| Beyaz Adam’ın
Yüzünü Giyinmiş Siyahlar:
Tevfik Başar, Fatih Akın, Yüksel Yavuz, Ozan Ceyhun, Cem Özdemir,
Hakkı Keskin ve Diğerleri…
Dipnot Yerine:
Biz bu yazıda esasen, tarihin egemeni olan
Beyaz Adam’ın “Beyaz üstündür ve efendi olmaya mahkûmdur” biçiminde
formüle ettiği ırkçı ideolojisini ve bu ideoloji etrafında oluşturduğu
mitleri değil; bu ideolojiye, bizzat bu ideolojinin mağdurlarını
nasıl kazandığını ve bu ideolojiyi, üstelikte mağdurları üzerinden
nasıl ürettiğini tartışacağız.
Ama bu meseleyi genel olarak dünya siyahları üzerinden yola çıkarak
değil, dünya siyahlarının bir parçası olarak Beyaz dünyaya göç etmek
zorunda bırakılmış göçmenler üzerinden yola çıkarak tartışacağız.
Bu tartışmada örnek olarak ise, Avrupa’yı ve burada yaşayan Türkleri
ve Kürtleri alacağız.
Daha doğrusu Avrupa’ya göç eden Kürtler ve Türkler örneğinden yola
çıkarak, Beyaz Adam’ın ideolojik egemenliğinin nasıl tesis edildiğini,
dahası Avrupa’ya Batının ve Batılının üstün olduğunu kabullenmiş
olarak gelen göçmenlerde bu egemen ideolojinin nasıl pekiştirildiğini
ve bu topluluk üzerinden her gün yeniden nasıl üretildiğini ele
alacağız.
Giriş Yerine
Beyaz Adam’ın, sömürgeleştirdiği coğrafyaların insanları
üzerinde ki ideolojik egemenliğini yalnızca baskı ve terör aracılığı
ile tesis etmediği muhakkaktır. Beyaz Adam, baskı ile fiziki egemenliğini
tesis edebilirdi ama ideolojik egemenliğini asla tesis edemezdi.
Beyaz Adam’ın bunu başarabilmesi için sömürgeleştirdiği topluluklar
içinden işbirlikçiler bulması gerekiyordu. Buldu da.
Hiç kuskusuz ki sömürgecilerin ilk elden işbirlikçileri sömürgeleştirilen
coğrafyanın egemen güçleri olacaktı, ama bu, Beyaz Adam’ın ideolojik
egemenliğini tesis etmesi için yetmezdi. Beyaz Adam’ın bunu başarabilmesi
için o coğrafyanın “Aydın” diye tabir edilen kesimlerini de bu işin
militanlığına kazanması gerekiyordu. Kazandı da.
Bu coğrafyaların “Aydınlar”ı, daha doğrusu kendilerini bu şekilde
tanımlayan yazar – çizerleri, akademisyenleri, gazetecileri, sanatçıları
ve bilumum “elitist”leri, Beyaz Adam’ın ideolojik militanlığına
soyundular.
Bu militanlar ısrarla Batı’nın ne kadar uygar, insan haklarına saygılı
ve demokratik erdemlere sahip olduğunu propaganda ediyor, yaşadıkları
ülkelerde de Batı normlarının uygulanmasını talep ediyor, yaşadıkları
ülkelerdeki yönetimleri AIHM ve Avrupa Parlamentosu benzeri Batı
kurumlarına şikâyet ederek bu kurumlardan adalet talep ediyorlardı.
Bu durum zamanla öyle bir hal aldı ki, Batı emperyalizmi karşısında
en tutarlı tavrı alması gereken devrimci güçler bile, Batı demokrasilerine
yönelik olumlu atıflarda bulunmaya, yaşadıkları ülkelerdeki rejimleri
Batının kurumları nezdinde mahkûm etmeye gönül indirir oldular.
