KAPİTALİZM İLE SUÇ ORTAĞI OLMAYANLAR, KAPİTALİZMİ YIKIP, ÖZGÜRLÜKÇÜ VE EŞİTLİKÇİ BİR DÜNYA KURMAK İÇİN, DEVRİMCİ BİR DÜNYA PARTİSİNİN POLİTİK ÖNDERLİĞİNDE BİRLEŞEREK SAVAŞIN!

 
 

Devrimci Harekete Egemen Olan
“Muhalif Devrimcilik ve Düşmanını Kınayan,
Protesto Eden Politik Kültür Üzerine

Muhalif Devrimcilik Üzerine

Özellikle son çeyrek yüz yılın yükselen değerlerinden birisi de“muhalif devrimcilik“tir. Kulağa ne hoş geliyor; ”muhalif devrimcilik!“
Muhalif sözcüğünün karşılığı, “karşı olmaktır”; bu, bir düşünceye karşı olmak anlamına geldiği gibi, bir yasaya ya da uygulamaya karşı olmak anlamına da gelebilir. Muhalif sözcüğü, ucu her tarafa açık ve istenildiği gibi yorumlanabilecek ve istenilen yere çekilebilecek bir özelliğe sahiptir. Yani, hükümet olan partiye muhalefet eden parti de, mevcut yasalara karşı çıkan da, sisteme karşı olan da muhaliftir. Nihayetinde muhaliflik, burjuva demokrasisi ile anlam kazanan ve onu tamamlayan bir unsurdur. Yani, muhaliflik ve muhalefet olmadan burjuva demokrasisi işlev göremez.
Bizim burada asıl tartışmak istediğimiz, burjuva demokrasisi ya da onun bir ürünü olan muhalefet ya da muhalif olmak değil, devrimci güçlerin muhalif olup olamayacağıdır. Ya da muhalif olmak devrimci midir, bunu tartışacağız.
Bizce, muhalif olmak, her ne kadar karşı olmak anlamına gelse de, sistem içi bir duruştur ve esasen sisteme onun açmazlarını, zayıf yanlarını göstermenin yanı sıra; ona, yeni refleks alanları kazandırın.
Tarihte bunun örnekleri çoktur. Avrupa’daki meşhur Çevreci Hareket yani nam-ı diğer Yeşiller, bunun en tipik örneğidir. Yeşiller, ortaya muhalif bir hareket olarak çıkmıştı ve bu hareketin sistem karşıtlığı, sistemi yıkmak anlayışına dayanan bir karşıtlık değil, onu dönüştürme anlayışına dayanan bir karşıtlıktı. Burjuva sistemi, başlangıçta çevreci hareketi yadırgayıp, onun önünü kesme yönünde bir reaksiyon gösterdi. Ama zamanla, çevreci hareketin, sistemin zayıf yanlarına dolayısıyla da patlama noktalarına işaret ettiğini gördü ve ondan çok şey öğrendi; öğrendikleri ile reflekslerini geliştirdi ve çevreci hareketi sisteme entegre etti. Aynı şekilde kadın hareketi ve eşcinsel harekette, birer muhalif hareket olarak ortaya çıktılar; bu hareketler, önce sistemin direnciyle karşılaştılar ama zamanla sistemi eğittiler; sistem zayıf yanlarını gördü ve yeni refleksler edinerek, bu hareketleri kendi bünyesine katmak için harekete geçti; epeyce de başarılı oldu.
Gerek çevreci hareket, gerek kadın hareketinin gerekse de eşcinsel hareketin nihayetinde sisteme entegre edilmiş olmaları bu hareketler açısından kaçınılmazdı. Kaçınılmazdı, çünkü bu hareketler, sistemi sorguluyorlardı ama onu top yekûn ortadan kaldırmak gibi bir anlayışa sahip değillerdi. Bu hareketler, kapitalist sistem kendilerini ve dayandıkları sosyal kesimleri yok saydığı için sistem ile çatışıyor, dikkate alınmak, temsil edilmek istiyorlardı. Kapitalist sistem, bu hareketleri dikkate aldıkça kendini daha iyi tanıdı, kendini tanıdıkça eksikliklerini fark etti, eksikliklerini fark ettikçe bu hareketlerle tamamlandı. Bu hareketler ise, sistemin bünyesinde temsil edildikçe onun bünyesinde eridiler ve zamanla karşı çıktılarına benzediler.
