Bilindiği gibi L. Troçki, Sovyet devletinin stalinist
bürokrasi tarafından ele geçirilmesinin akabinde, Sovyet devletinin
sınıf karakterini “bürokratik işçi devleti” olarak tanımlamış
ve bu tanımını üç temel unsura dayandırmıştı:
1- Devlet Mülkiyeti
2- Dış Ticaret Yasağı
3- Planlı Ekonomi
Troçki’ye göre, devletin karakterini belirleyen
üst yapı değil alt yapıdır ve işçi sınıfı iktidarının tek bir
formu yoktur. İşçi devletinin çeşitli formları olabilir, burada
belirleyici olan; yukarıda belirtilen üç temel unsurun olup olmadığıdır.
“Nasıl ki burjuva devleti çeşitli formlarda rejimlere sahip ise
ve rejimin biçimi devletin burjuva karakterini değiştirmiyorsa,
aynı şekilde işçi devletinin de çeşitli formları olabilecektir
ve bu durum onun işçi karakterini değiştirmeyecektir.” Bu izahattan
çıkan sonuç ise şudur: “Stalinist bürokrasinin kontrolündeki devlet;
her şeye rağmen bir işçi devletidir.”
Troçki’nin öldürülmesinden sonra, Troçki’nin bizzat
kurucusu olduğu Dördüncü Enternasyonal bünyesinde Sovyet devletinin
sınıf karakteri oldukça sert tartışmalara yol açtı. Bu tartışmalarda
kimi şahıs ve grupların, “Hayır, var olan devlet bir işçi devleti
değildir ve bu olguyu devlet kapitalizmi olarak tanımlamak gerekir.”
biçiminde itirazları söz konusu oldu. Nihayetinde bu merkezli
küçük çapta kopmalar oldu ise de, temelleri Troçki tarafından
atılan “bürokratik işçi devleti” tanımlaması bu geleneğin çoğunluğu
tarafından aynen kabul edildi.
Tabii ki bir devlet, kendi içinde birden fazla
forma yani rejime sahiptir, ama biçimi ne olursa olsun rejim esasen
bir sınıfın çıkarları için vardır. Örneğin; burjuva devletin rejimlerinden
olan parlamenter rejimin yerine askeri bir rejim tesis edildiğinde
askeri rejim, adına iktidar olduğu burjuvaziye ihanet edip onu
baskı altına alıyor, onun mülkiyet hakkını, üretim ilişkilerini,
ayrıcalıklarını, savunma örgütlerini tasfiye ediyorsa, özcesi;
burjuvazinin varlık koşullarını ortadan kaldırıyorsa; artık bu
devletin bir burjuva devleti olduğu söylenemez. Yok, eğer rejim,
biçimi ne olursa olsun, esasen burjuvazinin egemenlik haklarını
ve egemenliğini dayandırdığı koşulları garanti altına almışsa;
izlediği politikası bakımından burjuvazi ile kimi zaman ters düşse
bile, bu durum devletin burjuva olan karakterini değiştirmez.
Nitekim kapitalist dünya düzeninde, ülkeler düzeyinde zaman zaman
“devletçi” rejimler söz konusu olmuş, bu “devletçi” rejimler kimi
zaman burjuvaziye ters düşen politikalar izlemişlerdir. Ama hiçbir
zaman burjuvazinin özlük çıkarlarına ve varlık koşullarına saldırmamışlardır.
Bilakis, bu “devletçi” rejimler, kendi varlık koşullarının burjuvazinin
varlığına ve varlık koşullarına bağlı olduğunu bir an bile göz
ardı etmemiş, hep bu bilinç ile hareket etmişlerdir.
Peki, Ya Stalinist Bürokrasinin
Egemeni Olduğu Devlet Kimin Hizmetindeydi?
1989 çöküşüne kadarki döneme bakacak olursak; Sovyet
topraklarında yetmiş yıl boyunca sıkı bir devletçiliğin, bürokratik
- askeri de olsa planlı bir ekonominin ve büyük ölçüde bir dış
ticaret yasağının uygulandığı doğrudur. Ama bir başka doğru daha
vardır ki o da şudur; bu üç unsurun işçi bir karakteri yoktur.
