Bir Başka Ekim: Boğazlanan
1918 “Alman Devrimi”
Günümüzden 86 yıl önce Almanya, bir devrim
dalgası ile sarsıldı. Bu devrimci dalga her ne kadar da tarihe
“Alman Devrimi” olarak ya da spartakist ayaklanma olarak geçse
de, esasen dünya devriminin kaderini, dolayısı ile de burjuvazinin
kaderini belirleyebilecek bir öneme ve karaktere sahipti. Bundan
dolayıdır ki Lenin, Ocak 1918’de: “ Almanya’da devrim olmazsa,
bizim de idam fermanımız imzalanmış olur” diyordu. Ama beklenen
olmadı ve “Alman Devrimi” yenildi. Yenilen yalnızca “Alman Devrimi”
değil, dünya devrimi idi. Ve kazanan yalnızca Alman burjuvazisi
değil, uluslararası burjuvazi idi. Özcesi, Almanya’daki muharebe
gerek uluslararası burjuvazi açısından gerekse de uluslararası
proletarya açısından kader muharebesi idi. Kazanan ne yazık ki
uluslararası burjuvazi oldu. Ama savaş devam ediyor. Ve tarihteki
yenilgiyi yengiye dönüştürmek ancak geçmişten devrimci anlamda
ders çıkartmak ile mümkündür. Ama ders çıkartmaktan kastettiğimiz,
Sosyal Demokrasi`nin ihanetini ortaya koymak ve faturayı ona çıkartarak
işin içinden çıkmak değildir. Çünkü sosyal demokrasi özüne uygun
davranmıştır ve bu, bizzat Spartakist önderler tarafından beklenen
bir durumdu. Dolayısı ile de devrimci hareketin ders çıkarması
ve aşması gereken sosyal demokrasinin anlayışı ve pratiği değil,
bizzat Spartakistler’in anlayışları ve pratikleridir. Birileri
şu soruları yöneltebilirler: “Peki, Spartakistler meseleleri ve
süreci doğru kavrayıp doğru davranmış olsalardı, “Alman Devrimi”nin
dolayısı ile de dünya devriminin kaderi değişir miydi? Yenilginin
asıl nedeni Sosyal Demokrasi’nin ihaneti ve Alman İşçi Sınıfı
üzerindeki gücü değil miydi?” Bu tamamen spekülatiftir; dolayısı
ile de bu sorulara verilecek cevaplar da spekülatif olmanın ötesine
geçmeyecektir. Ama şu kadarını söyleyebiliriz ki, Çarlık Rusyası’nda
da Sosyal Devrimciler’in, Menşevikler’in ve Anarşistlerin gerek
işçi sınıfı üzerinde, gerekse de yoksul köylülük üzerinde aynı
derecede muazzam etkileri vardı. Ama Bolşevikler buna rağmen ve
hatta bu güçlerin fiili karşı çıkışlarına rağmen muzaffer Ekim
Devrimi’ni gerçekleştirdiler.
Bunun içindir ki bugün, devrimci hareketin yapması gereken, bu
tür spekülatif tartışmaları yapmak ve Sosyal Demokrasinin ihanetinin
arkasına saklanmak değil, Bolşevikler’in ayaklarını bastıkları
zeminden Spartakistler’in hata ve yanlışlarını kavramak ve aşmaktır.
Aksi taktirde, 1918 devrimini boğazlayanlar hüküm sürmeye devam
edeceklerdir.
Sonun Başlangıcı, Spartakist Önderliğin
Açık Topyekûn Emperyalist Savaş Karşısındaki(1)
Barış Merkezli Tutumu Olmuştur
Spartakist önderlik, Topyekun Emperyalist Savaş
karşısında II. Enternasyonal’in şovenist, yurt savunmacı tavrına
şiddetle karşı çıkmakla birlikte, Açık Topyekun Emperyalist Savaş’a
karşı devrimci sınıf savaşı yerine; “savaşa karşı barış” tutumunu
takınmıştır. Bu tutum, komünist bir tutum olmadığı gibi, gerek
Almanya’daki devrimin yenilgisinin, gerekse de Spartakist önderlerin
hazin bir biçimde katline sebep olan nedenlerin başında gelmektedir.