Başa dönecek olursak, muhaliflik son tahlilde sistemi tamamlayan bir durumdur. Çünkü nihayetinde sistemin toptan reddine ve ilgasına değil, yaptıklarının eleştirisine dayanır. Bir başka deyişle muhalif hareketler, talep eden hareketlerdir. Genellikle talep ettikleri ise şunlardır: Pahalılığa Son! İşsizliğe Son! Özelleştirmeye Son! Savaşa Hayır! Cinsiyetçiliğe Hayır! Irkçılığa, Ayrımcılığa Hayır! Paralı Eğitime Hayır! Baskıya, İşkenceye Son!
Bu liste daha da uzatılabilir ama bu kadarı bile bu hareketlerin karakterini anlamaya yeter. Yukarıda sıralananları talep etmek için devrimci olmak gerekmiyor; bütün bunları pekâlâ bir burjuva partisi de talep edebilir. Hatırlanacak olursa, sosyal demokrat hareketin yükselişi her daim tam da bu talepler üzerinden olmuştu.
Bütün bu talepler, ezilenlerden yana ve oldukça masum görülebilir, ilk bakışta öyle de görülmektedir, ama tuzaklarla doludur ve uzun vadede ezilenlerin nihai kurtuluşu mücadelesinin önünde engel teşkil eder.
Neden mi? Nedeni çok basit; pahalılık, özelleştirme, işsizlik, savaş, cinsiyetçilik, ırkçılık, paralı eğitim ve da birçok şey, tam da kapitalizmin varlık nedenleridir. Bunlar olmadan kapitalizm var olamaz. Dolayısı ile de kapitalizmin egemenliği altında bunları elde etmeyi tasarlamak; havanda su dövmekten başka bir şey değildir. Tabii ki, kapitalizmin, bu talep edilenlerin bir kısmını bir ülkede gerçekleştirebilmesi mümkündür ama bunu bile kendi iç dinamikleri ile değil, ancak uluslararası bir talana dayanarak yanı başka ülkelerdeki yaşamları talan ederek gerçekleştirebilir. Dolayısı ile de, kapitalist sistemden bütün bunları talep etmek, ondan, onun doğasına aykırı olanı talep etmek; ezilenlerin tamda kapitalistlerin istedikleri yönde bir bilinç edinmelerine hizmet etmekten başka bir işe yaramaz.
Tabii ki ezilenler, özelliklede Batılı ülkeleri örnek göstererek, bu taleplerin en azından bir kısmının pekâlâ gerçekleşebileceğini iddia edebilirler. İddia etmekle de kalmaz, bir yığın örnek gösterebilirler. Bütün bunlardan yola çıkarak ta, “Kapitalizmin egemenliği altında da olsa daha adaletli ve sosyal bir yaşamın mümkün olabileceğini” söyleyebilirler. Çünkü ezilenlerin politikleşmemiş bilinci, onların kendi burunlarının ucundan ötesini görmelerini engeller; dolayısı ile de ezilenler yalnızca kendi burunlarının ucunu görürler. Ezilenler, çoğu zaman, kapitalizmin uluslararası bir sömürü sistemi olduğunu, dolayısı ile de onun hiçbir eyleminin ve eyleminin yarattığı sonucun ulusal olamayacağını bilmezler, bilseler de bununla ilgilenmezler; ta ki devrimci bir bilince sahip oluncaya dek.

Peki, nasıl edinilecek bu devrimci bilinç?