Bizce asıl belirleyici olan da budur. Önemli olan iktidardakilerin
işçi sınıfı adına iktidarda olmaları değil, icraatlarıyla neye
ve kime hizmet ettikleridir. Şimdi öyle bir işçi devleti (dejenere
bile olsa) düşünün ki, bu devletin hükümran olduğu topraklarda
işçilerin sendika, parti ve dernek kurmaları, grev yapmaları,
toplu sözleşme yapmaları, iş değiştirme hakları yok. Bu yönlü
girişimler ise “vatana ihanet” olarak mütalaa ediliyor. Ve yine
öyle bir işçi devleti düşünün ki, işçilerin, üretimi ve üretim
araçlarını hiçbir şekilde kontrol etme şansları yok. Bütün bu
yoklara karşın var olanlar ise; işçilerin iş garantisi, sağlık
ve sosyal hizmetlerden yararlanma (alt tabakadan olanlara ait
yerlerde) haklarının olmasıdır. Pardon ama işçilerin iş garantilerinin
olması, sağlık ve sosyal hizmetlerinden yararlanıyor olmalarının
devletin işçi karakteriyle nasıl bir alakası olabilir ki? Aynı
yıllarda zengin kapitalist ülkelerde yaşayan işçilerin durumuna
baktığımızda, bu ülkelerde yaşayan işçilerin de benzeri haklara
sahip olduklarını; bunlara ek olarak, grev ve toplu sözleşme yapma,
işsizlik yardımı alma, dernek, sendika ve siyasi parti kurma ya
da var olanlara katılma haklarının olduğunu görürüz.
Kapitalizmin en temel özellikleri olarak bilinen
artıkdeğer, üretim araçları üzerinde mülkiyet hakkı ve genel olarak
mülk edinme hakkına ve iş gücünün pazarda satılması vb. unsurların
Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa ülkelerinde olmayışına ve bu
unsurların olmayışının bu ülkelerin bürokratik işçi devletleri
olarak tanımlanmasının kanıtı olarak sunulması meselesine gelince;
a) 1989’a kadarki süreçte Sovyetler
Birliği ve Doğu Avrupa ülkelerinde, kapitalist anlamda klasik
bir artıkdeğer söz konusu olmasa da, toplumun ayrıcalıklı tabakası
bürokrasi tarafından denetlenip kullanılan ve bürokrasiye ayrıcalıklı
bir yaşam sağlayan bir artıkdeğer vardı. b)
Klasik anlamda yani kapitalizmde olduğu biçimiyle bir mülk edinme,
üretim araçları üzerinde mülkiyet hakkı üretimin kontrolü vb.
özelliklerin Sovyetler Birliği’nde ve Doğu Avrupa ülkelerinde
olduğu söylenemez, ama bürokrasinin üretim araçları, üretim dışı
zenginlikler ve üretimden gelen zenginlikler üzerinde mutlak bir
tasarruf hakkı vardı. c) Yine kapitalizmde
var olan ve mutlak olarak kabul edilen mülk edinme, mülkiyeti
satma, iflas, hibe etme ve mülkiyeti varislerine miras olarak
bırakma hakları söz konusu iken; Sovyetler Birliği´nde ve Doğu
Avrupa ülkelerinde egemen olan bürokrasi mülk edinme hakkına sahip
olmadığından, olmayan hakkını satma ve varislerine bırakma hakkına
da sahip değildi, ama kendi kontrolünde olan devlet mülkiyetini
istediği gibi kullanma hakkına ve bu hakkı istediğine, istediği
gibi kullandırma hakkına sahipti. Üstelik kapitalizmde var olan
iflas rizikosu bürokrasinin iktidarında bürokrasi açısından söz
konusu değildi d) Kapitalizmde iş
gücünün satılması ve ücretlerin pazarda belirlenmesi, 1989 çöküşüne
kadarki süreçte, bürokrasinin hükümdarlığında olan ülkelerde söz
konusu değildi; bunun yerine işçiler iş güçlerini her koşulda
bürokrasinin hizmetine sunmak zorundaydılar ve ücretlerin belirlenmesine
katılma şansları olmaksızın ücretler bürokrasi tarafından merkezi
olarak belirlenmekteydi, itiraz etmek ise ihanet ya da en iyi
durumda sabotaj olarak mütalaa edilmekteydi.
