Irak’ın İşgali Vesilesiyle
Bir Kez Daha Emperyalizm,
Savaş ve Devrimci Tavır Üzerine
Dipnot Yerine:
Emperyalizm kendi varlığını devam ettirebilmenin
olmazsa olmazı olan savaşlar aracılığı ile varlığını sürdürmeye
devam ediyor. Ve bu savaşları sahip olduğu kitlesel uyuşturucu
araçlarından olan televizyonlar aracılığı ile yeryüzü ezilenlerine
bir eğlence oyunu olarak, bir „Bilim Kurgu Savaş Filmi“ olarak
izlettiriyor.
Film aynı film. Senaryo da aynı. Değişen her zaman olduğu gibi
“kötü adam” ve filmin çekildiği mekan. Beyaz Adam’ın rolü ise
hep aynı; işi gücü insanlığın mutluluğu için çabalamak olan Beyaz
Adam bir kez daha devreye girerek, insanlığı ciddi bir tehlikeden
kurtarmak için kendini feda ediyor vs. vs... Yani hep bildik hikaye.
Yine de meraklılarına duyurulur: Film başlıyor!
Neler Oluyor Hayatta
Dün Humeyni rejimine karşı emperyalizmin kılıcı
olarak işlev gören, adeta emperyalizmin özgürlük savaşçısı Rambo’nun
orta doğu versiyonu olan Saddam, ne hikmetse bugün birden „özgür
dünya“nın en büyük belalısı ilan ediliverdi. Devrildi, yakalandı
ve aynı gerekçe ile yargılanmaya başlandı.
Tıpkı dün Rusya’ya karşı savaşta özgürlüğün sembolü diye adlandırılan
Taliban ve El Kaida’nin bugün „özgür dünya“nın en büyük düşmanları
ilan edilmesi gibi. Ne oldu, ne değişti de, dün dost olanlar,
bugün düşman oluverdiler birden?
Bugün yargılmaya çalıştıkları, yüzü de özü de kendilerine benzeyen
ve aynı kandan beslenen Saddam ve Saddam’ın temsil ettiği egemen
klik, daha düne kadar Emperyalist Beyazlar’ın Orta Doğu’da ki
en güvenilir müttefiği değil miydi? Saddam’ın başında olduğu Irak
Devleti’ni en „modern“ ölüm silahlarıyla donatarak, kendileriyle
çıkarları çakışmayan ya da dayatmalarını kabul etmeyen İran’a
karşı sekiz yıl boyunca savaştırarak 1 Milyon’un üzerinde insanın
ölümüne sebebiyet veren aynı emperyalistler değil miydi? Yine
aynı şekilde, Saddam rejimi tarafından gerçekleştirilen ve binlerce
Kürdün ölümüne, onbinlercesinin ise uzun vadede parça parça ölüme
mahkumiyetine yol açan Halepçe saldırısında kullanılan kimyasal
silahları Saddam rejimine satan aynı emperyalistler değil miydi?
İşte bu emperyalist güçler, yani yıllarca Saddam rejimini kendi
emperyalist çıkarlarının çakışmadığı güçlere karşı en korkunç
silahlarla donatanlar; birden bire „Irak’ın elinde kimyasal silah
var“ gerkçasi ile Irak’a saldırdılar. Ve düne kadar kendi emperyalist
çıkarları için başkalarına saldırttıkları Irak’a saldırdılar.
Tarihini kanla yazmış, bugüne kadar hep başkalarını yok ederek,
kendilerini var etmiş Emperyalistler, tam da kendilerine yakışır
bir utanmazlıkla „Irak’ın elinde kitle imha silahları var“ gerekçesiyle
Irak’ta kitle katliamına giriştiler.
Ki bu güçler, dünyanın en büyük silah üreticisidirler. Ve bu güçlerin
elinde bulunan silahlar yeryüzü yaşamını onlarca kez yok edebilecek
güçtedir. İşte bu gücün sahipleridir „Saddam’ın elinde kitle imha
silahları var, bu silahlar tehdit oluşturuyor“ gerekçesiyle Irak’a
saldıranlar.
