KAPİTALİZM İLE SUÇ ORTAĞI OLMAYANLAR, KAPİTALİZMİ YIKIP, ÖZGÜRLÜKÇÜ VE EŞİTLİKÇİ BİR DÜNYA KURMAK İÇİN, DEVRİMCİ BİR DÜNYA PARTİSİNİN POLİTİK ÖNDERLİĞİNDE BİRLEŞEREK SAVAŞIN!

 
 

BATI’DA, FAKİR ÜLKELERDEN GELEN GÖÇMENLERİ HEDEF ALAN VE DEVLETİNDEN MİLLETİNE KADAR BÜTÜN KESİMLERCE “YABANCI DÜŞMANLIĞI” YA DA EN SOLCU TANIMLAMAYA GÖRE “IRKÇILIK” OLARAK ADLANDIRILAN SALDIRILARA İLİŞKİN

Egemen olanların değerlerine ve literatürüne göre “Yabancı” denilince, oralı yani o memleketli olmayan; “ırk” denilince ise, aynı “soy, sop ve kan”dan olduğu varsayılan topluluk anlaşılmaktadır.
Bu tanımlamanın ideolojik boyutu, bir ırkın kendisini diğerlerinden üstün görmesi -ki bu “ırk” nedense hep kendilerini arî ırk olarak tanımlayanlar olmuştur- biçiminde inşa edilmişken, günlük yaşama uygulanması; aynı “ırk”a mensup olanların “kendi ırkları”ndan olmayanlara baskı yapması, hatta onları yok etmesi biçiminde olmuştur.
Hemen belirtelim ki biz burada, “ırk” ve “yabancı” olgularını tartışacak değiliz. Biz burada, bu olguların ve kavramların uydurma şeyler olduğunu da tartışacak değiliz. Biz burada, egemenlerin bu olgulara ve kavramlara yüklemiş oldukları anlamlar bağlamında; göçmenlere yönelik saldırıların ne olup, ne olmadığını ortaya koymaya çalışacağız. Belirtmek istediğimiz bir başka nokta ise şudur: Genel olarak Batılıların göçmenlere yönelik tutumları ve bu tutumlarını ifade edişleri aynı olmakla birlikte, tabii ki ülkeden ülkeye ya da insandan insana bazı nüans farklılıklara rastlamak mümkündür. Ama özü itibariyle Batılıların bulundukları nokta aynıdır. Bundan dolayıdır ki biz bu yazı da Almanya özelinden yola çıkarak, genel olarak Batılıların bulundukları noktayı tespit etmeye çalışacağız. Bu açıklamaları yaptıktan sonra, saldırıların en yoğun olduğu ülkelerden olan Almanya’yı ele alarak tartışmaya başlayabiliriz.
Öncelikle bir noktanın altını çizmek gerekir ki, yalnızca Alman Devleti değil, Alman Milleti”nin neredeyse tamamı da bu ülkede “yabancılara” yönelik düşmanca tutumu ve saldırıları, “yoğun göç” ile açıklamaktadır.
Fakir ülkelerden gelen göçmenlere yönelik saldırıların nasıl tanımlanması gerektiği üzerine yürütülen tartışmalarda ise “Alman Milleti” ikiye ayrılmaktadır; bir grup bu saldırıları “Yabancı düşmanlığı olarak tanımlarken, diğer gurup “Irkçılık” olarak tanımlamaktadır.
Aslında saldırıların nedenlerini ve esasen kimlere karşı olduğunu doğru anlayabilmek ve bu saldırıları doğru tanımlayabilmek için, gerek Alman devleti tarafından gerekse de “Alman Milleti” tarafından yapılan açıklamaları doğru okumak yeterlidir.
Ne diyordu Alman Devleti ve “Milleti”; “saldırılar yoğun göç dolayısı ile gündeme geliyor.” Kime karşı? Tabii ki, göç edenlere karşı. Göç eden kimler? Yeryüzünün fakirleri. Yani, Batılı olmayanlar. Demek ki var olan düşmanlık dış memleketlerden gelenlere karşı değil, Batı tarafından yoksul bırakıldığı için Batının zengin sınırlarından içeriye sızabilmiş olanlara karşıdır. Eğer böyle olmayıp ta bir bütün olarak yabancılara, yani dışarıdan gelenlere karşı bir düşmanlık söz konusu olmuş olsaydı, o zaman bir Japon, bir ABD’li ya da bir Avustralyalının da saldırıya uğraması gerekirdi. Keza İtalyanların, Yunanların, İspanyol ve Portekizlerin de saldırıya uğraması gerekirdi. Ama bu ülkelerden gelenler herhangi bir saldırıya uğramadıkları gibi, hiçte Almanlardan beklenmeyecek bir misafirperverlik görüyorlar. Yani bir Alman, bir Vietnamlı ile bir Japon’u çok iyi ayırt edebiliyor. Peki, dış görünüşleri itibariyle birbirleri ile çok fazla aynı fiziksel özelliklere sahip bu iki ülke insanları nasıl oluyor da Almanlar tarafından bu kadar kolayca ayırt edilebiliyor? Tabii ki kaşa - göze göre değil, tamamen zenginliklerine göre. Elinde kamera görüntü kaydediyorsan, lüks muhitlerde oturup, alış verişini bu lüks muhitlerin lüks hayat sürenleri için kurulmuş mağazalardan yapıyorsan, ürkek adımlarla dolaşmıyorsan ya da bir firmada teknik elaman isen, Japonsun demektir. Yok, mülteci yurtlarında kalıyorsan, bir restaurantta bulaşık yıkıyorsan, gettolarda yaşıyorsan, İş Ve İşçi Bulma Kurumu’nda iş kuyruğunda isen ve ürkek gözler ile etrafını süzüyorsan, o zaman Vietnamlısın demektir. Geçmişte benzer bir düşmanlığa İtalyanlar, Yunanlar ve Portekizler de muhatap olmuşlardı. Daha önceleri bu ülkelerden Almanya’ya işçi olarak gelenlerde bugün “yabancı düşmanlığı” olarak adlandırılan saldırılardan nasiplerini almışlardı. Ne zaman ki bu ülkeler Avrupa Birliği’nin yani zenginler kulübünün üyesi oldular, bu ülkelerden gelen göçmenlere karşı var olan saldırılar da kesildi. Peki değişen neydi? Bu insanlar yine İtalyan, Yunan ve Portekiz’di, bu anlamı ile değişen bir şey söz konusu olmadığına göre, değişen neydi? Değişen, ekonomik ve politik çıkarlardı.
Ne zaman ki bu ülkeler zenginler kulübüne dâhil edildiler, işte o zaman bu ülkelerden gelen insanların Almanya’da ki durumları gerek hukuki olarak, gerekse de sosyal olarak değişmiş, bu ülkelerden gelen göçmenler saldırıların hedefi olmaktan çıkmıştır. Bu ülkelerden gelen göçmenler Almanya’da yabancı olarak kalmaya devam ettiler ama “Yabancı Düşmanlığı” diye adlandırılan saldırıların hedefi olmadılar.
Peki, daha sonraki yıllardaki saldırıların hedef kitlesi kimler oldu? Türkler, Kürtler, Afrikalılar ve Vietnamlılar. Bütün bunlar gösteriyor ki, söz konusu saldırılarda ölçü, yabancı olmak değil, fakir olmaktır. Dolayısıyla da bu saldırıları “Yabancı Düşmanlığı” olarak adlandırmak yanlıştır.
Peki, bu saldırıları “Irkçılık” olarak tanımlamak doğru mudur? Kesinlikle hayır. Örneğin Türkler, Kürtler ve Arnavutlar tıpkı Almanlar gibi “beyaz ırk”a mensupturlar, ama buna rağmen saldırıların boy hedefi durumundadırlar. Örneğin Japonlar “sarı ırk”a mensup oldukları halde Almanya’da aşağılanıp yakılmıyorlar, aksine ilgi görüyorlar.
Bütün bu sıraladıklarımızdan sakın ola ki toplumda ırkçılığın, ırkçı bir hiyerarşinin, ırkçı bir iş bölümünün ve var olan saldırıların ırkçı bir yanının olmadığı anlaşılmasın. Tabii ki, bütün bu saldırıların ırkçı bir boyutu vardır. Nasıl ki beyaz ırkçı ideoloji, yani ”beyaz ırk üstündür” ideolojisi Asya’nın, Afrika’nın ve Amerika’nın yerlilerinin köleleştirilmesinde ve bu coğrafyaların talan edilmesinde Beyazların bir dayanağı ve toplumsal mayası olduysa; ırkçılık bugün de aynı işlevi görmektedir. Ama dün olduğu gibi bugün de, düşmanlığın asıl nedeni ırkçılık değildir.
Dolayısıyla da bugünkü saldırıların, “Beyaz ırkın kendi ırkından olmayana karşı düşmanlığı” olarak mütalaa etmek büyük bir yanılgıdır.
Bugünkü saldırıların arka planında yatan neden, bir “ırk”ın bir başka “ırk”a düşmanlığı değildir. Bu olmadığı gibi, yapılmak istenen, bir “ırk”ın bir başka “ırk” tarafından, sırf başka bir “ırk” olduğu için yok edilmesi de değildir.
Bu saldırılarla başarılmak istenen, ayrıcalıklı olanların mevcut ayrıcalıklarını korumaktır. Kimden? Tabii ki Batı tarafından yoksullaştırılmış dünyanın insanlarından. Bundan dolayıdır ki tehlike olarak görülen ve yakılanlar yoksul dünyadan gelen göçmenlerdir.