Tabii ki sıralanan bu özelliklerden hiçbirisi klasik
anlamda kapitalist ilişkilere denk düşmez, ama Marksist anlamda
bir işçi devleti tanımlamasına da uymaz. Marksizm’in kurucuları
için işçi devleti tanımı, hiçbir tartışmaya ve yoruma yer vermeyecek
bir açıklıkta ifade edilmiştir. Onlar için işçi devleti; işçilerin
bizzat toplumsal yaşamı organize etmek, yönetip yönlendirmek,
devrim öncesi toplumun ayrıcalıklı güçlerine karşı mücadele etmek
ve devletsiz, sınıfsız, ayrıcalıksız bir yaşama geçişi sağlamak
için bizzat işçilerin kendilerinin doğrudan katılımıyla oluşturulan,
onların doğrudan denetleyip yönettikleri bir siyasal aygıt olarak
izah edilmiştir. Teorik olarak işçi devletine yüklenen anlam,
Lenin ve Troçki´de aynıdır. Pratikte ise Troçki, gerek iktidarda
olduğu yıllarda gerekse de iktidar dışı kaldığı yıllarda, bu Marksist
teoriyi yeniden ele alarak; devletin işçi devleti (dejenere de
olsa)olabilmesini üç temel şarta, yani: Planlı Ekonomi, Dış Ticaret
Tekeli ve Devlet Mülkiyeti şartlarına bağlanmıştır. Tabii ki bu
üç temel özellik, hayati öneme sahiptir ve devletin karakterinin
belirlenmesinde temel bir yer tutar, ama bu üç temel olgunun varlığı
devletin karakterinin işçi olduğunu belirlememiz için yetmez.
Bu üç olgu, işçi sınıfının kontrolü ve toplumun emekçilerinin
çıkarları ile örtüşüyor ise, işte o zaman var olanı bir işçi devleti
olarak tanımlayabiliriz. Yok, eğer işçi sınıfının hiçbir şekilde
denetim ve yönetimi söz konusu değilse; iktidar, işçi düşmanı
bir kastın elindeyse; bu kast işçilere yaptırım uyguluyor ve onlar
üzerinde terör uyguluyorsa; bu devleti işçi devleti olarak tanımlamak,
deyim yerindeyse abesle iştigal eder.
Yukarıda sıralanan ve gerek Troçki gerekse de Troçki’nin
mirasyedileri tarafından bürokratik işçi devleti tanımlamasına
dayanak olarak gösterilen bu üç olgunun, 1989 yılına kadarki süreçte
Sovyetler Birliği’nde ve Doğu Avrupa ülkelerinde var olduğu doğrudur.
Ama bir başka doğru daha vardır, bu doğru ise; söz konusu üç olgunun,
niçin ve kimin için var olduğudur. Önemli olan bu olguların var
oluşu değil, var oluş nedenleri, neyi ifade ettikleri ve neye
hizmet ettikleridir Belirleyici olan bu olguların var oluşu değil,
varlıklarının neye hizmet ettiğidir. Önemli ve belirleyici olan
şeylerin varlıkları değil, var oluş nedenleridir ve yaşama damgasını
vuran şeylerin varlıkları değil, eylemleridir.
Neydi O Zaman Koca Bir Coğrafyada
Hüküm Sürmüş ve Son Yüzyıla Damgasını Vurmuş Olan
Bu Devletin Sınıf Karakteri?
Bu olguyu kapitalizm olarak açıklamaya kalkışacak
olursak, açıklayamayız. Çünkü kapitalizmde ne planlı ekonomi,
ne dış ticaret tekeli, ne de “kolektif mülkiyet” olur. Bunlar,
kapitalizmde değil, işçi devletinde olan, olması gereken özelliklerdir.
Ama söz konusu ülkelerde, 1989’a kadarki süreçte bu üç unsurun
varlığından hareketle, hüküm sürmüş olanın işçi devleti olduğunu
söyleyemeyiz. Çünkü ekonominin planlanmasında işçi kontrolü yoktu;
dış ticaret tekeli işçi denetiminde değildi; kolektif mülkiyet
yani devlet mülkiyeti ise işçi sınıfının değil, devlet mekanizmasını
ve gücünü elinde bulunduran bürokrasinin kolektif denetimindeydi.