İlahi Beyaz Adam! Senin yüzünde özüne benziyor. Hiç sana soran
olmaz mı, Saddam’ı silahlandıran bizzat sen değil miydin? Dünyanın
en büyük silah üreticisi sen değil misin? Batı dışındaki coğrafyalarda
sürmekte olan savaşlarda ölen insanlar senin ürettiğin silahlarla
öldürülmüyorlar mı?
Geçtiğimiz yüzyılda yaklaşık olarak yüz milyon insanın ölümüne
yol açan iki emperyalist savaşın da mimarı sen değil misin? 1945
yılı ağustos ayında, hemde savaşın bittiğini ilan ettiğiniz halde,
Nagazaki ve Hiroşima’ya atom bombası atıp, on binlerce insanı
kavurarak katleden sen değil misin? Ki, bugün kalkmış insanlığı
Irak’ın tehdidinden kurtarmaya soyunuyorsun.
Peki, Neden Irak?
Sahi, neden Irak? 1990 yılına kadarki süreçte emperyalizm
ile kol kola yürüyen, bizzat emperyalizm tarafından silahlandırılarak
İran’a karşı sekiz yıl boyunca savaştırılan aynı Saddam rejimi
değil miydi?
Ne değişti de, “dünya barışı”nın teminatı” olarak görülen Saddam
rejimi birden “dünya barışı”nın düşmanı ilan ediliverdi? Değişen
Saddam rejimi miydi? Yoksa emperyalist güçler de mi bir şeyler
değişmişti?
Hayır, ne Saddam rejimi değişmişti, ne de emperyalizm. Değişen
bu iki gücün ihtiyaçları ve çıkarlarıydı. Şöyle ki, 1989 yılında
Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’nın çöküşüyle birlikte emperyalistler
dünya nizamını yeniden oluşturmaya girişmişlerdir.
Buna bağlı olarak ta yeryüzünün birçok coğrafyasında, bu „yeni
nizam”ın mağdurlarının ya da „yeni nizam”la çıkar çatışması olanların,
farklı gerekçe ve karakterlere sahip direnişleri gündeme gelmiştir.
Tamda bu süreçte, Iraklı egemen güçlerin temsilcisi Saddam rejimi
ile emperyalist güçler arasındaki kriz patlak verdi. Bu çatışma
emperyalistler açısından hayati bir öneme sahipti. Çünkü söz konusu
olan her hangi bir ülke değil Irak’tı. Bu Irak ki, dünyanın ikinci
büyük petrol rezervlerine sahip olmanın yanı sıra, gerek stratejik
açıdan gerekse de politik açıdan emperyalistler için hayati bir
öneme sahipti. Bu da demek oluyordu ki, emperyalist yeniden yapılanmanın
selameti için, artık kendilerine güven vermeyen Saddam rejiminin
devrilerek yerine kendileri ile itaate dayalı bir ilişki sürdürecek
bir rejim oluşturulmalıydı. Emperyalistler Saddam rejimi ile aralarındaki
krizi işte bu çerçevede mütalaa ederek, krizi kendi lehlerine
çözmek için saldırı oklarını Irak’a yönelttiler. Ama bu öyle haydin
gidiyoruz demekle olacak bir şey değildi. Irak’a ve Irak üzerinden
bölgeye müdahale için, hem egemen güçlerin kendi aralarında bir
anlaşmaya varmaları gerekiyordu, hem de müdahalenin zemininin
oluşturulması gerekiyordu. Öyle ya, bir yanda ABD, bir yanda Avrupa,
Bir yanda Japonya, bir yanda Çin, bir yanda Rusya; bütün bu güçlerin
bölgedeki çıkarları söz konusuydu ve bu güçlerinin çıkarları aynı
değildi. ABD bölgeye müdahalede kararlıydı, ama diğer güçlerde
hesaba katılmayacak güçler değildi. Diğer bir yanda ise, İslam
aleminin göstereceği tepki söz konusuydu. İşte tamda bu açmazın
anahtarı olarak Kuveyt düşünüldü. İşgal edilen bir ülkenin yardımına
gitmek, bölgeye müdahaleye karşı çıkabilecek güçler olan Çin ve
Rusya’nın önünü kesmek için iyi bir bahaneydin. Bu ülkenin Kuveyt
olması ise, İslam aleminin tepkisini pasifize etmek için iyi bir
tercihti. Öyle ya, Kuveyt’te bir İslam ülkesiydi ve bu durum İslam
alemini en azından kararsızlığa itecekti. Ve süreç başlatıldı.
