| Avrupa
Anayasası Taslağı’nın Fransa ve Hollanda’da Reddi ve AB Karşıtı
Solun Konuya İlişkin Değerlendirmesi Üzerine
Dipnot:
Bilindiği üzere önce Fransa’da ardından Hollanda’da Avrupa Anayasası
halkoyuna sunuldu ve her iki ülkede de reddedildi. Ve bu sonuç,
AB karşıtı olan bütün taraflar açısından bir zafer olarak mütalaa
edildi. Örneğin Fransa’da LePen liderliğindeki Ulusal Cephe Partisi
de bu sonucu bir başarı olarak mütalaa etti, devrimci örgüt LCR
de.
Biz bu yazıda, AB Anayasa Taslağı’nı değil, AB Anayasa Taslağı’nın
Fransa ve Hollanda’da çoğunluk tarafından reddedilme gerekçelerini
ve AB karşıtı Sol’un oylama sonucuna ilişkin değerlendirmesini ele
alacağız.
Fransa ve Hollanda’da AB Anayasa
Taslağı’nın Çoğunluk tarafından Reddi Üzerine
Öncelikle belirtmek gerekir ki, gerek Fransa ve Hollanda’da AB Anayasası’nın
reddedilmesi biçiminde somut ifadesini bulan AB karşıtlığı gerekse
de genel anlamda AB’nin zengin üyelerinde ki AB karşıtlığı hiçbir
bakımdan devrimci değildir.
Eğer zengin AB ülkelerinde yaşayan emeçli kitleler, AB’ni ve onu
adım adım Avrupa Birleşik Devletleri’ne taşıyacak olan AB Anayasası’nı
“AB, ABD, Japonya ve diğer egemen güçler ile daha güçlü rekabet
ederek, dünya pazarlarını daha etkili bir biçimde talan etmek için
oluşturulmaktadır ve bu birlik, her bakımdan dünyanın yoksullarına
karşı bir birliktir” türünden bir gerekçe ile reddetseydi; bu devrimci
bir tavır olurdu. Bu tavır devrimci olmakla da kalmaz, aynı zamanda
bir işçi enternasyonaline giden yolu da açardı. Ama Avrupalı işçilerin
“hayır” gerekçesi tam tersi yöndedir.
AB’nin, özellikle zengin ülkelerinin işçileri, AB’ye ve onun anayasasına
karşılar, çünkü AB’nin, onları işsiz bıraktığını ve yaşam standartlarının
düşmesine neden olduğunu düşünüyorlar; bundan dolayı da AB’ye karşı
çıkıyorlar.
Dahası, AB’nin zengin üyelerinin işçileri, kendilerine göre nispeten
daha “fakir” olan diğer AB üyesi ülkeleri taşımak istemiyorlar ve
AB’nin “fakir” ülkelerinden gelecek işgücünün kendileri ile rekabet
etmesine bir kararlılıkla karşı çıkıyorlar. Öyle ki, Avrupa Sendikalar
Konfederasyonu Yürütme Kurulu 13 Temmuz 2004 günlü toplantısında
AB Anayasası taslağını destekleme kararı aldığı ve Anayasa taslağının
kabulü konusunda büyük çaba gösterdiği halde; Fransalı ve Hollandalı
işçilerin çoğunluğu Avrupa Birliği Anayasa Taslağı’nı reddetmiştir.
AB ülkelerinin işçileri bu tutumları ile bırakalım işçi sınıfının
dünya çapında birliğini, Avrupa çapında, üstelikte kendisi gibi
ayrıcalıklı olanlarla bile birleşmeyi reddetmiştir.
Avrupa Birliği ülkelerinin işçi sınıfları bu tavırlarıyla, artan
ve yoğunlaşan sorunlarını, "Avrupa işçi sınıfı" olarak
değil, "Fransız işçi sınıfı," "Alman işçi sınıfı,"
"İngiliz işçi sınıfı" olarak çözmeyi yeğlemiştir. Avrupa
Birliği ülkelerinin işçi sınıfları, bırakın enternasyonalizmi, dünyanın
ayrıcalıklılarının birliğin adı olacak olan Avrupa Birleşik Devletleri
projesi altında birleşmeyi bile reddetmiştir.
Sol’un, Avrupa Birliği Anayasası’nın
Reddini “Kapitalizmin Neo-Liberal Politikalarına Karşı
Avrupalı İşçilerin Cevabı” Biçiminde ki Değerlendirmesi Üzerine
Fransa'da ve Hollanda'da yapılan referandumlarda
Avrupa Birliği Anayasa Taslağı reddedildi. Almanya referandum yerine
parlamento yoluyla tasarıyı daha önce onaylamıştı. İngiltere ise
referandumu ileriki bir tarihe ertelese de, İngiltere’den çıkacak
sonucun da AB Anayasası’nın reddi yönünde olacağı muhakkaktır.
