durumu, bir tesadüfün ya da Batılı’nın “üstün zekâsının”
bir sonucu olmadığı gibi; yerel bir olay da değildir. Aynı şekilde
kapitalist bir ülkenin, kendisini “kendi ulusal sınırları” içerisinde,
“kendi iç dinamiklerine” dayanarak ve kendisini “ulusal” sınırlar
içerisine hapsederek var edebilmesi mümkün olmadığı gibi, yine
kendi iç dinamiklerine dayanarak “kendi iç sınırlarında” yaşayan
çalışanlara “refah” sunabilmelesi de mümkün değildir. Bunun da
ötesinde, kapitalist sistemde ne üretim, ne tüketim, ne de artık-değer
yerel değildir.
“Transnasyonal denilen şirketler, sadece çokuluslu
değil, küreseldirler ve kar hesaplarını yaparken küresel planda
düşünüp planlıyorlar. Dolayısıyla, ürünün ne kadarının nerede
üretileceği, hangi parçanın üretiminin hangi ülke veya bölgede
yapılacağı, küresel düzlemde ele alınıyor. Her bir ülkedeki ücret
düzeyi, emeğin yetişkinliği, alt-yapının elverişli olup olmayışı,
vergi oranları ve vergi mevzuatının ‘sıkıcı’ olup olmaması, çevre
koruma duyarlılığı, üretilen malın satış olanakları veya pazara
yakınlık vb. gibi faktörler malların üretileceği yeri belirliyor.”(6)
Her şeyin bu ölçüde ayan beyan ortada durduğu bir
durumda, Batılı Sosyalist Sol, gerçeği giyindirmeye çalışmakta
ısrar ediyor. Daha bitmedi... Efsaneye göre Batı İşçi Sınıfı’nın
refahının bir diğer nedeni ise, onun mücadeleci geçmişi imiş!
Bu açıklamayı, yoksul dünyanın işçilerinin günlük yaşamlarına
tercüme edersek, ortaya şöyle bir sonuç çıkar: yoksul coğrafyanın
işçileri mücadele etmedikleri için Batılı İşçi Sınıfı’nın sahip
olduğu ayrıcalıklara sahip değiller.
Bu efsanenin üreticisi olan Batılı Sosyalistler, ya kapitalizmin
ortaya çıkışına ve onun karekterine ilişkin yeterli bilgiye sahip
değiller... (keşke öyle olsaydı) ya da yaşama dünyanın ayrıcalıklıları
açısından bakmaktan yana çıkarları söz konusu olduğu için, bu
şekilde düşünmenin haklarında daha hayırlı olacağını düşünüyorlar.
Acaba hangisi?
Batılılar’ın zenginliği, Batılı nüfusun önemli bir bölümünün düşündüğü
gibi, “Batılılar’ın akıllı ve çalışkan olmalarının bir sonucu”
olmadığı gibi; Batı İşçi Sınıfı’nın bugünkü ayrıcalıklı durumu
da, Batılı Sol’un teorileştirdiği gibi Batı işçi Sınıfı’nın kahramanca
mücadelelerinin bir sonucu da değildir. Örneğin, Alman İşçi Sınıfı
(bir bölümü) son yüzyıl içinde yalnızca iki kez (1918 ve 1923´de)
sokağa çıkarak dövüşmüş; her iki muharebede de yenilmiştir. Ama
buna rağmen kendisini bir asır boyunca rahatlatacak “haklar”a
sahip olabilmiştir. Diğer yandan Asya´da, Afrika´da, Güney Amerika´da
yaşayan emekçiler, bütün tarihleri boyunca sokaklarda, dağlarda,
fabrikalarda öfkelerini isyana dönüştürdükleri halde bırakın refaha
ulaşmayı bir yana, henüz açlık tehdidini bile ortadan kaldırabilmiş
değildirler.