Geçmişten beri Kuveyt üzerinden denize açılma hesapları olan Saddam
rejimi, Kuveyt’e girmesi yönünde teşvik edildi ve Saddam Kuveyt’e
girdi. Ardından Saddam rejimi barışı tehdit eden güç olarak ilan
edildi ve Batılı güçler, ‘barışı yeniden tesis etmek’ için bölgeye
askeri olarak müdahale ettiler. Birinci raund kazanılmıştı. Kuveyt
“kurtarılmış,” Batılı güçler ise bu vesile ile bölgeye güçlerini
yığmışlardı. Çoğunluk savaşın bittiğini düşünürken, emperyalistler
bunun bir son değil başlangıç olduğunu biliyorlardı. Derken savaşın
ikinci bölümü hayata geçirildi ve Irak’a 12 yıl boyunca ambargo
uygulandı. Irak, adeta açlıkla “terbiye” edilmek istendi. Bu süreç;
çoğunluğunu toplumun en savunmasız kesimi olan Irak yoksulların
oluşturduğu 1,5 milyon insanın ölümü ile yerini bir başka sürece
bırakmıştır.
Bu yeni sürecin adı: Irak’ın topyekün işgali idi. Süreç devam
ediyor.
Irak işgal edildi; Saddam rejimi devrildi ama Saddam’ın elinde
olduğu iddia edilen silahlar bulunamadı. İşgalci güçler ise bu
durumu, “yanlış istihbarat” açıklaması ile geçiştirdiler. Gülünç!!!
Gülünç olmak zorunda çünkü, emperyalistlerin derdi ne Saddam’ın
elinde olduğu iddia edilen silahlardı, ne de Irak’ta Saddam rejiminin
baskı altında tuttuğu topluluklar. Bütün bunlar emperyalist güçler
için yalnızca ve yalnızca kullanacakları gerekçelerdi.
Nasıl ki Irak’ın işgal edilme nedeni Saddam rejiminin elinde olduğu
iddia edilen silahlar; Irak’taki “insan hakları” ihlalleri ve
bölgede “barış”ının sağlanması değildiyse; Emperyalizmin Irak’taki
bugünk varlık nedeni de yıkılan Saddam rejiminin mağdurlarına
özgürlük getirmek ve Irak’ta özgürlükçü bir toplum örgütlemek
değildir. Emperyalizm bunu istese de yapamaz; bu onun doğasına
aykırıdır.
Kendi tarihi boyunca yeryüzündeki bütün savaşlara yol açan, özgürlük
mücadelelerini yok etmek için elinden geleni ardına koymayan kapitalizmin
bizzat kendisi olmuştur. Son yüzyılın iki büyük savaşını bizzat
fiilen örgütleyen Emperyalist Devletler, kendilerinin fiili savaş
dışı kaldıkları dönemlerde ise, sürekli olarak „bölgesel savaşlar“
ve „iç savaşlar“ tezgahlayarak dünyanın yoksul bölgelerinde sürekli
bir istikrarsızlık yaratmışlardır. Ve bütün bu savaşlarda, kapitalizmin
icat ettiği silahlarlar kullanılmış, insanlar bu silahlarla öldürülmüştür.