Eğer Spartakistler, Zimmerwald konferansında azınlık tavrı olarak
ortaya çıkan, Bolşevik Parti içinde bile azınlıkta kalan Lenin’in,
“Emperyalist Savaşa Karşı Devrimci Savaş!” tavrını benimseyip
Açık Topyekun Emperyalist Savaş’ı durdurmak için değil, karşı
savaşı örgütlemek yönünde hareket etmiş olsalardı ve bu yönde
irade göstermiş olsalardı; Bolşeviklerin 1917’de Rusya’da başardıklarını
pekala Almanya’da başarabilirlerdi. Ama olmadı! Bolşevikler, iradi
olarak karşı savaşı örgütlerken, Spartakistler, iradi bir karşı
savaş örgütlemek yerine, barış için mücadele ettiler; ne zaman
ki yaşamın diyalektiği onlara, ya teslim olun ya da karşı durun
ikilemini dayattı ve karşı devrim topyekun saldırıya geçti, Spartakistler
işte o zaman barikatları kurdular. Ama geç kalınmıştı ve yenilgi
kaçınılmaz olmuştu. Öyle de oldu.
Nasıl ki tarih, 1915 senesinde bir azınlık tavrı olarak ortaya
konulan ve lanetlenen Lenin’in tavrını haklı çıkarıp ekim devrimi
ile taçlandırdıysa, aynı tarih Açık Topyekun Emperyalist Savaş
karşısında barışı savunanları da mahkum etmiştir. Ama 1917 Ekiminde
bizzat tarihin kesin yargısı tarafından sonuçlanmış olan savaş
ve devrimci tavır meselesi, bugün yeniden hortlatılmıştır. Bu,
tarihin kesin yargısının yok sayılması çabasından başka bir şey
değildir. Tarih yok sayılmak istenmektedir. Bu ise, devrimci önderlerin
yeniden katledilmesi demektir. Çünkü Spartakist önderler, geç
de olsa, düşmanın “teslim olun ya da yok olun!” dayatmasının sonucu
olarak da olsa; yanlışlarının özeleştirisini kahramanca direnerek
ve başları dik ölümü göğüsleyerek vermiş oldular. Bugün onların
temsil ettikleri davayı savunmak ve onların yarım bıraktıklarını
tamamlayabilmek, ancak ve ancak onların iradi olarak kurmadıkları
barikatı, sınıf savaşının kaçınılmazı olarak görerek, bugünden
başlayarak iradi olarak kurmaktır. Yani, Bolşeviklerin Rusya’da
yaptığını yapmaktır.
Spartakist Önderliğin, Devrimci
Bir Partinin
Yaşamsal Zorunluluğunu Zamanında Kavrayamamış Olmasının Yol Açtığı
Kaçınılmaz Son
"Lenin, Troçki ve arkadaşları örnek olarak
dünya proletaryasına yolu ilk açanlardır; bugüne kadar «cesaret
ettim» diye haykırabilmiş olanlar yalnız onlardır.”
İşte Bolşeviklerin politikalarında esaslı ve kalıcı olan budur.
Bu alanda onlar siyasal iktidarı alarak ve sosyalizmin gelişmesinin
pratik sorununu ortaya koyarak uluslararası proletaryaya yol açmış
olmanın ve tüm dünyada emek ve sermaye arasındaki çatışmayı hatırı
sayılır derecede ilerletmiş olmanın yıpranmaz övgüsüne sahiptirler.
Rusya’da sorun yalnızca ortaya konulabilirdi. Rusya’da çözülemezdi.
Ve bu anlamda gelecek her yerde Bolşevizm’e aittir."(2)
Bu övgü dolu sözlerin sahibi uluslararası devrimin yüksekten uçan
kartalı Rosa Lüksemburg, eğer Lenin, Troçki ve arkadaşlarının
bu başarılarının bir tesadüf değil, planlı bir eylemin sonucu
olduğunu zamanında kavramış olsaydı; Rusya’da yakılan ateşi Almanya’ya,
oradan da bütün bir yeryüzüne taşıyabilmek mümkündü.
