| TARİHİN
TEKERRÜRÜNÜ ENGELLEMEK; TARİHİN AKIŞINI DEĞİŞTİRMEKLE MÜMKÜNDÜR!
Yine başa mı döndük? Öyle ise, onca ölüm, onca sakat
kalmış insan, onca acı niye idi? Özellikle 1980 12 Eylül Askeri
Darbesi sonrası cezaevleri sürecine bir göz atacak olursak; yirmi
beş yıldır tekrarlananın hep aynı olduğunu, yani tarihin hep tekerrür
ettiğini rahatlıkla görebiliriz.
12 Eylül Askeri Darbesi karşısında politik ve askeri olarak yenilen,
mevzilerini yitiren devrimcilere karşı bu kez de ideolojik yenilgi
dayatıldı. Her ne kadarda bireyler ya da gruplar düzeyinde bu alanda
da yenilgiyi kabul edenler yani teslim olanlar olduysa da, devrimciler,
ağır bedeller ödeyerek de olsa ideolojik yenilgiyi yani teslimiyeti
bedenleri ile tutuşturdular. Onların tek silahı kararlılıkları idi,
onları bu denli kararlı yapan ise, sevdaları idi; özgür bir yaşama
dair tutkulu sevdaları.
Burjuvazinin, kendi suretine benzeyen egemen yaşamına uyum sağlamayanları
cezalandırdığı yerlerden birisi olan zindanlarda, devrimci tutsaklara,
her dönem başka bir gerekçe ile saldırıldı; bu gerekçe kimi zaman
“saçınızı uzun”, kimi zaman “sakalınız uzun”, kimi zaman “türkü
söylüyorsunuz”, kimi zaman, “içeriden dışarıdaki örgütleri yönetiyorsunuz”
oldu. Tabii ki, bunların hepsi sudan bahanelerdi; maksat ise, bedenleri
tutsak edilen devrimcileri teslim almaktı. ABD ve Avrupa menşeli
12 Eylül Askeri Diktası, işçi sınıfını, sendikaları ve birçok demokratik
kitle örgütünü teslim almayı başarmış; devrimci örgütleri ise, savunma
mevzisine hapsetmişti. Sıra, bedenlerini tutsak alarak zindanlara
hapsettiği devrimcileri teslim almaya gelmişti. Ama olmadı, generallerin
gücü buna yetmedi. Belki de güçlerinin yetmeyeceği tek şey buydu.
Avanak Generaller bilmiyorlar mıydı ki, bu devrimci tutsaklar daha
on beşinde iken, yalnızca burjuvazinin egemenliğine değil, aynı
zamanda ölüme de meydan okuyarak katılmışlardı bu özgürlük yürüyüşüne.
Ezilen insanlığın özgür geleceğine sevdalı bu sevda insanları, altı
mayıs sabahı darağacında, Kızıldere’de, işkence hanelerde, barikatlarda,
dağların doruklarında ölümü defalarca utandırmış o güzel insanların
sevdalarına sevdalıydılar. Ve aynı şekilde hazırdılar bir kez daha
utandırmaya ölümü. Nitekim öylede oldu.
Generallerin beceremediğini, onlardan iktidarı devralan sivil cellatlar
başarmak istediler ve onlarda seleflerinin gerekçeleri ile ve aynı
yöntemler ile defalarca saldırdılar ama nafile, sonuç değişmedi;
devrimci tutsakları teslim alamadılar. Süreç devam ediyor; kapitalist
devlet bu kez de F Tipi cezaevleri üzerinden devrimci tutsakları
teslim almak istiyor.
DEVRİMCİ TUTSAKLAR İLE
AYNI AMAÇLAR İÇİN MÜCADELE EDENLERE
Gelinen aşamada çok fazla seçeneğin olmadığı muhakkaktır.
Yani, devrimci tutsaklar her zaman olduğu gibi bu seferde asıl varlık
nedenlerini savunmak için, fiziki varlıklarını siper etmek dışında
bir silaha sahip değildirler. Ama yapılacaklar bu kadarla sınırlı
olmamalı; devrimci tutsakların mutlaka başka silahları olmalı.
Eğer devrimci örgütler bu zamana kadar izlemiş oldukları siyaseti
izleyecek olurlarsa; ne yazık ki, devrimci tutsaklar bu zamana kadar
olduğu gibi bundan böylede fiziki varlıklarını gözden çıkararak
bu saldırıları geri püskürtmek zorunluluğuyla yüz yüze kalacaklar.
Yani yine ağır bedeller ödenecek, devlet belki geçici olarak geri
adım atacak, bir zaman sonra yeniden başa dönülecek. Devrimci örgütler
ise, zafer kazandık diye açıklamalar yaparak bedel olarak ödenen
ölümler üzerinden kendi meşruiyetlerini sürdürmeye devam edecekler.