Batı İşçi Sınıfı’nın Asyalı, Afrikalı ve Güney Amerikalı işçiler
karşısındaki ayrıcalıklı durumunun nedeni, onun mücadeleci karakteri
olmadığı gibi; Batılı olmayan işçilerin yoksulluğunun nedeni de,
onların mücadele etmeyişleri değildir. Peki, nedir o halde, Batılı
İşçi Sınıfı’nın ayrıcalıklı oluşunun sırrı? Ya da Batılı olmayan
işçilerin yoksulluğunun sırrı?
Eğer bir anlık için bile olsa dünyayı Güney Afrika olarak düşünebilirsek,
belki bu çelişkiyi anlayabilme imkanını yakalayabiliriz. Şöyle
ki; bilindiği gibi Siyahlar´ın ülkesi Güney Afrika´da Beyazlar,
işgalci güç olarak bulunuyorlar ve bütün ülke genelinde nüfusun
yalnızca %11’ini oluşturuyorlar. Bu ülkede, nüfusun %11’lik bölümünü
oluşturan beyaz azınlığın bir parçası olan beyaz işçiler, çoğunluğu
oluşturan siyahlar karşısında hayatın her alanında ayrıcalıklıdırlar.
(Apartheid rejiminin yıkıldığının söylendiği bugün bile, siyah
bir işçinin aldığı maaş beyaz işçinin aldığı maaşın ancak yarısı
kadardır.) Ve Güney Afrika’daki beyaz işçiler, bu ayrıcalıklı
durumları dolayısıyla bütün tarihleri boyunca hep siyah işçilerin
mücadelesinin karşı cephesinde, yani Apartheid rejimininin cephesinde
olmuşlardır.
Bu durum da, Güney Afrika´nın siyah işçileri mücadele etmedikleri
için midir ki hiç bir zaman, ne Apartheid rejimi döneminde(şimdi
hüküm süren ne ise?) ne de Apartheid rejimi “yıkıldıktan” sonra,
beyaz işçilerin sahip olduklarına sahip olamadılar?
Herkesin bildiği, ama beyaz ideolojiden ve onun tarihinden kopmak
istemeyenlerin bilip de kabul etmek istemedikleri siyah gerçek
şudur ki; Güney Afrika´da mücadele edenler hep siyahlar olmuştur.
Tabii ki beyaz işçiler de mücadele ettiler, ama zulme karşı değil,
zulüm görenlere karşı. Tıpkı, Güney Afrika’da patronlar üretimin
ihtiyacı gereği bir kısım siyah işçiyi yarı kualifikasyon gerektiren
işler için istihdam etmek istediklerinde beyaz işçilerin siyah
işçilere karşı silahlanarak direnişe geçmeleri örneğinde olduğu
gibi.
Yoksa, biz mi yanlış biliyoruz? Veyahut da, bu Beyaz İşçiler sahip
oldukları ayrıcalıkları büyük mücadeleler sonucu elde ettiler
de biz mi bilmiyoruz?
İşte Güney Afrika’da Beyaz işçileri Siyah işçiler karşısında ayrıcalıklı
kılan ne ise, bir bütün olarak, Batılı işçileri yoksullaştırılmış
dünyanın işçileri karşısında ayrıcalıklı kılan da o dur.
Batı’nın bir bütün olarak yeryüzünün egemen gücü olmasını ve bu
egemen gücün “iç sınırlar”ında yaşayan Batı İşçi Sınıfı’nın dünya
yoksulları karşısındaki ayrıcalıklı durumunu, kapitalizmi var
eden tarihsel süreçten kopuk ele alarak anlamaya çalışmak, burjuvazi
ile aynı cephede olmaması gerekenleri, istemeseler de burjuvazi
ile aynı cephede buluşturur, buluşturuyor da. Batılı Sosyalist
Sol, resmi tarih anlayışı ile henüz devrimci anlamda bir hesaplaşmaya
girme yeteneğini gösterememiştir ve resmi tarih yapıcılarının
ayak izlerini takip etmeye devam etmektedir. Bundan dolayıdır
ki, Batılı Sosyalit Sol, Batı İşçi Sınıfı’nın refahı ile Dünya
İşçi Sını’nın bölünmüşlüğü arasındaki bağı kurmamak yönünde ciddi
bir direnç göstermektedir. Ama Batılı Sosyalist Sol, istese de
istemese de artık bir yol ayrımına gelinmiştir. Batılı Sosyalist
Sol’un, şimdiye kadarki orta yolcu çizgisini sürdürebilmesi artık
mümkün değildir; günümüzdeki keskin çatışmalar buna engeldir.
