KAPİTALİZM İLE SUÇ ORTAĞI OLMAYANLAR, KAPİTALİZMİ YIKIP, ÖZGÜRLÜKÇÜ VE EŞİTLİKÇİ BİR DÜNYA KURMAK İÇİN, DEVRİMCİ BİR DÜNYA PARTİSİNİN POLİTİK ÖNDERLİĞİNDE BİRLEŞEREK SAVAŞIN!

 
 

Batılı İşçilerin İşçi Sınıfının Çoğunluğu Karşısındaki Ayrıcalıklı Durumu, Bu Ayrıcalıklı Durumunu Korumaya Yönelik Çırpınışı, Bu Durum Karşısında Genel Olarak Batılı Solun Tutumu ve Gerek Batılı İşçilerin Gerek Devrimci Hareketin; Ayrıcalıklıların Ayrıcalıklarını Korumaya Endeksli Anlayışı ve Eylemi Karşısında Komünist Tutumun Ne Olması Gerektiği Üzerine(1)

Dip Not Yerine:

Bilindiği üzere son zamanlarda Batılı işçiler ile patronlar ve onların devleti arasında sıkı bir pazarlık söz konusudur. Kimi zaman karşılıklı restleşmeler olsa da, pazarlık devam ediyor.

Pazarlığın nedeni, malum “Sosyal Devlet”. İşte biz bu metin kapsamında ‘sosyal devlet’ efsanesini, bu efsanenin varlık nedenlerini; Batılı çalışanların patronlar ile girişmiş oldukları paylaşım savaşını; bütün bunların dünyanın yoksulları açısından ne anlama geldiğini; bütün bu olup bitenler karşısında Batılı solun anlayış ve tutumunun ne olduğunu ve bu mevcut durum karşısında komünist anlayışın ve eylemin ne olması gerektiğini ele alacağız.

Bir Kez Daha “Sosyal Devlet” ve
Onun Anlamı Üzerine

Her ne kadar Batı’da hüküm süren kapitalist devletler, Batılılar tarafından “sosyal devlet” olarak ifadelendirilse de, öncelikle bu kavramın ciddi manipülasyonlara yol açtığının söylenmesi, dolayısı ile de bu kavramın ardına saklanan gerçeğin teşhir edilmesi bir zorunluluktur.

Devlet, doğası gereği toplumsal (sosyal) bir karaktere sahip değildir, olamaz. Devlet, ayrıcalıklı bir kesimin kendi ayrıcalıklarını toplumun geri kalanına kabul ettirebilmenin ve ayrıcalıklarını sürdürebilmenin bir aracı olarak ortaya çıkmıştır. Devletin tarihi, aynı zamanda sınıfların, sınıf farlılıklarının ve bu sınıf farklılıklarının kaçınılmaz sonucu olan sınıf çatışmalarının da tarihidir. Bu da demek oluyor ki, sınıflar olduğu müddetçe, farklı ve birbirine karşıt sınıfsal çıkarların sonucu olarak, sınıf çatışmaları kaçınılmaz olacaktır. Yani, egemen olan ve egemenliğini sürdürmek isteyen sınıf, egemenliğini sürdürebilmenin bir aracı olarak devlete ihtiyaç duyacaktır.

Eğer bir toplumda devlet var ise, sınıflar da var demektir; sınıfların olduğu bir durumda da devlet; egemen olan devlet, egemen olan sınıfın devletidir.

Durum bu olunca, devletin sosyal (toplumsal) bir karakterinin olması mümkün değildir.

Peki, eğer devletin varlık nedeni ve karakteri bu denli çıplak ortada iken, neden ona “ulusal devlet”, “sosyal devlet” benzeri sıfatlar takılır? Bunun nedeni, varlık nedeni bu denli açık olan çıplaklığı giyindirmek içindir.

Bu çıplaklığa sahip ve bu çıplaklığını alenen ilan eden ve edebilecek olan yegâne devlet, işçi devletidir. Çünkü o, kendi varlığına da karşıdır ve onun varlık nedeni; bir sınıfı imtiyazlı kılmak ve ayrıcalıklı sınıfın ayrıcalıklarının bekçiliğini yapmak değil, sınıfsız ve ayrıcalıksız bir dünya yaratmaktır.