Devrimci bilincin, ezilenler tarafından edinilmesinin ön şartı; muhalif devrimciliğin reddidir. Zaten devrimci olabilmenin ön şartı da muhalif olmaktan vazgeçmektir. Yani, devrimci olmanın olmazsa olmazı, var olanı iyileştirmek değil; imha etmektir. Bu anlamıyla devrimci bir bilince ve duruşa sahip olabilme yeteneğine sahip olanla ise, devrimci hareketin komünist kanadıdır. Ancak ve ancak komünistler, devrimin var olanı imha etmek anlamına geldiğini kavramaya ve bu kavrayışı mantıki sonuçlarına vardırmaya muktedirdirler. Devrimci hareketin diğer sektörleri her ne kadar sistemi yıkmaktan söz etseler de, tarihi ve yaşamı kavrayışlarının mantıki sonucu olarak reformcudurlar. Sisteme muhaliftirler ve bu muhalif siyasetin varacağı yer, isteseler de istemesel de sistemi eleştirmek ve bu eleştirel tutumuyla sistemin meşruiyetini sağlamaktır. Devrimci hareketin komünist olmayan sektörleri, kapitalizmin egemenliği altında reformcu ve sistemi yedekleyen bir çizgi izlemelerine rağmen, kazara kapitalizmi devirmeye muktedir olsalar bile; bu devrimci eylemi komünist anlamda bir nihayete erdiremezler.
Nihayetinde bu hareketler, geçmişte Stalinizmin uluslararası planda izlemiş olduğu “uluslararası kapitalist sistem ile barış içinde yarış” siyasetinin takipçisi olmaya ve bir statüko hareketi olmaya mahkumdurlar.

Devrimci Hareketin Protestocu ve
Düşmanını Kınayan Tarz-ı Siyasetine Dair

Protestoculuğa ve kınamaya dayanan anlayış ve tarz, neredeyse devrimci hareketin bütün sektörlerinin ortak özelliğidir. Bu anlayış ve tarz, devrimci hareketin bütün bir tarihine damgasını vurmuştur. Peki, bu doğru mudur? Devrimci hareket düşmanını kınayıp, protesto etmeli midir?
Bu soruya bizim cevabımız, tereddütsüz hayır olacaktır! Nedenlerine gelince; protestoculuk ya da kınama, aynı tarafta olanların, aynı değerlere sahip olanların arasındaki bir ilişki biçimidir ya da hukuktur. Eğer ortak değerlere sahip olan taraflardan biri, var olan ortaklığın kurallarını ve hukukunu ihlal ederse kınanır ya da protesto edilir. Ama söz konusu olan aynı değerlere ve hukuka bağlı olmayan; bununda ötesinde düşman güçler ise, bu güç ne protesto edilebilir ne de kınanabilir. Çünkü var olan hukukun ya da değerlerin ihlali, tamda düşman olmanın bir gereğidir.
Aslında bu gerçeği burjuvazi daha iyi kavramış vaziyettedir. Bundan dolayıdır ki, burjuvazi hiçbir vakit düşmanı olarak kabul ettiği devrimcilerin eylemlerini kınamamış, protesto etmemiştir. Çünkü düşman düşmanlığının gereğini yaptığı müddetçe düşmandır, bu düşman olmanın, olabilmenin doğasıdır. Bundan dolayıdır ki, burjuvaziye ve onun devletine karşı onca şey yapılmış ama burjuvazi, yapılanları ne kınamış ne de protesto etmiştir. O, kendi hukuku neyi gerektiriyorsa onu yapmıştır. Yani cezalandırmıştır. Zaten doğru olanda budur. Ama devrimci hareket, bırakalım düşmanı alt etmeyi, hakkı ile düşman olmayı bile becerememiştir.
Özcesi, devrimci hareketin, devleti hem “Egemen sınıfın temsilcisi ve baskı aygıtı” diye tanımlayıp hem de; baskı yapıyor, bağımsız yargılamıyor, yargısız infaz yapıyor, savaşa katılıyor ya da savaşa yol açıyor, ayrımcılık yapıyor, yolsuzluğa yol açıyor diye protesto etmesi ya da kınaması anlaşılacak bir şey değildir.
Burjuva devleti, kendi doğası neyi gerektiriyorsa onu yapar; yaptıkları onun yaşama yansıyan suretidir. Ve o, yaptıklarının toplamından başka bir şey değildir. Tamda bundan dolayıdır ki, devrimci hareket, burjuva devletinin varlığına karşıdır. Ve tamda bundan dolayıdır ki, devrimci hareket, düşmanını protesto edemez, kınayamaz. Ama ne yazıktır ki, devrimci hareket, düşmanını yaptıklarından dolayı her seferinde ya kınıyor ya da protesto ediyor. Hatta bununla da kalmayıp, ondan, suçlulardan hesap sormasını, suçluları cezalandırmasını bile talep ediyor.
Devrimci hareketin içinde bulunduğu bu durum, utanç verici olduğu gibi devrimci de değildir.