Batılı Solun, “Batı İşçi Sınıfı Sömürülmüyor mu?” Sorusuna Cevaben
Batı İşçi Sınıfı, tabii ki sömürülüyor; Batı´daki
işçiler de dünyanın diğer coğrafyalarında yaşayan işçiler gibi
işgüçlerini kapitalistlere satmak zorundalar ve üretim araçlarına
sahip değildirler. Tartışma noktası -en azından bizim açımızdan-
bu değildir. Bizim tartıştığımız, Batı İşçi Sınıfı´nın dünya yoksulları
karşısındaki ayrıcalığı ve onun bu ayrıcalığının hem kendisi açısından
hem de Dünya İşçi Sınıfı açısından ne ifade ettiğidir. Şimdi bir
an için dünyayı bir fabrika, dünya işçi sınıfını da bu fabrikanın
işçileri olarak düşünelim. Bildiğimiz gibi fabrikalarda işçiler,
bir de işçi sınıfının bir parçası olmasına rağmen, göreceli ve
reel durumları itibari ile, yani sahip olukları ayrıcalıklar dolayısı
ile patron ile kader birliği içerisinde olan, işçi sınıfını bölen
İşçibaşları(ustabaşı) vardır. Bu İşçibaşları, ayrıcalıklı olmalarına,
işçi sınıfını bölmelerine ve işçi sınıfının genel çıkarları karşısında
ihanetçi bir pozisyona sahip olmalarına rağmen; işçi sınıfının
bir parçası durumundadırlar. İşçibaşları’nın işçi sınıfı içindeki
ve karşısındaki yeri ne ise, işte bugün Batı İşçi Sınıfı´nın Dünya
İşçi Sınıfı karşısındaki ve içindeki yeri de odur. Dünyanın bir
fabrika, Dünya İşçi Sınıfı´nın da bu fabrikanın işçileri olduğu
bir durumda; işçi sınıfının Batılı kesimi, bu fabrikadaki İşçibaşları’dırlar.
Bu kesime İşçi Aristokrasisi de diyebiliriz. Batılı işçiler, Batı´nın
sınırları içerisinde işçi; Batı´nın sınırları dışında yaşayan
işçiler karşısında ayrıcalıklı İşçibaşları’dırlar. Batı İşçi Sınıfı,
sınıf karakteri gereği Dünya İşçi Sınıfının bir parçası olmasına
rağmen, sahip olduğu ayrıcalıklar dolayısıyla uluslararası burjuvazinin
Dünya İşçi Sınıfı içerisindeki ayağıdır, dayanağıdır. Batı İşçi
Sınıfı´nın bugün yeryüzü yoksulları karşısındaki bu ayrıcalıklı
ve bölücü durumu yeni değildir. Batılı çalışanların ayrıcalıklı
kılınması, Batılı egemenlerin yeryüzünü sömürgeleştirme seferlerinin
arifesinde doğmuş; “Beyaz üstündür ve Siyah insanlığın efendisi
olmaya mahkumdur!” biçimindeki ırkçı ideoloji ile göbeği kesilmiş;
Beyaz Kıta´nın çalışanlarının köleleştirilmemesi Siyah Kıta´nın
yoksullarının köleleştirilmesinin ön şartı haline getirilerek
vaftiz edilmiş ve “Sosyal Devlet” stratejisi ile kurumlaştırılmıştır.
Dolayısı ile de bu durum, kapitalizmin bugüne kadar varlığını
sürdürebilmiş olmasının en önemli nedenlerinden birisidir. Ama
bütün bunlar, Batı İşçi Sınıfı’nın sömürülmediği ya da artık onun,
Dünya İşçi Sınıfı’nın bir parçası olmadığı anlamına gelmez.