Bunun dışındaki bütün devletlerin varlık nedeni, imtiyazlı sınıfın imtiyazlarını korumak ve imtiyazları yeniden üretmektir. Tam da bundan dolayıdır ki, devlet yalın bir şekilde ortalık yerde dolaşamaz ve bundan dolayıdır ki, çıplaklığını ulus, halk ya da din kisvesinin altına saklama ihtiyacı hisseder. Ama devletin bu tür kisveler altında sunulması onun; halkın, “ulusun” ya da aynı dini inancı paylaşan topluluğun ortak devleti olduğu anlamına gelmez. Çünkü bu topluluklar, bu tür ortak sıfatları paylaşıyor olsalar da, kendi içlerinde uzlaşmaz çıkarlara ve çelişkilere sahiptirler; dolayısı ile de birbiri ile çatışmalı çıkarlara sahip bu toplulukların ortak çıkarlarını temsil eden bir devlet aygıtı söz konusu olamaz.

Bu demek değildir ki, sömüren sınıf ile sömürülen sınıfın bir kısmının çıkarları hiçbir zaman çakışmaz. Ve bu demek değildir ki, sömüren sınıf ile sömürülen sınıfın bir kesiminin çıkar birliğini temsil eden siyasal bir yapılanma olamaz. Bizatihi, günümüzde burjuvazinin Batı işçi sınıfını dünyanın geri kalan emekçileri karşısında ayrıcalıklı kılarak, bu yolla ayrıcalıklı kılınan bu kesimi dünya işçi sınıfının birliğini dinamitleyen, kapitalist sistemi yedekleyen bir güç olarak örgütlendiği; burjuvazi ile dünya işçi sınıfının bir kısmını oluşturan Batı işçi sınıfının çıkarlarının birçok bakımdan örtüştüğü bir durum söz konusudur ve bu tarihteki ilk örnek değildir. Bu tür durumlar sınıf mücadeleleri olduğu müddetçe de olacaktır. Ama bu gerçeklik, devletin aynı zamanda Batılı işçilerin de devleti, yani onların kendi egemenliklerini sürdürebilmelerinin bir aracı olduğu anlamına gelmez. Çünkü Batılı işçi sınıfı, ayrıcalıklıdır ama egemen güç değildir. Çünkü, Batılı işçi sınıfı, ayrıcalıklı durumuna rağmen sömüren bir güç değildir. Burjuvazi ile kol koladır, ama sömüren bir güç olmadığı gibi, devlete egemen bir güç de değildir. Batı işçi sınıfı, nam-ı diğer “sosyal devlet” olan kapitalist devlete, devletin sahibi olduğu için değil, “sosyal devlet” stratejisi onun dünya işçi sınıfı karşısındaki ayrıcalıklı durumunun ifadesi olduğu için sahip çıkıyor.

Kapitalist sömürü sistemi tarih sahnesine Batı merkezli çıkmış ve bütün ilişkileri Batı lehine örgütlemiş ve bu Batı merkezli yapılanma Batılı işçileri, yoksullaştırılmış dünyanın işçileri karşısında ayrıcalıklı kılmış; bu durum ise, onun burjuvazi ile kısmi çıkar ortaklığını kaçınılmaz kılmıştır. Bu ortaklık siyasal olarak, “sosyal devlet” olarak ifadelendirilmiştir. Bu sınıfsal bir ortaklık değil, tamamen çıkarsal bir ortaklıktır; bu ortaklık sürekli olamayacağı gibi, bu iki karşıt sınıfın eninde sonunda çatışması, bu çatışmada mevcut devletin Batılı işçileri ezmenin bir aracı olarak işlev görmesi; dolayısı ile Batılı işçilerin, bugün korumak için seferber oldukları nam-ı diğer “sosyal devlet” olan kapitalist devleti yok etmek için harekete geçmeleri kaçınılmaz olacaktır.

Batı İşçi Sınıfının Bugün Yürütmekte Olduğu Mücadelenin Karakteri Üzerine

Bilindiği üzere Batı işçi sınıfı tarih sahnesine çıktığı gün itibari ile dünyanın geri kalan işçileri karşısında ayrıcalıklı kılınmış ve bu ayrıcalıklı durumunu tarihin her döneminde, her geçen gün biraz daha artırarak devam ettirmiştir. Örneğin Batılı işçiler hiçbir zaman köleleştirilmemiştirler. Afrikalı insanlar köleleştirilirken, Batılı işçilere ücretli kölelik layık görülmüştür.