Bürokrasi, denetlediği mülkiyeti 1989´a kadarki süreçte kendi
mülkiyetine geçirme, başkasına satma ve miras olarak bırakma hakkına
sahip olmasa da; mülkiyeti denetleme ayrıcalığının yol açtığı
ayrıcalıklarını istediği gibi kullanma ve istediklerine sunma
şansına sahipti.
Peki, neydi o zaman bu olgu? Bize göre bu olgu,
bir geçiş devletiydi. Ama öyle bilinen anlamda kapitalizmden sosyalizme
geçiş devleti yani bir işçi devleti değildi. Tersine, Stalinist
bürokrasi öyle bir plana sahip olmasa bile, var olan devlet, kapitalizme
geçiş devletiydi. Stalinist bürokrasinin önderliğinde gerçekleştirilmiş
olan politik karşı devrim, kendi diyalektiğinin bir kaçınılmazı
olarak istese de istemese de ekonomik ve sosyal anlamda kapitalist
restorasyona yol açmak zorundaydı; öyle de oldu. Stalinist bürokrasinin
niyeti kapitalizmi yeniden restore etmek olmasa da, gerçekleştirdiği
politik karşı devrim, politik bir devrim ile alaşağı edilmediği
sürece kapitalizm ile bütünleşmeye mahkûmdu. Nitekim öyle de oldu.
Peki, bu süreç nasıl oldu da bu kadar uzun olabildi?
Bizce bu sürecin bu kadar uzun olmasının başlıca nedenleri şunlardır:
1. Kapitalizm kendi iç çelişkileri ve çatışmaları
dolayısı ile Sovyetler Birliği’ne topyekûn saldıramamış; bu da
Rus bürokrasisine hareket sahası yaratmıştır.
2.Kapitalizmin asıl merkezi olan Batı’da güçlü
bir sınıf hareketi ve bu hareket üzerinde Stalinist bürokrasinin
muazzam etkisi söz konusuydu. Stalinist bürokrasi işçi sınıfı
üzerindeki bu etkisini kapitalist sistem ile ”barış içinde bir
arada yaşamak” projesinin sigortası olarak kullanmıştır. İşte
Rus bürokrasisinin işçi sınıfı üzerindeki bu etki gücü hem onun
kapitalist sistem ile uzun yıllar bir arada yaşayabilmesinin hem
de kendi hükümranlığını uzun süre sürdürebilmesinin başlıca unsurlarından
biri olmuştur.
3. 1939’da başlayan İkinci Emperyalist Paylaşım
Savaşı kapitalist cephede derin bölünmelere yol açmış, Sovyet
Rusya ise bu paylaşım savaşına - sürekli taraf değiştirse de-
bir taraf olarak katılmıştır. Bürokratik kast emperyalistler ile
oturduğu pazarlık masasında Komintern’i dağıtıp, dünya devrimini
boğmayı taahhüt etmiş ve bu taahhüdün karşılığında ise, paylaşımdan
payına düşen ülkeleri de bünyesine katarak; kendisini bir blok
sistemi olarak örgütleyebilmiştir. Bu yeni durum bürokratik kastın
hükümranlığını uzun yıllar sürdürebilmesinin en önemli faktörlerinden
biri olmuştur.
Bürokratik kast, yukarıda sıraladığımız nedenlere
dayanarak uzun sayılabilecek bir zaman bir coğrafyaya hükmetmeyi
başarabilmiş ama Troçki’nin “Ya politik devrim ya kapitalizmin
yeniden restorasyonu!” kehanetinden kurtulamamıştır. Nihayetinde
1989 yılı itibariyle bürokrasinin önemli bir kısmı uluslararası
sermaye ile doğrudan ortaklık kurarak, hükümranı olduğu coğrafyada
kapitalizmin restorasyonuna girişmiştir ve bu coğrafyada kapitalizm,
kapitalistleri bile şaşkına düşüren bir kitlesellik ve hızla yeniden
restore edilmiştir.