Bu savaşların silah ihtiyacını karşılayan silah sanayii ise, kapitalistler
için en çok kar geitiren sektör olmuştur.
Dün olduğu gibi bugün de emperyalist saldırılar ile hedeflenen:
emperyalistlerin kendi suretlerinde bir Dünya Nizamı´na olan ihtiyaçlarıdır.
Emperyalizmin Afganistan’a yönelik saldırısının anlamı neyse Irak’a
yönelik saldırısının anlamı da budur. Maksat aynıdır. Maksat,
kontrol dışına çıkan bölgeleri ve güçleri yeniden kontrol altına
almaktır. Maksat, emperyalizmin çıkarlarını garanti altına almaktır.
Maksat, dünya dengelerinin yeniden oluşturulması planına uygun
olarak bölgeyi yeniden yapılandırmaktır.
Irak’a yönelik politikalarda egemen güçler tam bir görüş birliğine
sahip olmasalar da, gerek Irak’a gerekse de bölgeye dönük maksatları
aynıdır. Her egemen güç, dengeleri kendi lehine çevirmek, dünyanın
ikinci büyük petrol rezervlerine sahip Irak’ı kendi kontrolüne
almak istiyor. Örneğin ABD ve İngiltere, bölgeye dönük planlarını
hayata geçirebilmenin ilk adımı olarak bölgeye askeri olarak yerleşmeyi
ve Saddam’ı devirip, onun yerine kendi çıkarlarını egemen kılacak
bir iktidarı örgütlemeyi kendileri açısından ertelenmez görmüşler;
Irak’ı işgal edip, Saddam’ı devirmişlerdir. Çünkü özellikle ABD,
1989 sonrası pazarların yeniden paylaşıldığı ve adına “yeni dünya
düzeni” denilen süreçte hem etkili olamamış, hem de büyük ölçüde
elinde olanlardan da olmuştur.
Bütün Doğu Avrupa pazarını ağılıklı olarak Almanya olmak üzere
Avrupa Birliği ülkeleri ele geçirmiş, Afganistan ve Irak üzerindeki
kontrolünü yitirmiş, Orta Doğu’daki en yakın müttefiklerinden
olan Suudi Arabistan ile ilişkileri bozulmuş, Kafkaslara ve dağılan
Sovyetler Birliği cumhuriyetlerinden olan Azerbaycan, Türkmenistan,
Özbekistan vb. Zengin enerji kaynaklarına sahip ülkelere bir türlü
girememiştir.
Almanya ve Fransa’nın öncülüğünü yaptıkları Avrupa Birliği güçleri,
Irak’a yönelik askeri bir saldırıyı kendi politikaları açısından
-en azından bugün için- uygun görmüyorlar. Çünkü, 1991 sonrası
süreçte Almanya ve Fransa’nın başını çektiği blok, gerek Irak
gerekse de Iran ile kendileri açısından önemli ticari ilişkiler
kurmuş, bir ölçüde bölgede kendi nüfuzlarını artırmıştırlar. Dolayısı
ile de Irak’a dönük bir askeri saldırının bölgedeki dengeleri
bir bütün olarak ABD ve İngiltere lehine değiştireceğini, kendi
nüfuz alanlarının daralacağını biliyorlar. Bundandır ki, ABD –
İngiltere bloğunun askeri çözüm önerisine karşı duruyorlar. Bir
başka güç olarak Rusya’ya gelince, Rusya kendi arka bahçesi olarak
gördüğü Kafkas bölgesindeki egemenliğini tesis etme çabası içerisinde
olduğundan, Batılı güçlerin Orta Doğu’ya dönük planlarında onlar
ile bir çatışmaya girme yanlısı değildir. Batılı güçler Rusya’nın
Çeçenistan ve bir bütün olarak Kafkas bölgesindeki işgalci politikasına
göz yumdukları ve Orta Asya ülkelerindeki çıkarlarını tehdit etmedikleri
müddetçe, Rusya’da onların Orta Doğu politikaları ile çatışmaya
girmemeyi tercih ediyor.