Şimdi birileri, artık köleliğin kaldırıldığını, dolaysıyla da bu farklılığın ortadan kalktığını, her ikisinin de artık ücretli köle olarak eşitlendiğini söyleme cesaretini gösterebilir. Bizim onlara vereceğimiz cevap şudur: Cesaretiniz varsa siz onu bu durumun asıl muhataplarına bir sorun.

Sorun bakalım Avrupalı bir işçiye, bakalım ondan, “Burada ya da orada ücretli köle olmanın benim açımdan bir farkı yoktur.“ cevabını alabilecek misiniz?

Siz aynı soruyu bir de Afrikalı yoksula sorun; bakalım vereceği cevap ne olacak?

Ne demiştik, Batılı işçilerin ayrıcalıklı durumu her geçen gün biraz daha artmıştır. Evet, kapitalizm gelişip güçlendikçe, Batılı işçilerin refahı da buna paralel olarak artmıştır.

Bunun üç temel nedeni vardır.

Birinci neden şudur: Burjuvazinin işçi sınıfını bölme ihtiyacı. İkinci neden: Batı’daki işçi sınıfının gerek 20. yüzyılın ilk çeyreğinde, gerekse de İkinci Topyekun Emperyalist Savaş sonrası süreçte yükselen mücadelesinin bir proleter devrime dönüşmesini engelleyerek; onu sisteme entegre etmek.

Üçüncü neden ise, Sovyetler Birliği, onun kontrol alanında olan ülkeler ve Çin’in varlığı idi.

Bu üç neden, kapitalizmin, Batılı çalışanları ayrıcalıklı kılarak onu, müttefiki yapmaya itmiştir.

Diğer taraftan Batı işçi sınıfı, devrime yol açabilecek potansiyele sahip mücadelesinden yani proleter devrim fikrinden vazgeçerek, burjuvazi tarafından ortaya atılan “sosyal devlet” fikrini kabullenerek, ona sahip çıkmıştır.

Bunun anlamı şudur: Burjuvazi, dünyanın talanından elde ettiği zenginlikten Batılı çalışanlara daha fazla pay verecek; Batılı çalışanlar ise, devrimci mücadeleden vazgeçerek burjuvazinin suç ortağı olacaktı.

Öyle de oldu. O tarih itibari ile Batı’daki keskin sınıf çatışmaları yerini pazarlığa bıraktı. Pazarlığın konusu, zenginliğin nasıl pay edileceği idi.

İşte bugün Batılı işçilerin yürütmekte oldukları mücadelenin özünü oluşturan budur.

Bu, bir diğer anlamı ile bir paylaşım savaşıdır.

Özellikle 1945 sonrası oldukça çatışmasız bir biçimde yürütülen paylaşım savaşı, son on yıldır şiddetlenmiştir. Bunun nedeni, Doğu Avrupa ve Sovyetler Birliği’nin kapitalist pazara entegrasyonu ile birlikte, uluslararası burjuvazi, yeniden yapılanma sürecine girmiş ve o güne kadar yaşama egemen olan dengeleri, bu yeniden yapılanma sürecine bağlı olarak kendi lehine yeniden düzenlemek için harekete geçmiş olmasıdır.

Öyle ya, artık rakip yoktur; Batı işçi sınıfının geçmişteki devrimci dinamiğinin içi boşaltılarak; işçi sınıfı sistemin payandası durumuna getirilmiştir; artık uluslararası pazara daha güçlü girerek, azami payı almak, içeride kemerleri sıkmayı gerektirmektedir.

İşte bu nedenlerden dolayıdır ki, burjuvazi kılıcını çekmiş ve barışı bozmuştur.

Batı işçi sınıfı ise, sınıf düşmanı olan burjuvazi ile bunca yıl sürdürmüş olduğu suç ortaklığını sürdürmekte ısrarlı olduğunu aracıları olan sendikalar ve Batılı sol güçler aracılığı ile ısrarlı bir biçimde iletmiş; sonuç alamayınca da, kılıcını çekerek sokağa çıkmıştır. Ama burjuvazinin aksine, burjuvazi ile onca yıl sürdürdüğü barışı korumak için.