Troçki’nin İktidar Olduğu Yıllarda
Altına Girdiği Vebal ve Bu Vebalin Savunusunun Bir İfadesi Olan
Bürokratik İşçi Devleti Tanımlaması Üzerine
1917 Ekim Devrimi’nin yüz yüze kaldığı ağır karşı
devrimci saldırı, devrimin liderlerini, geçici bir tedbir mantığıyla
da olsa bir dizi yanlışı bilerek yapmak durumunda bırakmıştır.
Yapılanlar, geçici, olağanüstü dönem tedbirleri olarak düşünülmüş
ve yanlış olduğu bizzat kendileri tarafından vurgulanmıştı. Bu
geçici tedbirler kapsamında işçi şûralarının iktidarının yerine
Bolşevik Parti yöneticilerinin iktidarı, işçi devletinin yerine
partinin devleti tesis edilmiş; muhalefet yasaklanarak şiddet
yoluyla susturulmuş, sendikalar birer devlet dairesine, sendikacılar
birer devlet memuruna, işçiler ise birer askere dönüştürülmüştü.
Devlet ve işyerleri ast üst ilişkisi esasına dayalı olarak örgütlenmiş,
devlet işlerinin yürütülmesi, ekonominin ve toplumsal yaşamın
yeniden örgütlenmesinde bürokratik yöntemler esas alınmış, parti
bürokrasisi ve Çarlık Rusya´sı bürokrasisine kapılar açılmış ve
bu bürokratik kasta önemli ayrıcalıklar verilmiştir. Bütün bunlar,
Lenin ve Troçki iktidarın zirvesindeyken olmuştur. Tabii ki, bu
devrimci önderler, bütün bunları kendi diktatörlüklerini kurmak
için yapmadılar ve yapmak zorunda kaldıklarıyla Ekim Devrimi’nin
ideallerine ihanet etmekte olduklarını ilk söyleyenlerdi onlar.
Devrimi savunmak, dünya devrimi, en azından Alman
devrimi yardıma yetişinceye kadar kapitalist kuşatmaya karşı direnmek
maksadıyla başvurulan olağanüstü dönem tedbirleri, devrimi boğan
ve hükümdarlığını kuran bürokrasinin yolunu da açmış; Stalin ve
şürekası, işte bu yoldan geçerek iktidara oturmuştur. Dünya devrimi
geldi geliyor, karşı devrimci beyaz güçler bitti bitiyor hengâmesi
içindeki Lenin ve Troçki, ne ektiklerini ancak dünya devrimi geri
çekilmeye başladıktan sonra, özellikle de bürokrasi kendilerini
de doğrudan tehdit etme cüretini gösterdikten sonra açık bir biçimde
fark etmişlerdir. Özellikle Lenin, bu tehlikeyi öylesine önemsemiştir
ki, son mücadelesini bu bürokratik canavarı alt etmeye vakfetmiştir.
Aynı dönemde Troçki ise, bütün cephelerde karşı
devrimin yenilgiye uğratıldığını, artık yaraları sarma dönemine
girildiği ve parti içi mücadelede Bolşevik kadroların bürokratik
canavarı başından defedeceğine inandığından dolayı, bürokrasiye
karşı doğrudan, açık bir mücadeleye girişmek yerine; mesafeli
ve dolaylı bir tutum almayı yeğlemiştir ve bu tutumunu, kendisine
yönelik saldırı açık bir hal alıp, tasfiye edilinceye dek sürdürmüştür.