Bir diğer tarafta ise Japonya ve Çin var. Bu iki güç, bölgedeki
çatışmada doğrudan yer almıyor gözükseler de, her iki güçte kendisi
açısından uygun bir zemin yakalayarak ; bölgede oluşturulmak istenen
dengelerde var olan çıkarlarını korumanın yanı sıra, nüfuz alanlarını
da genişletme çabası içerisindedir. Bununda ötesinde Japonya ve
Çin, Irak’a dönük emperyalist planların Irak ile sınırlı olmadığını,
Irak’ın bir başlangıç olduğunu; Orta Doğu, Kafkaslar, ön ve uzak
asya üçgenini ve bu üçgen de var olan bütün dengelerin değiştirmeye
dönük olduğunu ve bu üçgen içerisinde oluşturulmak istenen yeni
dengenin kendilerini hayati olarak etkileyeceğini bildiklerinden
tetikte beklemektedirler.
Egemenler kendi içlerinde bir çıkar çatışmasına sahip olsalarda
ve bu çıkar çatışmasının mantıki sonucu olarak farklı stratejilere,
farklı politikalara sahip olsalarda; maksatları aynıdır.
Her egemen gücün yapmaya çalıştığı kendi çıkarlarının bekaasını
sağlamak, kendi çıkarlarını öncelikli kılmaktır. Burada önemli
olan egemen güçlerin yöntemlerinin ne olduğu değildir. Önemli
olan niyetleridir. Ve egemenlerin niyetlerinin ezilenlerin günlük
yaşamlarına tercümesi; açlık, katledilmek, savaş, göç ve yıkımdır.
Emperyalizmin Irak’a Yönelik
Topyekûn Saldırısı ve Üzerinden Atlanmaması Gereken Bir Faktör
Olarak Kürtler Üzerine Uzunca Bir Dipnot
Hemen belirtmeliyiz ki, ulusal kurtuluş hareketleri;
bir mağdurlar, dolayısı ile de haklılar hareketidir. Ve bu haklılıklarını,
ulusal anlamda mağduriyetleri devam ettiği ve bir başka topluluğun
mağduriyetine sebebiyet vermedikleri müddetçe de sürdürürler.
Bilindiği gibi ulusal kurtuluş hareketleri bir başka ulusun baskısından
ya da boyunduruğundan kurtulmak maksadıyla sahneye çıkar. Ve kendisi
bakımından bir yeterliliğe ulaştığında da sona erer. Bu son: Bazen
bir devlet kurma, bazen ezen ulus ile birlikte federasyon oluşturma,
bazen de otonomi olabilir.
Kürt Ulusal Hareketi de her ulusal hareket gibi –burada kastedilen
güney Kürtleridir- tarih sahnesine aynı nedenlerden dolayı ve
türdeşi olan ulusal bağısızlık hareketlerinin talepleri ile çıktı.
Buraya kadar bir sorun yoktur ve her şey alışılmış bir yol izledi.
Alışılmadık olan ve tartışılması gereken esasen 1991 yılında ABD
önderliğinde ki emperyalist güçlerin Irak’a saldırmaları ile ortaya
çıkan durumdur ve bu durum oldukça orijinaldir. Şöyle ki, Baas
rejiminin ablukası altında olan Güney Kürtleri, bu ablukadan kurtulabilmek
ve meşru hakları olan “kendi kaderini tayin etme hakkı”nı kullanabilmek
için ABD önderliğindeki işgalci güçler ile işbirliği yaparak;
bu güçlerin bölgeye gelmelerine ön ayak olmuşturlar. Ve Saddam
rejiminin gazabından kurtulmak adına ABD mandasını kabul etmişlerdir.
Emperyalizm ile bu işbirliği güney Kürtlerine nispi bir serbesti
kazandırmış ama bir bütün olarak bölgeye emperyalizmin askeri
gücünü yığmasına ve bölgedeki dengelerin emperyalizmin lehine
yeniden düzenlenmesine yönelik planın hayata geçirilmesine zemin
hazırlamıştır.