Esasen AB Anayasası’nı ret oyu verenlerin, yani “Avrupa Birleşik
Devletleri” projesine ‘hayır’ diyenlerin çoğunluğunu AB’nin zengin
üyeleri olarak adlandırılan ülkelerin işçileri oluşturmaktadır.
AB’nin zengin ülkelerinin işçi sınıfı bu kadar açık bir tutuma sahip
olduğu halde; “Sermayenin Avrupasını emeğin Avrupası yapacağız"
diyen sol, işçi sınıfının bu tutumu ile kendi projesi arasında bir
bağ kurmaya çalışmaktadır. Bir başka deyişle, kendi çalıp kendi
oynamaktadır.
Avrupa Birliği ülkelerinin işçi sınıfı ne sermayenin Avrupası nede
“Emeğin Avrupası” projesi ile bir yakınlık içerisindedir. Onun ne
böyle bir derdi ne niyeti nede çabası söz konusu değildir.
AB Anayasası’nın reddinden ve AB’nin zengin ülkelerindeki AB karşıtlığından
kendi ham hayalleri için pay çıkaran Sol, “Sermayenin Avrupası Değil,
Emeğin Avrupası” parolasını daha bir güçlü dillendirmeye başlamıştır.
Ama gerçek hiçte Sol’un göstermek istediği gibi değildir.
Gerçek şudur ki: Avrupa Birliği’nin zengin ülkelerinin işçi sınıfı,
Avrupa Sendikalar Konfederasyonu'nun Avrupa Birliği Anayasası taslağının
desteklenmesi yolundaki kararlarına ve yoğun çabasına rağmen Anayasa
taslağını reddederek, daha ulusalcı bir çizgi benimsemiştir.
Sol’un iddiasına göre: “Temel sorunları işsizlik ve kapitalizmin
altın çağının ana özelliği olan ‘sosyal devlet’in zayıflatılmasıdır
ve işçi sınıfı, bu sorunların sorumlusu olarak “neo-liberal” politikaları
görüyor.”
Avrupa işçi sınıfının bugünkü temel sorununun işsizliğin artması
ve ‘sosyal devlet’in zayıflatılması olduğu doğrudur, ama işçi sınıfının
bu durumdan “neo-liberal” politikaları sorumlu tuttuğu doğru değildir.
Doğru değildir, çünkü Avrupa’da işsizliğin gittikçe artmasının nedeni
“neo-liberal” politikalar değildir. Sürekli bir işsizlik, kapitalizmin
doğasına uygundur; kapitalizm istese de yeryüzünde işsizliği ortadan
kaldıramaz, dahası işsizliği ortadan kaldırmak işine gelmez.
Özellikle kapitalizmin merkezlerinde işsizliğin bu ölçüde artmasının
asıl nedeni; büyük kapitalist şirketlerin, iletişim ve ulaştırma
sektörlerinde yaşanan büyük atılımlardan da yararlanarak, karlarını
azamileştirmek amacıyla üretim birimlerini ve hatta bazı hizmet
sektörlerini işgücü maliyetinin düşük olduğu, az vergi ödedikleri
ve yarattıkları çevre kirliliği dolayısı ile sorun yaşamayacakları
ülkelere kaydırmış olmalarıdır.
Aynı şekilde, “sosyal devlet’in kısmen tasfiye edilmesinin nedeni
de “neo-liberal” politikalar değildir. Asıl neden şudur: Uluslararası
sermayenin yeniden yapılanması yeniden ayrışmayı, ayrışarak yeniden
bütünleşmeyi ve dışa doğru genişlerken içe doğru küçülmeyi kapitalizm
açışından zorunlu hale getirmiş, dolayısı ile de emperyalist burjuvazi,
Batı işçi sınıfı ile yıllardan beri sürdürdüğü işbirliğini kendi
lehine yeniden düzenlemeye karar vermiştir.
İşte tam da bu nedenlerden dolayıdır ki, kendisini “mağdur” hisseden
Avrupalı işçiler yeniden tarih sahnesine çıkmıştır. Ama Avrupalı
işçilerin tarih sahnesine çıkışı, hedefleri ve niteliği bakımından
dünya işçi sınıfının genel çıkarlarına karşı bir özelliğe sahiptir.
Avrupalı işçilerin mevcut tepkileri “neo-liberal” politikalar değil,
uygulanan politikaların kendi yaşamlarında yol açtığı negatif sonuçlardır.
Eğer Avrupalı işçiler “neo-liberal” politikalara karşı olsalardı,
İngiltere'de “neo-liberal” politikalar uygulayan İşçi Partisi yeniden
iktidara gelmez, Almanya'da “neo-liberal” politikalar uygulanmasını
savunan CDU, CSU ve FDP seçimlerden başarıyla çıkmazlardı.