Hatta bu süreçte bile cepheden saldırmak yerine, artık bürokratik
kastın bir parçası olmuş eski Bolşevik kadroları uyarmaya, onlardan
medet ummaya devam etmiştir. Yani onlardan, kendi iktidarlarına
karşı mücadele etmelerini istemiştir. Troçki, doğrudan mücadeleye
giriştiğinde ise, devletin karşı devrimci bürokratik kast tarafından
ele geçirildiğini ilan etmiş olmasına rağmen devletin, bürokratik
işçi devleti olduğunu ilan etmiştir. Tabii ki var olanın adını
bu şekilde koymak zorundaydı. Öyle ya, kendisi iktidardayken her
şey bürokratik kastın elinde olmasına rağmen, “planlı ekonomi,
devlet mülkiyeti ve dış ticaret tekeli” var diye devlet işçi devleti
oluyorsa, Stalin iktidarı döneminde bu üç kural korunduğuna göre
devletin sınıf karakterini aynı tanımlamak durumundaydı. Burada
sorunlu olan Troçki’nin varolanı tanımlaması değil, işçi devleti
tanımlamasıdır. Troçki’yi bu yanlışa götüren ise, kendisinin vebal
altında oluşudur. Stalinizm, Lenin ve Troçki döneminde geçici
tedbir diye yapılan ilkesizliklerin vebalinden yararlanarak iktidara
oturmuştur. Lenin ve Troçki döneminin yanlışları, Stalin döneminin
doğruları olmuştur. Lenin ve Troçki döneminin (geçici tedbir maksatlı
da olsa) ilkesizlikleri, Stalin döneminin ve Stalinizm’in ilkeleri
olmuştur. Stalin, devraldıklarını kurumlaştırmış, kurumlaşmayı
mantıki sonuçlarına vardırmış ve bu pratiğin mantıki sonucu olarak
da Stalinist kuramlar ( Tek Ülkede Sosyalizm, Tek Parti, Devletli
Sosyalizm-Komünizm vs.) ortaya çıkmıştır. Troçki, Stalinizm’i
iktidara taşıyan yolun taşlarının bizzat kendisinin de içinde,
zirvesinde olduğu politik iktidar tarafından döşendiğini çok iyi
biliyordu; bundan dolayıdır ki Sovyet devletinin sınıf karakterini
tanımlarken aynı zamanda geçmişteki yanlışını da tanımlamış oldu.
Troçki, Stalinist klik tarafından katledildiği güne kadar da bu
anlayışında ısrar etti.
Troçki’nin katlinden sonra mirasçıları olduğunu
iddia edenler de, mirasyedici zihniyetleri ve bu zihniyetin diyalektik
sonucu olarak bürokratik işçi devleti tanımlamasında ısrar etmeyi
tercih ettiler.
Troçki sonrası 4. Enternasyonal geleneğini temsil
eden ya da savunanlar, Troçki’yi savunmaktan, onun hatalarının
ve yanılgılarının üzerini kapamayı anlamışlardır. Bu yaklaşımın
olayları izah etmediği durumlarda ise, Troçki’nin hata ve yanılgılarını
“zorunlulukların yol açtığı bir talihsizlik” olarak açıklamayı
yeğlemişlerdir.
Troçki´nin hata ve yanılgılarının aşılamamasının
önünü bizzat onun takipçileri kesmiştir. Troçki’nin mirasyedileri
Troçki’yi savunmaktan onu korumaya almayı anladıkları içindir
ki, Troçki, dolayısı ile de onun mirasının bir parçası olan bürokratik
işçi devleti tanımlaması savunulmaya devam edilmiştir.(1)
Son Söz ya da İlk Söz Yerine
Ekim Devrimi´nin devrimci önderleri Lenin ve Troçki,
kendilerine örnek teşkil edebilecek hiçbir deneyim olmaksızın
Sovyet ülkesinde yeni bir yaşam örgütlemeye ve bu yaşamı bütün
bir yeryüzüne egemen kılmaya giriştiler. Bu girişimin ilk adımı
olarak da iktidarın alınmasını devrimci bir zorunluluk olarak
ortaya koydular ve iktidarın işçiler tarafından alınması için
çağrıda bulunup, bu eylemi bizzat örgütlediler. Bu sürece farklı
devrimci çevrelerin (anarşist bazı çevreler de dahil olmak üzere)
aktif desteğini kazandılar. Bizim açımızdan da bu noktaya kadar
itiraz edilecek bir durum yoktur. Zaten iktidarın alınması noktasında
Bolşevikler ile hareket eden birçok devrimci çevrenin de itirazları
bu noktaya değildir. İktidarın alınması sürecinde Bolşevikler
ile hareket eden devrimci çevrelerin itirazları, Bolşeviklerin
iktidar olmasından sonra yükselmiştir. İşçilerin, emekçilerin,
askerlerin (bir kısım), ve devrimci örgütlerin katılımıyla zapt
edilen iktidarın, daha sonra Bolşevikler tarafından ele geçirilmesi
bu devrimci çevrelerin direnci ile karşılaşmış; Bolşevikler ise
bu direnci zor yoluyla ezerek, Bolşevik Parti´nin iktidarını kurmuşlardır.