Batı İşçi Sınıfının Bugün Yürütmekte
Olduğu Mücadelenin Karakteri ve
Bu Mücadele Karşısında Batılı “Sosyalist” Solun Tutumu Üzerine
Doğu Avrupa ve Sovyetler Birliği egemen güçlerinin
Batı ile bütünleşme operasyonu ile birlikte, uluslararası planda
kendi kendisi ile baş başa kalan uluslararası burjuvazi, yeniden
yapılanma sürecine girmiş, dolayısı ile de o güne kadar yaşama
egemen olan dengeleri, bu yeniden yapılanma sürecine bağlı olarak
yeniden tanımlamak ve kendi lehine baştan düzenlemek için harekete
geçmiştir. Bu yeniden yapılanmanın Batılı çalışanların günlük
yaşamlarına tercümesi ise, uluslararası burjuvazi ile Batılı çalışanlar
arasında uzun yıllar boyunca var olan konsensüsün, burjuvazi lehine
yeniden düzenlenmesi biçiminde olmuştur. Yani, burjuvazi kılıcını
çekmiş ve barışı bozmuştur. Batı İşçi Sınıfı ise, sınıf düşmanı
olan burjuvazi ile bunca yıl sürdürmüş olduğu suç ortaklığını
sürdümekte ısrar etmiştir. Peki, Batı İşçi Sınıfı için ne ifade
etmektedir bu işbirliği ki, bunu sürdürmekte bu denli ısrar ediyor?
Tabii ki bunun anlamı, kendi refahıdır. Peki, bu ne anlama gelmektedir?
Yüksek kazanç, kaliteli mamülleri tüketmek, tatil yapmak (yabancılaşmanın
ve işgalciliğin yeni adı), bol kanallı televizyon yayını, yeni
otomobiller, otobanlar, kaliteli sağlık hizmetleri, yüksek tekniğe
ve teknolojiye dayalı eğitim ve kualifikasyon, iş garantisi, garanti
altına alınmış bir gelecek, yaşlılık vs. vs....
Peki bu refahın faturası nedir? Dün neyse bugün de odur. Yani,
yoksullaştırılmış, talan edilmiş coğrafyalar ve yok olmakla yüz
yüze bırakılmış yoksul çoğunluk. İşte Batı İşçi Sınıfı’nın bugünkü
mücadelesi bu merkezdedir. Batılı Sosyalist Sol’un bu mücadeleye
ilişkin tutumuna gelince; Batı İşçi Sınıfı’nın yüzyıllık uykusundan
uyandığını gören Batılı “Sosyalist” Sol, uzun yıllar tozlanmış
raflarda bekletmiş olduğu programlarını pazara çıkartarak adeta
alıcı arayışına girişmiştir. Bununla da kalmamış, bu mücadeleyi
kutsamıştır. Bununla da kalmamış, bu mücadelenin sponsorluğunu
üstlenmiştir. Süreç henüz devam ediyor. Batı İşçi Sınıfı, ayrıcalıklı
kılınması hususunda burjuvazisi ile girişmiş olduğu pazarlıkta
ısrar ediyor. Batılı “Sosyalist” Sol ise, bu durumu kazanılmış
hakların savunulması olarak görüyor ve bu “mücadelenin” sponsorluğunu
yapmaya devam ediyor. Niye mi? Niye olacak, güya Batılı işçiler,
“kazanılmış” haklarını savunmak için mücadele ediyorlarmış da
ondan!!!
Batı İşçi Sınıfı’nın taleplerinin ne anlama geldiğini ve bu talepler
karşısında devrimci tavrın ne olması gerektiğini ortaya koyabilmek
için üç şeyin doğru ifade edilmesi gerekmektedir. Birinci doğru
şudur: Bu talepler, kazanılmış haklar değil, burjuvazinin Batı
İşçi Sınıfı’na bahşettiği ayrıcalıklardır. İkincisi: Bu talepler,
Dünya İşçi Sınıfı´nın genel çıkarlarına karşı bir anlam ifade
etmektedir; dolayısı ile de gerici anlamda bölücüdür. Üçüncüsü
ise: Bütün bu talepler (rica demek daha yerinde olur) kapitalist
tüketim kültürüne uygun bir biçimde daha fazla tüketmek, daha
fazla otomobil, daha fazla otoban, daha fazla tatil, daha çok
aptallaşmak için çok kanallı televizyon yayını, Asya ve Afrika
kıtalarına daha fazla seks seferleri yapabilmek vb. türden, tamamen
kapitalist tüketim kültüründen daha fazla yararlanmak için daha
fazla imkan isteyen, bu anlamıyla da yabancılaşmaya hizmet eden
taleplerdir. Ayrıca, sırf işçiler istiyor diye, onların her istediğini
desteklemek ya da savunmak biçiminde devrimci bir anlayış olamaz.