Bu tarih itibari ile emperyalist güçlerin bölgeye ilişkin planları
hız kazanmış ve 1991’de başlatılan süreç 2003’de Irak’ın fiili
işgali ile yeni bir boyut kazanmıştır. Ve Güney Kürtleri, kendi
dar çıkarları için bu işgale ön ayak olmakta tereddüt etmemişlerdir.
Yani Güney Kürtleri, kendi işgalcisinden kurtulmak adına şimdilik
bütün Irak’ın işgaline; gelecekte ise bütün bölgenin işgaline
ev sahipliği yapmıştırlar. Ulusal hareketlerin doğası bakımından
ele alınıldığında güney Kürtlerinin bu işbirlikçiliği ulusal hareket
olmanın doğasına uygundur. Ve ulusal hareketin unsurları açısından
savulabilir bir durumdur.
Ama bu durum komünistler açısından kabul edilir bir durum değildir
ve hiçbir koşulda savunulamaz. Ve mutlaka teşhir edilmelidir.
Komünistlerin yapması gereken; Kürt ulusal hareketi meşru bir
hareket olduğu gerçeğini hiçbir koşulda gözden kaçırmamak kaydıyla,
emperyalizm ile girmiş olduğu kader ortaklığına karşı tavizsiz
bir mücadele yürütmek olmalıdır. Yine aynı şekilde, Kürtlerin
esaretine yol açan Arap milliyetçiliği teşhir edilmelidir.
Gerek Kürt ezilenlerinin Arap ezilenleri ile eşit ve dostane bir
ilişki kurabilmesi gerekse de Kürt özgürlük hareketinin meşru
zeminini koruyabilmesi ve göreceli devrimci durumunu sürdürebilmesi
ancak bu yolla mümkündür. Bunun da ötesinde, Komünist siyasetin
gereği budur.
Emperyalizmin Irak’a Yönelik
Topyekûn Saldırısı Karşısında Devrimci Tavrın
Ne Olması Gerektiği Üzerine
Emperyalizmin 1991 yılında Irak’a, daha sonra Sırbistan’a,
kısa bir süre önce ise Afganistan’a yönelik askeri saldırılarında
olduğu gibi, bugün Irak’a yönelik topyekûn saldırısı karşısında
da devrimci tavır: saldırıya uğrayan ülkelerde ki rejimlere ve
önderliklere bakmaksızın bu ülkelerin ezilenleri ile omuz omuza
olmaktır. Çünkü söz konusu olan emperyalist güçlerin bir ülkeye
topyekûn saldırısıdır. Eğer söz konusu olan iki ülkenin karşılıklı
saldırısı olmuş olsaydı, devrimci tavır hiç kuşku yok ki her iki
cephede de devrimci bozgunculuk olacaktı. Ama söz konusu olan
iki ülkenin karşılıklı saldırısı değildir. Dolayısı ile de bu
durum karşısında devrimci tavır: emperyalist cephede bozgunculuk,
Irak’ta ise, emperyalizmin askeri saldırısı karşısında, Saddam’a
ve İmam’a rağmen Iraklı ezilenler ile birlikte antiemperyalist
karşı koyuşu örgütlemek olmalıdır. Tabii ki devrimci tavır bununla
yetinmek olamaz; devrimci tavır, aynı zamanda, Iraklı ezilenlerin
Saddam’a ve İmam’a bağlılıklarına rağmen; bu güçlerin de bir parçası
olduğu Irak egemen güçlerine karşı da devrimci sınıf mücadelesini
örgütlemektir. Yani, hem Iraklı ezilenlerin emperyalizmin saldırısı
karşında kendi yaşama haklarını savunma mücadelesinde onların
yanında yer almak, hem de bu mücadeleyi sermayenin temsilcileri
olan yerli güçlere karşı bir mücadeleye dönüştürmek yönünde bir
irade ortaya koymaktır.