Bolşevikler bunun adını “bir zorunluluktu” olarak
koysalar da, bu, işçi sınıfının yani iktidarın gerçek sahibinin
onayladığı ve uygulaması için Bolşevik Parti’ye yetki verdiği
bir durum değildir. Dolayısıyla da Bolşeviklerin uygulamaları
doğru bile olsa meşru değildir. Bolşevikler bu durumun farkında
oldukları içindir ki bu dönemi “SAVAŞ KOMÜNİZMİ” olarak adlandırmışlardır.
Yani dönemi olağanüstü, dönemin uygulamalarını ise sıra dışı uygulamalar
olarak mütalaa etmişlerdir. Tabii ki geçiş dönemi kapitalizmin
ve sosyalizmin binlerce özelliğini bir arada bulundurur, ama tek
partinin diktatörlüğünü, emekçilerin iktidardan men edilmelerini
ve iktidarın onlara karşı kullanılmasını da öngörmez. Altyapıda
durum ne olursa olsun, (devletçilik, planlı ekonomi, dış ticaret
tekeli vs.) eğer o ülkede günlük yaşamın örgütlenmesine o ülkenin
emekçi insanları katılamıyor; karar veremiyorlarsa ve kendileri
adına kendilerine sorulmaksızın birileri darbe yoluyla iktidar
oluyorsa; alınan kararlar ülke çalışanlarına zor yoluyla uygulatılıyorsa;
bir de ardından bütün bunların ezilenlerin yüce çıkarları için
yapıldığı söyleniyorsa; burada bürokratik de olsa bir işçi devletinden
söz edilemez. Yok eğer var olanın işçi devleti olduğu iddiası
sürdürülecek olunursa ki adına iktidarı gasp ettikleri sınıf karşısında
bu iddialarını sürdürmek zorundalar (tıpkı burjuvazinin kendi
sınıf devletini ulus - halk devleti biçiminde sunması gibi); ya
minareye kılıf uydurmak ya da minareyi kılıfa uydurmak gibi bir
zorunluluk ortaya çıkar. Lenin ve Troçki´nin kişisel iktidarlarını
kurmak gibi bir sorunları olmadığından, yüz yüze kaldıkları açmazın
sonucu olarak bir yığın yanlışı bilerek ve kabul ederek yapmışlar
ve bu yanlışlarını minareye kılıf uydurma yoluyla izah etmeye
kalkışmamışlardır. Onların, istemeyerek de olsa araladıkları kapıdan
içeri girerek kendi iktidarını kuran Stalinist bürokrasi ise,
minareye kılıf uydurmayı yeğlemiştir. Tabii ki bu iki durum, gerek
anarşistlerin gerekse de Marks, Lenin, Troçki ve Stalin arasında
tarihsel ve diyalektik bir bağ kurarak Marksizm’i mahkûm etmeye
çalışan burjuvaların iddia ettikleri gibi aynı ya da bir şeyin
iki ayrı yüzü değildir.
Lenin ve Troçki döneminde yapılanlar ya da yapılmayanlar;
yanlış ve ilkesizlik olarak mütalaa edilebilecek şeylerdir. Ama
Stalin döneminde yapılanlar yanlış ve ilkesizlik değil, Marksizm
ve Sosyalizm davası açısından bir termidoru ifade etmektedir.
Tabii ki Stalinist bürokrasiyi bu eyleminde cesaretlendiren
ve onu bu ölçüde “başarılı” yapan, Lenin ve Troçki döneminin günahlarıdır.
Stalin, devraldığı “miras”ı kendi iktidarının zemini olarak kullanmış,
dönemin geçici uygulamalarını süreklileştirmiş, bu sürekliliği
yaşamın her alanında kurumlaştırmış ve bu kurumlaşmayı kuramlaştırarak
hem iktidar olduğu ülkelerde, hem de işçi hareketi ve devrimci
hareket üzerinde 70 yıl boyunca hegemonya kurmuştur.