Her ne kadar burjuvazi ile Batılı işçiler arasındaki çatışma iki sınıf arasındaki çatışma olarak görünse de; bu durumu bir sınıf çatışması olarak adlandırmak doğru değildir. Bu çatışma, burjuvazi ile dünya işçi sınıfının ayrıcalıklı, aristokrat kesimi arasında cereyan eden bir paylaşım savaşıdır. Bu savaş, yeryüzünün talanından elde edilen ‘zenginliğin’ pay edilmesi savaşıdır. Dolayısı ile de teşhir ve mahkûm edilmelidir.

Batı’da Cereyan Eden Bu Paylaşım Savaşı Karşısında Batılı Solun Tutumunun Ne Olduğuna Dair

Batı işçi sınıfının yüzyıllık uykusundan uyandığını gören Batılı sosyalist sol, soluğunda sihirli öpücüğü taşıyan prens edası ile sahnedeki yerini almış ve yüz yıllık uykusundan henüz yeni uyanmış olan kendisine sevdalı prensesi kendine aşık etmek için harekete geçmiştir.

Uzun yıllar sandıklarda bekletmiş olduğu en cici elbiselerini giyinmiş ve kendisine sevdalı prensesin etrafında dönmeye başlamıştır.

Ama nafile, kendine sevdalı prenses, kendinden başkasını görmemektedir; zaten prensesin sırrı da buradan gelmektedir.

Bundandır ki, gerçekle yüz yüze gelmemek için yüz yıl uyumuştur. Ama artık istemeyerek de olsa uyandırılmıştır; bu durumda, ya kendine olan sevdasına son vererek gerçekle yüzleşecek ve görecek ki, arkasına saklandığı güzellik, başkalarının çalınmış güzelliğidir; ya da devam edebildiği müddetçe kendine sevdalı prenses olmaya devam edecektir.

Prenses şimdilik ikincisini sürdürmeye devam ediyor; bunu bilen ve prensesin gönlünü çelmeye aday olanlar ise, ellerinde ayna; prensesin sürekli tekrarlamakta olduğu “ Söyle ayna, var mı benden daha güzeli?” sözünü tekrar ediyorlar hep birden. “ Evet, prensesim, yoktur senden daha güzeli!”

Masal güzel şeydir, ama biz yine de masalı bırakarak bir yana, gelelim gerçeği anlatmaya. Çünkü, bu denli kirliliği bir masalın masumiyeti ile anlatmak mümkün değildir.

Evet, burjuvazi kılıcını çekip barışı bozmuş; buna mukabil Batı işçi sınıfı da kılıcını çekmiş ve ya barış ya da barış diyerek alandaki yerini almıştır.

Peki ya Batılı sol? Batılı sol da sahneye çıkmış ve Batılı çalışanların burjuvazi ile barışı sürdürme yani dünyanın talanından pay alma mücadelesinde onun yanında saf tutmuş, dahası bu paylaşım savaşının tellallığını üstlenmiştir.

Süreç henüz devam ediyor. Batı işçi sınıfı, ayrıcalıklı kılınması hususunda burjuvazisi ile girişmiş olduğu pazarlıkta ısrar ediyor. Batılı sosyalist sol ise, bu durumu kazanılmış hakların savunulması olarak görüyor ve bu paylaşım savaşının tellallığını yapmaya devam ediyor. Niye mi? Niye olacak, rivayete göre Batılı işçiler, “kazanılmış haklarını koruyorlar”mış, dolayısı ile de “bu haklı mücadelede onun yanında olmak gerekiyor”muş.

Devrimci tavrın ne olduğuna geçmeden önce iki şeyin adının doğru konulması bir zorunluluktur ki, hem Batı işçi sınıfının taleplerinin ne anlama geldiği doğru anlaşılabilsin, hem de bu talepler karşısında devrimci tavrın ne olması gerektiği doğru saptanabilsin.

Birincisi şudur: Bu talepler, kazanılmış haklar değil, burjuvazinin Batı işçi sınıfına bahşettiği ayrıcalıklardır.

İkincisi: Bu talepler, dünya işçi sınıfının genel çıkarlarına karşı bir anlam ifade etmektedir; dolayısı ile de gerici anlamda bölücüdür.