Şurası kesin bir gerçektir ki, sınıf mücadelesi ve özgürlük yürüyüşü
devam ettiği müddetçe, hayatın her alanında olduğu gibi cezaevlerinde
de burjuvazi kendi egemenliğini tesis etmeye çalışacaktır ve yine
hayatın diğer alanlarında olduğu gibi cezaevlerinde de devrimciler
burjuvazinin egemenliğini kırmak için mücadele edecekler. Dolayısı
ile de, burjuvazinin egemenliği parçalanmadığı müddetçe, hayatın
diğer alanlarında olduğu gibi cezaevleri alanında da kalıcılığı
mutlak kazanımlar elde etmek mümkün olmayacaktır.
O halde ne yapmalı?
Yaşamın diğer alanlarında olduğu gibi cezaevlerinde de kalıcılığı
mutlak kazanımlar elde etmek mümkün olmadığına göre, o halde ne
yapmalı ya da neyi yapmamalı? Ki, bu zamana kadar başarılamayanı
başarılabilsin. Yapılması zorunlu olan ilk şey; mutlaka ama mutlaka
içerinin dışarıdaki özgürlük yürüyüşü ile bağını kurmak olmalıdır.
Ki, her seferinde devrimci tutsaklar bu ölçüde ağır bedeller ödemek
durumunda kalmasınlar. Ki, devrimci tutsaklar, varlık nedenlerini
savunabilmek için her seferinde fiziki varlıklarını ölüme yatırmak
zorunda kalmasınlar. Ki, devlet tutsakların büyük bedeller ödeyerek
korumaya çalıştıkları yaşama alanlarına ve mevzilere istediği zaman
saldırmaya cesaret edemesin. Ki, devrimci tutsaklar, yirmi beş seneden
beri hapsoldukları savunma mevzisinden ve hak alma ya da var olanları
koruma tekrarından çıkabilsinler. Ki, devrimci tutsaklar da, özelleştirmeye
karşı direnen işçilerin mücadelesi için eylem yapabilsinler. Ki,
devrimci tutsaklar da, maden işçilerinin, deri işçilerinin direnişlerine;
Gazi Mahallesi’nin barikat savaşçılarına omuz verebilsinler. Ve
aynı şekilde zindanlarda ki direnişlerinde dışarıda direnenlerin
dayanışmasını hissetsinler.
Bunu başaracak olan, kısmen içeride ki devrimci tutsaklar olmakla
birlikte esasen dışarıdaki devrimci örgütlerdir. Peki, ama nasıl?
Devrimci hareketin bunu başarabilmesinin yolu nereden geçmektedir?
Bunun yolunun; devrimci hareketin, sistemin gündemine hapsolmuş,
ona muhalif olmak zemininde şekillenmiş ve esasen kapitalist sistemi
tamir etmeye dönük siyasetinden geçmediği muhakkaktır. Aynı şekilde,
bunun yolunun; Türk devletini Avrupa Parlamentosu ve AİHM benzeri
emperyalist kuruluşlara şikâyet etmekten geçmediği de muhakkaktır.
Bunun yolu; sistem ile ideolojik, siyasi, ahlaki hiçbir bağı olmayan,
sistemin yasallığı dışında tanımlanmış ve kapitalist sistemin eleştirisine
değil, onun imhasına dayanan devrimci bir siyaset oluşturmaktan
geçmektedir.
Bu başarılmadığı taktirde, bu zamana kadar olduğu gibi bundan sonrada
değişen bir şey olmayacaktır. Devrimci tutsaklar bedenlerini ölüme
yatırarak varlık nedenlerini savunacaklar; yine ölümler olacak;
yine gözü yaşlı, acı çeken tutsak yakınları sokaklarda dövülecek;
ölümü utandıran devrimci tutsakların cenazeleri iki yüz kişilik
bir toplulukla ancak sahiplenilerek bizleri yeniden acze ve acıya
boğacak; araya yine Z. Livaneli ve Yaşar Kemal gibi mehdiler çıkarak
arabulucu olacaklar; Avrupalı Beyazlar, kanlı ellerini yıkamak için
gelip, (sanki kendileri RAF ve IRA militanlarına başka türlü muamele
etmişler ve F tipi cezaevi modelinin mucidi kendileri değilmiş gibi)
“insan hakları” falan diyecekler; burjuvazi geri çekilecek; devrimci
örgütler “zafer çığlıkları” atacaklar; vs. vs…
Ama hiçbir şey değişmiş olmayacak; tarih bir kez daha tekerrür edecek
hepsi bu.
Burjuvazinin istediğinin bu olduğu, yani kendi egemenliğine karşı
olanlar aleyhine tarihin sürekli tekrarlanmasını istediği muhakkaktır.
Peki, ya burjuvaziye ve onun dayatmış olduğu tarihin tekerrür ettirilmesine
karşı savaşanlar için muhakkak olan nedir? Bu oyunun kurbanı olmak
mı, yoksa burjuvazinin saltanatını, tarihi ile birlikte alaşağı
etmek mi?
|