Nasıl ki onlardaki ırkçılığa, cinsiyetçiliğe, militarizm hayranlığına
karşı çıkmak devrimci bir varoluş nedeniyse; aynı şekilde işçi
sınıfının günlük yaşamına, bilincine ve hayal dünyasına egemen
olan kültürüne karşı mücadele etmek de devrimci bir varoluş nedeni
olmak zorundadır. Dolayısıyla da, Batılı işçilerin bugünkü talepleri,
sırf Dünya İşçi Sınıfını böldüğü ve çoğunluğun yoksulluğu anlamına
geldiği için değil, aynı zamanda kapitalizmin yıkıcı ve yabancılaştırıcı
tüketim kültürüne daha fazla ortak olmak anlamına gelindiği için
de mahkûm edilmelidir.
Bir an için olayın sınıfsal ve devrimci boyutunu bir yana bırakacak
olsak ve tüketim kültürüne endeksli bu taleplere sırf fizik kanunları
açısından bakacak olsak bile, bu taleplerin karşısında olmak gerekiyor.
Şöyle ki, bir an için olsun, Batı’nın dışında kalan coğrafyalarda
yaşayan insanların da her birinin Batılı bir insan kadar tüketmek
istediğini –öyle ya madem öyle tüketmek onların da hakkı- ve böyle
birşeyin bir an için mümkün olduğunu varsayalım (iyi ki mümkün
değil); bu ölçüde bir tüketimi gezegenin fiziki olarak kaldırması
mümkün değildir.
Devrimci Bir Programa, Örgüte,
Stratejiye ve Dünya İşçi Sınıfının Enternasyonalist Birliğine
Ulaşabilmenin Olmazsa Olmazları Nelerdir?
Bu süreçte devrimci bir tutum içinde olabilmenin
ve devrimci bir karşı akım oluşturabilmenin ilk olmazsa olmaz
koşulu; Dünya İşçi Sınıfını bölen ve onun enternasyonalist birliğine
ulaşabilmenin önündeki en büyük engel olan, Batı´nın sınırları
içinde yaşayanlar için “Sosyal Refah“ ve “Sosyal Adalet”, yeryüzünün
yoksulları için ise yoksulluk, adaletsizlik ve yıkım anlamına
gelen “Sosyal Devlet” stratejisinin karşısında olmaktır. Tabii
ki, Batılı Sosyalist Sol bu yönlü bir tutum içinde olacak olursa,
Batı İşçi Sınıfı´nı kazanabilme şansı yoktur. Kaldı ki Batılı
Sosyalit Sol Batı İşçi Sınıfı´nın ayrıcalıklarını savunuyor olmasına
rağmen bu kesimin desteğini kazanmayı bu güne kadar başarabilmiş
değildir.
Batı İşçi Sınıfı´nın desteğini Batılı Sosyalist Sol’un aksine,
Batı toplumunun gerici ayrıcalıklarını en dolaysız ve en radikal
biçimde savunan faşist partiler kazanmıştırlar ve kazanmaya devam
ediyorlar. Faşist partiler, Batı İşçi Sınıfı´nın desteğini kazanmakla
kalmayıp toplumdaki sağa kaymaya paralel olarak, sistem içi diğer
siyasi partilerin de radikal bir biçimde sağa kaymasına yol açmıştırlar.