Komünist Tutumun Ne Olması Gerektiği Üzerine

Bugün Batı’da, cereyan eden burjuvazi ile Batılı çalışanlar arasındaki paylaşım savaşı karşısında komünist bir tutum takınabilmenin olmazsa olmaz ilk koşulu; dünya işçi sınıfını bölen ve onun enternasyonalist birliğine ulaşabilmenin önündeki en büyük engel olan, Batı´nın sınırları içinde yaşayanlar için “sosyal refah“ ve “sosyal adalet”; yeryüzünün yoksulları için ise, yoksulluk, adaletsizlik ve yıkım anlamına gelen “sosyal devlet“ stratejisinin karşısında olmaktır. Bu da demek oluyor ki, yapılacak olan, kendine sevdalı prensesin, kendisine ait olmayan güzelliğine övgüler dizmek değil; prensesin, başkalarından zor yoluyla alınmış güzelliğini onun üzerinden çekip almaktır ki, prenses kendi çıplaklığının farkına varsın ve kendi çıplaklığını örtme pahasına çıplak bırakılmasına göz yumduğu, ortak olduğu muazzam çoğunluğun çıplaklığına ortak olabilsin. Çıplaklığın üşüten soğukluğundan kurtulabilmek için, yeryüzünün çıplaklarına sarılabilsin.

Batı işçi sınıfını kaybetme pahasına da olsa, yapılması zorunlu olan budur. Unutulmamalıdır ki, Batı işçi sınıfı demek, dünya işçi sınıfı demek değildir ve unutulmamalıdır ki, aynı anda işçi sınıfının bütününü kazanmak mümkün değildir. Her daim ilk kazanılacak olan, işçi sınıfının en çaresiz kesimleri olmuştur. Ve bugün en çaresiz kesim Batı işçi sınıfı değildir ve başlangıçta kaybedilmesi kaçınılmazdır.

Tabii ki komünist tavır, Batı işçi sınıfının ayrıcalıklı durumuna karşı çıkmakla yetinmekle olamaz. Komünist tavır, aynı zamanda; kendi ayrıcalıklı durumunu koruyabilmek için dünya yoksullarının ölüm platolarına hapsedilmesine “evet” diyen Batı işçi sınıfını teşhir etmektir. Bununla da kalmayıp, Batı işçi sınıfının bu suçu işlemesinde onun tellallığını üstlenen Batılı solu mahkum etmektir. Bununla da kalmayıp, komünist tutumu eyleme dönüştürebilmenin olmazsa olmazı olan komünist bir örgütün dünya çapında inşasını üstlenmektir.

Aksi bir davranış, tarihin tekerrürünü kaçınılmaz kılacaktır ve komünistlerin de, zamanla karşı çıktıkları güçlere benzemelerine yol açacaktır.

Öyle ise yapılması gereken günde beş kez, düşmana ve onun değirmenine su taşıyan Batılı sol güçlere küfretmek değil, onların mezarını kazmak için kazmaya sarılmaktır.


1 Bu yazıda esas olarak Batılı solun yaklaşımını ele aldık. Gerek yaşadığımız coğrafyadaki, gerekse Batı’nın dışında kalan diğer coğrafyalardaki devrimci güçlerin Batı işçi sınıfına, onun ayrıcalıklı durumuna ve bugün vermiş olduğu mücadelenin karakterine ilişkin anlayışları ve pratikleri Batılı devrimci güçlerinki ile aynıdır. Ama biz bu meseleyi, Batılı devrimci güçler üzerinden tartışmakla yetinmeyi tercih ettik. Çünkü bazı küçük oluşumlar hariç, bir bütün olarak dünya solu Batı merkezli bir anlayışa ve kavrayışa sahiptir. Bu durum yeni değildir ve bu durumun tarihsel köklerini Marks’a kadar götürerek; devrimci bir muhasebe yapmak gerekmektedir ki, dünya solunun bugünkü durumu anlaşılabilsin. Yani sonuçtan yola çıkarak nedenleri anlamak yerine, nedenlerden yola çıkarak sonuçları anlama yöntemini tercih etmek gerekir. Bu ise, işçi sınıfının içinde bulunduğu durum ve solun tutumu bağlamında kaleme alınmış bir yazının kapsamında ele alınacak bir mesele değildir. Bu mesele, ancak bir gelenek tartışması bağlamında ele alınır ise, açıklanabilir ve anlaşılabilir. İşte belirttiğimiz bu nedenlerden ve kaygılardan dolayı, bu yazımıza konu olan meseleyi, Batılı sol bağlamında ele almakla yetindik.

 

Sayı 2