Spartakist önderler, Lenin’in bütün uyarılarına rağmen devrimci
bir partinin zorunluluğunu kabul etmemekte ısrar ettiler. Taa
ki 1918 devrimi kapıyı çalana dek... Ne zaman ki devrim kapıyı
çaldı, Spartakist önderler işte o zaman devrimci bir partiyi aradılar,
ama yoktu. R. Lüksemburg ve diğer Spartakist önderler, daha Sosyal
Demokrat Parti içindelerken, bu parti önderliğinin ve bu parti
önderliğinin yönlendirdiği İkinci Enternasyonal’in karşı devrimle
bütünleştiğini herkesten önce görmüş olmalarına rağmen, ısrarla
ayrı bir devrimci partinin inşası için son ana kadar girişimde
bulunmamış, varolan girişimlere ise kararlı bir şekilde karşı
durmuşlardı. Halbuki, bu öngörülerini örgütsel bir kopuşmaya,
örgütsel kopuşmayı ise sıkı örgütlenmiş bir Leninist Parti’ye
taşıyabilmiş olsalardı; 1917 Ekiminde Rusya’da Bolşevik Parti’nin
oynamış olduğu devrimci rolü oynayabilirlerdi.
Dahası, Almanya’da başarıya ulaşmış bir devrim, dünya devriminin
lokomotifi olabilirdi. Ama olmadı... Olmadı, çünkü yenildiler...
Yenildiler, çünkü devrimi ateşleyecek partileri yoktu. Devrimci
partinin olmazsa olmazlığına ikna olup, karşı devrimle bütünleşmiş
ya da karşı devrim ile devrim cephesi arasında duran merkezci
partiler ile bütün bağlarını kopartıp, Devrimci partiyi inşa etmeye
giriştiklerinde ise, çok geç olmuştu. Onlar, yanlışlarını geç
de olsa görüp, telafisi için olağanın çok üzerinde bir çaba sarf
etmişlerdi, ama olayların akışını değiştiremediler... Onlar, yanlışlarını
geç de olsa fark ederek ve karşılığında çok ağır bir bedel ödeyerek
takipçilerine üzerinden atlanmaması gereken tecrübeler bıraktılar.
Hâlbuki her şey başka türlü olabilirdi ve biz bugün R. Lüksemburg’un
86 yıl evvel Bolşevikler için söylediklerini bugün şu şekilde
tamamlardık:
“Evet, Bolşevikler dünya devriminin yolunu açanlardır, «cesaret
ettim» diyenlerdir. Ama Spartakistler de Rusya’da yakılan devrimci
ateşi Almanya’ya taşıyarak dünya devriminin gerçekleşmesine yol
açanlardır. Dolayısı ile de Bolşeviklerin Rusya’da yaptıkları
ne ise, Spartakistler’in Almanya’da yaptığı da o dur.”
Ama olmadı, ne Spartakistler Bolşeviklerin Rusya’da yaptığını
yapabildiler, ne de biz R. Lüksemburg’un 86 yıl önce söylediklerini
tamamlayabildik.
Evet, Bolşevikler’in Rusya’da ortaya koydukları sorun uluslararası
düzeyde çözüm bekliyor. Aynı şekilde R. Lüksemburg’un 86 yıl önce
söylediği sözler tamamlanmayı bekliyor.
1918 Yenilgisinden Gerekli Dersi
Çıkarmak Yerine, Devrimi Boğanların Yüzünü Giyinmeye Soyunmuş
Olan Sosyalist Harekete Dair
Bugünkü sosyalist hareket, aradan geçen 86
yıla rağmen, Spartakist önderlerin ağır bedeller ödeyerek geride
bıraktıkları tecrübelerden gerekli dersi çıkarmadığı gibi, bu
yönlü bir gayret içerisinde de değildir.
Bugünkü sosyalist hareket, devrimci partinin olmazsa olmaz ilk
adımı olan Sosyal Demokrasi´den ve merkezci hareketlerden bir
kopuş yerine, Sosyal Demokrasinin sol veçhesi olmaya yönelmiştir.
Bugünkü sosyalist hareket, ne devrimci bir programa sahiptir,
ne devrimci bir siyasete, ne de devrimci bir örgüte ya da örgüt
anlayışına.