O Halde Ne Yapmalı ya da Nereden, Nasıl Başlamalı?

Bugünkü durumdan ve bu durumu izah eden yalandan yana çıkarı olmayanların atacakları ilk adım; bu yalanın bir parçası olmaktan kurtulmak olmalıdır. Çünkü bu yalanın bir parçası olunarak, yoksullar açısından gerçek olanın ne olduğunu görmek mümkün değildir.
Ancak var olanın ne olduğu doğru tespit edilirse, neye karşı kiminle olunacağı ve oluşturulacak strateji doğru bir şekilde tespit edilebilir. Aksi takdirde ne bugünkü yalanın bir parçası olmaktan kurtulmak mümkündür, ne de yalanı yıkmak.
Bir başka deyişle, Beyaz İmparatorluk yoksulları yakmaya; Beyaz İmparatorluğun müreffeh vatandaşları, bu ataşe odun atmaya; işleri olan biteni protesto etmek olan sözüm ona muhalif “Devrimci Güçler”, ateşe odun atmaktan yana çıkarı olanları “YAŞASIN ULUSLARARASI DAYANIŞMA” sloganları ile saflarına çağırmaya; ateşe odun taşıyanlar ise, bu çağrıya alayla gülmeye devam edeceklerdir.

 

Sayı 2