(Almanya´da SPD´nin CDU´nun; İngiltere İşçi Partisi´nin Muhafazakar
Parti´nin misyonunu üstlenmeleri sağa kayışın tipik birer örneğidir.)
Durum bu tablonun tam tersi yönünde olsaydı bile, Batı İşçi Sınıfı’nın
desteğini kazanmak uğruna Dünya İşçi Sınıfını bölen, onun genel
çıkarlarına karşı olan ve ortak kurtuluş için birlikte mücadelesini
olanaksız kılan Batı İşçi Sınıfı´nın dar Beyaz zümre çıkarlarını
savunmak devrimci bir varoluş nedeni olamaz.
Yaşamın kendi pratiği defalarca göstermiştir ki, eşitsiz ilişkiler
bütünü olan kapitalizm altında, devrimci düşünce ve eylemin ezilen
ve sömürülenlerin bütününün eş zamanlı desteğini alması mümkün
değildir. Her zaman ilk dostluğu kazanılan, eşitsiz hiyerarşik
ilişkilerin en altında olanlar olmuştur. Bundan dolayıdır ki,
dünya yoksullarından yana olmak; Batı İşçi Sınıfı´nın geçici düşmanlığını
kaçınılmaz kılacaktır. Daha doğrusu, Batı İşçi Sınıfı´nın dar
zümre çıkarları dolayısıyla dünya yoksullarına karşı ilan edilmemiş
bir düşmanlığı zaten vardır. Dolayısıyla, yapılması gereken öncelikli
olarak bu “gizli” düşmanlığı açık etmektir; sonra ise bu düşmanlığı
teşhir etmek ve daha sonra bertaraf etmektir.
Bütün bunları başarabilmek ise ancak bu bölünmeyi ve bu bölünmenin
bir sonucu olan düşmanlığı besleyen Batı İşçi Sınıfı´nın gerici
Beyaz ayrıcalıklarının karşısında olmakla mümkündür.
Aksi taktirde, ne Dünya İşçi Sınıfı`nın bugünkü trajik bölünmüşlüğünü;
ne eski Sovyetler Birliği, Doğu Avrupa ve Yugoslavya’yı oluşturan
ulusların zengin olanlarının (Slovenler, Hırvatlar, Doğu Almanlar,
Çekler, Litvanyalılar ve Estonyalılar) zengin Batı ile bütünleşmek
için onca yıl kader birliği yaptıkları fakir ulusları (Arnavutlar,
Boşnaklar, Slovaklar, Makedonlar) nasıl yoksulluğun yok eden kollarına
terkedişlerini; ne düynanın yoksullarına karşı oluşturulmuş olan
ve MAASTRICHT - NAFTA adı ile anılan yeni savaş stratejilerini;
ne dünya yoksullarının nüfus planlamasının CIA ve Pentegon gibi
savaş örgütlerine devredilmek istenmesini; ne de günümüzün daha
bir çok sorununu anlamak mümkün değildir.
Bütün bunları anlamadan da devrimci bir program, devrimci bir
örgüt, devrimci bir strateji oluşturmak ve dünya işçi sınıfının
enternasyonalist birliğini sağlamak mümkün değildir.
1. Karl Marks,
Kapital, Cilt 1, s. 769, Sol Yayınları
2. Noam Chomsky, 501. Yıl Fetih
Sürüyor, s. 7-8
3. Richard J.
Bardet ve John Cavanagh, Küresel Düşler, aktaran F. Başkaya
4. Karl Marx,Kapital
1.Cilt S.770, SOL-Yayınları
5. Burada tartıştığımız
her ne adar da Batılı Sol olsa da, fiziki varlığı nerede olursa
olsun bir bütün olarak dünya solu gerek tarih anlayışı gerekse
de meseleleri kavrayışı bakımından Batı Solu’nun durduğu yerde
durmaktadır. Bu anlamlı ile de Batı Merkezci’dir. Ama biz bu yazıda
esas olrak Batılı Sol’u tartıştığımızdan, bu çerçevenin sınırları
içerisinde kalacağız.
6. Fikret
Başkaya, Kapitalist gelişmenin bir alt-evresi olarak küreselleşme