O Halde Ne Yapmalı ya da Nereden Başlamalı?

Devrimci hareketin gerek muhalif tutumu gerekse de düşmanını kınayan ve protesto eden bugünkü anlayışı bugüne özgü bir durum değildir. Bu politik kültür, devrimci harekete sonradan egemen olmuş ya da sonradan birileri tarafından bulaştırılmış da değildir. Bilakis, devrimci hareket, bu leke ile doğmuştur.
Eğer Marks ve Engels’in oluşturdukları devrimci teoriyi ve bu devrimci teorinin mantıki bir sonucu olan siyaseti referans olarak alırsak ki, öyledir; bu durumda devrimci hareketin doğumu lekeli olmuştur diyebiliriz. Yani, devrimci hareket, muhalif olmayı, düşmanını kınayıp protesto etmeyi Marks ve Engels’ten devralmış; hiçbir vakit sorgulamamış, dolayısı ile de bu politik kültür, adeta devrimci hareketin politik kültürü oluştur.

Tabii ki bu politik kültürün oluşmasının nedenleri oldukça fazladır, ama bu politik kültürün oluşmasını besleyen iki temel nokta söz konusudur:

Birinci nokta, bu politik kültürün doğmasının ve devrimci harekete egemen olmasının en önemli nedenlerinden biri; marksizmin Batı’da ve Batı merkezli doğmuş olması iken;

İkinci nokta, Marksizm’in burjuvaziye, burjuvazinin egemenliğine ve burjuva demokrasisine yüklemiş olduğu “ilerici” misyondur.

Marksizm’i referans alan devrimci hareketin, gerek Marksizm’i bu lekeden kurtarabilmesi, gerek Marksizm’in itibar kazanabilmesi, gerekse de kendisinin düşmanını yedekleyen bugünkü durumundan kurtulabilmesi; ancak ve ancak kendi tarihi, tarihsel referansları ve tarz-ı siyaseti ile hesaplaşması ile mümkündür. Aksi taktirde, devrimci hareketin burjuva demokrasisinin olmazsa olmaz bir yüzü olan muhalefet rolünü oynamaktan ve sosyal demokrasinin sol versiyonu olmaktan kurtulması mümkün değildir.
Tabii ki, devrimci hareket, mücadele keskinleştikçe kendi içinde yeniden saflaşacak ve devrimci hareketin önemli bir kısmı devrimci özelliğini yitirecektir. Sürekli devrimci kalabilecek damar, devrimci hareketin komünist kanadı olacaktır. Dolayısı ile de gerek bu ayrışmanın, ayrışarak saflaşmanın yapılabilmesi gerekse de devrimci teorinin ve siyasetin, burjuvazinin payandası olmaktan kurtarılıp, komünist bir zemine oturtulması için; görev komünistlerin omuzlarındadır. Bu uğurda mücadele etmek, hem komünistlerin politik var oluş sebebi hem de komünist olabilmenin ön koşuludur.

 

Sayı 3