Solun Bir Başka Yalanı: “Derinleşen
Çelişki Enternasyonalizmi Güçlendiriyor”
Evet, gerek Batılı solun gerekse de Batı merkezli dünya solunun
bir başka yalanı da şudur; “Derinleşen çelişki, enternasyonalizmi
güçlendirmiyor.”
Derinleşen çelişkinin işçi sınıfı enternasyonalizmini güçlendirdiği
yalandır; tam tersine, işçi sınıfı her geçen gün daha “ulusalcı"
bir kimlikle hareket ediyor.
Şurası kesin bir gerçektir ki, emperyalist sömürü devam ettiği sürece
emperyalist ülkelerin işçi sınıfları enternasyonalist olmayacaktır.
Aksine, “ulusalcı” bir kimlikle hareket etmeye devam edecektir.
Bu gerçek, geçtiğimiz yüz yılın başlarında Hisdistanlı komünist
Roy tarafından dile getirilmiş ve Roy’un bu düşüncesi, Komintern’ın
II. Kongre Kararları’nda şu biçimde yer almıştı:
“Modern kapitalizmin ayakta kalmasının nedeni
sömürgelerden elde edilen aşırı karlardır. Batı bu aşırı kardan
yoksun kalmadıkça, Avrupa işçi sınıfının kapitalist düzeni yıkması
mümkün olmayacaktır.” (Komintern, II. Kongre Kararları’ndan)
Günümüzden doksan beş sene evvel ifade edilen
ve Komintern Kararlar’ında yerini bulan bu doğru, bugün, ilk ifade
edildiği yıllara oranla çok daha açık ve tartışma götürmez çıplak
bir gerçektir.
Uluslararası sermayenin yeniden yapılanması, dışa doğru genişlemenin
bir ön koşulu olarak içe doğru küçülmeyi kapitalizm açışından zorunlu
hale getirmiş ve emperyalist burjuvazi, Batı işçi sınıfı ile yıllardan
beri sürdürdüğü işbirliğini kendi lehine yeniden düzenlemeye karar
vermiştir. Bu durum ise, Batı işçi sınıfını “mağdur” etmiş ve Batılı
işçiler bu mağduriyet dolayısı ile sokağa çıkmıştır.
Ama Batılı işçilerin sokağa çıkışı, hedefleri ve niteliği bakımından
dünya işçi sınıfının genel çıkarlarına karşı bir özelliğe sahiptir.
Çünkü Batı işçi sınıfı, kendisi açısından "sosyal refah"
ve "sosyal adalet", dünya yoksulları açısından yoksulluk
ve sosyal adaletsizlik anlamına gelen “sosyal devlet”i korumak ve
burjuvaziyle bunca yıldır sürdürdüğü suç ortaklığını devam ettirmek
istiyor ve bunun için sokağa çıkıyor.
Batılı işçilerin hareket noktası kendi dar zümre çıkarları olunca,
bu davranışın enternasyonalizmi değil, “ulusalcılığı” güçlendireceği
muhakkaktır.
Batı işçi sınıfı bütün tarihi boyunca, gerek hedefledikleri gerekse
de pratik tutumu bakımından hiç bu kadar sisteme entegre olmamıştır.
Yine aynı şekilde hiç bu kadar yoksul dünyanın emekçilerine karşı
düşmanca bir davranışa sahip olmamıştır. Ama buna rağmen sol, “Derinleşen
çelişki enternasyonalizmi güçlendiriyor” diyebilmektedir.
Kapitalizmin yeniden yapılanma sürecinin bir takım çelişkilerin
daha da derin yaşanmasına yol açtığı muhakkaktır. Hatta önümüzdeki
dönemde bu çelişkilerin daha da artacağı kehanetinde bile bulunabiliriz.
Ama bugün olduğu gibi önümüzdeki sürece de damgasını vuracak olan
kitlesel mücadeleler biz istemesek de bölünmüş, kısmi ve anlık taleplerle
sınırlı, genel politik hedefleri olmayan mücadeleler olacaktır.
Ve entenasyonalist değil, “ulusal” bir özelliğe sahip olacaktır.
Bir zümrenin kendi dar çıkarları için mücadelesinden enternasyonalist
bir sınıf bilincinin doğmayacağı iyice bilinmelidir. Bilinmesi gereken
bir başka gerçek ise şudur: İşçi sınıfının enternasyonalist bir
sınıf bilincine ulaşabilmesinin yolu, onun dar zümre çıkarları savunmaktan
değil, onun dar zümre çıkarlarına karşı çıkmaktan geçmektedir.
|