Bugünkü sosyalist hareket, marjinalleşme ve erime kaygılarından
dolayı Sosyal Demokrasi`yle ve merkezci akımlarla birleşme eğilimlerine
gönül indirmiştir.
Bugünkü sosyalist hareket, yoksullar için sürekli savaş anlamına
gelen kapitalizmi imha etmek için dünya çapında devrimci savaşı
örgütlemek yerine, kapitalizmin egemenliği altında barış istemektedir.
Bugünkü sosyalist hareket, Alman Devleti’nin bizzat örgütleyicisi
olduğu, ayrıcalıklı olanların yoksul ülkelerden gelenlere yönelik
düşmanlığına karşı, “Yabancı Düşmanlığına Karşı” adı altında düzenlediği
yürüyüşlere iştirak etmektedir. Ve bu iştiraki ile de, Alman Devleti’nin,
gerek kendi yerine, gerekse de bu düşmanlıkta kendisine suç ortaklığı
yapan “Alman Milleti”nin yerine suçlu sandalyesine çoğu zaman
kim oldukları bilinmeyen birilerini; zaman zaman da kendi beslemesi
olan Nazileri oturtarak, hem düşmanlığın asıl nedenlerini, hem
de düşmanlığın taraflarını saklamaya yönelik girişimlerine ortak
olmaktadır.
Bugünkü sosyalist hareket, Alman Devleti’nin, Nazi kamplarında
çalıştırılan Yahudiler için kan parası ödeyerek olayı örtbas etme
girişimini en hareketli bir biçimde savunmaktadır. Ve bu savunusuyla,
Alman Devleti’nin hep bir “talihsizlik” olarak adlandırdığı, ama
aslında mirasçısı olduğu Nazizm dönemi ile bugünü arasındaki bağı
saklama girişimine destek vermektedir.
Bugünkü sosyalist hareket, mimarı Sosyal Demokrasi olan ve dünya
devrimi stratejisinin karşısına alternatif olarak çıkarılan ve
uluslararası sömürüyle finanse edilen, Batı İşçi Sınıfı’nı sisteme
entegre etmeye ve Dünya İşçi Sınıfı’nı bölmeye yönelik savaş stratejisi
“Sosyal Devlet”i savunmaya soyunmuştur.
Özcesi, sosyalist hareket bugün, fiilen 1918 devrimini boğan Sosyal
Demokrasi’nin programını savunur olmuştur. Bu durum, 1918 devrimini
boğazlayan Sosyal Demokrasi açısından bir zafer anlamına gelirken,
devrimci hareket açısından tam bir trajedidir. Bu trajediye son
vermek, 1914 yılında, sosyal yurtseverliğin revaçta olduğu o günün
koşullarında Lenin önderliğindeki devrimci azınlığın akıbetine
uğramaktan, yani bugünün lanetlisi olmaktan geçmektedir, çünkü
1917 Ekim Devrimi´nde Bolşevikleri başarılı kılan temel unsurlardan
birisi lanetli olmayı göze alabilmiş olmalarıdır.
1 Emperyalistlerin
tarihine göre: Geçtiğimiz yüzyılda 1. ve 2. diye adlandırılan
iki dünya savaşı dönemi yaşanmıştır, bu savaşların dışında kalan
dönemler ise -yani emperyalist batının fiili savaş dışı kaldığı
dönemler- barış dönemi olarak adlandırılmaktadır. Halbuki insanlık
açısından savaş, insanın köleleştirilmeye başlandığı günden bu
yana hep var olagelmiştir. Ve barış, egemen tarih boyunca hiç
olmamıştır. Bundan dolayıdır ki, bu metinde, „1. Dünya Savaşı"
tanımlamalası yerine, Açık Topyekün Emperyalist Savaş tanımlaması
kullanılmıştır. Bundaki amaç, savaşın sürekli olduğuna, 1. ve
2. Dünya Savaşı diye adlandırılan dönemlerde değişenin sürekli
olan savaşın biçimi ve boyutu olduğuna, bu dönemler dışında kalan
zamanlarda yaşama barışın egemen olmadığına, savaşın başka biçimlerle
devam ettiğine işaret etmektir.
2 Rus Devrimi,
Rosa Luxemburg, 1918