Troçki Lenin ile iktidarın zirvesinde olduğu yıllarda
yaptıkları hata ve ilkesizliklere rağmen sebep oldukları olumsuzlukları
hiçbir vakit teorileştirmeye kalkışmamış ve iktidarda kalmak için
bir mücadeleye girişmemiştir. Bu, her ne kadar bir yanıyla mutlaka
olumlu bir durum olsa da, bir başka açıdan da bir o kadar olumsuz
bir durumdur. Malum, komünistler kendi iktidarları için değil,
işçi sınıfının iktidarı için mücadele ederler. Troçki, kendi iktidarı
için mücadele etmemekle ne kadar doğru yaptıysa; iktidarı Stalinist
kliğe teslim etmekle de o kadar yanlış yapmıştır. Bu demek değildir
ki Troçki, iktidarı almalıydı. Hayır, Troçki, iktidarı almamalıydı
ama Stalinist kliğin iktidarını “bürokratik işçi devlet” olarak
tanımlayıp onu legitime de etmemeliydi.
Troçki, bu davranışı ile hem Stalinist kliğin bir
meşruiyet edinmesini sağlamış hem de işçi sınıfını demoralize
edip,onun kolayca teslim almasını kolaylaştırmıştır. Troçki’nin
bu hatasının yol açtığı felaket Rusya ile de sınırlı kalmamış,
bu felaket Rusya üzerinden bütün dünyaya ihraç edilmiştir.
Sovyet topraklarında egemenliğini kuran Stalinist
klik, bununla da kalmamış, dünya çapında devrimci hareket üzerinde
ideolojik ve politik hegemonya kurmuş ve devrimci hareket üzerindeki
etkisi yolu ile dünya devrimini boğmuştur.
Bütün bunlar olurken, Stalinist termidorun sonucu
olarak ortaya çıkan Troçkist hareket ise, bir yandan Stalinizmi
ve Stalinist bürokrasiyi karşı devrimci olarak değerlendirmiş,
ama aynı zamanda onun iktidarını bürokratik işçi devleti olarak
tanımlamıştır; bir yandan Stalinizm’in iktidarda olduğu ülkelerde
politik devrimi savunmuş, ama aynı zamanda bu ülkelerde politik
devrime önderlik edecek devrimci partinin inşasına karşı çıkmıştır.
Hal böyle olunca da bu hareket, 1989´da Doğu Bloğu ülkelerinde
vuku bulan ve bürokrasinin uluslararası kapitalizmle bütünleşmesi
ile sonuçlanan ayaklanmaları, “devrim” diye selamlama noktasına
kadar savrulmuştur. Nihayetinde Stalinzm’in kaleleri yıkılmış
ama bu kalelerin yıkıntıları altında yalnızca bu kalelere biat
edenler değil; Troçkist hareket de kalmıştır.
Evet, artık bir dönem fiilen sona ermiştir ama
yıkıntıları halen ortadadır. IV. Enternasyonal geleneği kendi
tarihi boyunca hep Stalinizm’in suretine bakıp, onun çirkinliğini
ifşa ederek kendi suretinin güzelliğini nakşetmeye çalışmıştır.
Düşman çirkinleştikçe, buna paralel kendi güzelliğinin de arttığına
öylesine inanmış ki, bu güzelliği etrafında bir masal oluşturmuş;
zamanla kendi yarattığı masalın esiri olmuş. Ama, artık masal
bitmiştir. IV. Enternasyonal’i, ya da yeni bir enternasyonali
inşa etmek isteyenlerin yapmaları gereken; artık masalın büyüsünden
sıyrılıp, gerçek ile yani halen ortada duran yıkıntının altındaki
günah ve sevaplar ile yüzleşmektir. Ya bunu yapacaklar ya da üççeyrek
yüzyıl dayandıktan sonra 1989’ da yıkılan kalelerin hükümdarları
ile aynı yıkıntının altında kalmaya ve onların lanetli kaderlerine
ortak olacaklar.
1 Troçki
sonrası 4. Enternasyonal’den kopan bazı kişi ya da gruplar, Rusya’daki
devletin bürokratik işçi devleti olarak tanımlamasına itiraz etmiş;
bu devleti , devlet kapitalizmi olarak tanımlamışlardır. Bu arada
bu tanımlamayı yapanlar ile aynı düşünmediğimizi bir kez daha
belirtmek isteriz.