Beyaz Adam’ın dünyaya zor yoluyla egemen olduğu doğrudur, ama Beyaz
Adam’ın egemenliğinin yalnızca zor yolu ile ayakta kalmadığı ve
kalamayacağı da bir başka doğrudur. Napolyon’un da dediği gibi:
“Süngü zoruyla iktidar olabilirsiniz ama onun üzerine oturamazsınız.”
Evet, Beyaz Adam süngü zoruyla iktidar olmuştur ama bunca zaman
iktidarda yalnızca süngü zoruyla değil, aynı zamanda, sömürgeleştirdiği
coğrafyalarda Beyaz Adam’ın ideolojik militanlığını yapan “yerli”
güçler aracılığıyla kurduğu ideolojik egemenliği sayesinde kalabilmiştir.
Beyaz Adam’ın yaratmış olduğu “Beyaz üstündür” miti ve bu mit üzerine
inşa ettiği ideolojinin egemenliği bugüne kadar kırılamadı. Dahası
bu egemen ideoloji, Beyaz Adam’ın sömürgeleştirdiği ve talan ettiği
coğrafyalarda her geçen gün daha fazla taraftar bulmaya başladı.
Öyle ki, bugün Batı Avrupa, ABD, Kanada ve Avustralya, yani Beyaz
Adam’ın kaleleri olarak kabul edilen yerler ezilenlerin kıblesi
olmuş durumdadır.
Bu yazıda asıl tartışmak istediğimiz mesele Beyaz Adam’ın bir bütün
olarak ideolojik egemenliği ve bunu etrafında oluşturduğu mitler
olmadığından; bu konuya değinmekle yetindik ve geçiyoruz.
Ve Göç Başlıyor
Neredeyse yarım yüz yıl önce Avrupa’ya göç etmek
zorunda bırakılmış Kürtler ve Türkler Avrupalılar tarafından kendilerininkine
benzemeyen bir dünyanın insanları olarak karşılandılar ve bu şekilde
muamele gördüler.
Aslında göçmenler de geldikleri dünyanın insanlarını farklı görüyorlardı
ama bu, Avrupalıların onları farklı görmesi ile aynı değildi.
Avrupalılara göre göçmenler: Gelişmemiş, kaba, cahil”, seks yapmak
yerine çiftleşen, geldikleri ülke dışında başka bir ülke hakkında
bilgisi olmayan, bütün meselelerini şiddet aracılığı ile çözen,
eğer Müslüman bir ülkeden geliyorsa kesinlikle içki içmeyen, nikâhsız
yaşamayan, kadın ise başörtüsü takmadan dışarıya çıkmayan ve hepsi
tek tip olan yaratıklardı.
Göçmenlere göre ise Avrupalılar: “Uygar insanlar”dı. Ne korkunç
bir ironi ki, göçmenler Avrupalıları tam da Avrupalıların kendilerini
gördükleri ve görülmek istedikleri gibi görüyorlardı.
Tabii ki, bunun tarihsel bir arka planının olduğu muhakkaktır ama
bu bir açıklama olamaz. Göçmenler Avrupa’ya geldiklerinde muhakkak
ki “Batılı üstündür” miti ile kurgulanmıştılar, dolayısıyla da Batılı
ile ilişkiyi bu şekilde kurdular. Ama bu değişebilirdi, ya da en
azında bu düşüncede bir kırılma yaşanabilirdi. Bu olmadığı gibi,
her geçen gün Batı ve Batılının üstünlüğü miti iyiden iyiye kabul
gördü ve yeniden üretilerek daha da güçlendi.
Peki, Beyaz Adam Bunu Nasıl Başardı?
Göçmenler, daha Avrupa ülkelerine gelmeden önce “Batı
üstündür” anlayışı ile tanışıktılar. Çünkü bu insanlar doğup büyüdükleri
ülkelerde yıllar boyu Batı medeniyeti ve Batı medeniyetinin üstünlüğü
üzerine yazılmış tarih ile yetiştirilmişlerdi. Resmi tarih şöyle
buyuruyordu: “Batı üstündür ve hedef, Batı’nın bulunduğu seviyeye
yükselmektir!”
Örneğin bu anlayışın en sistemli ve devlet politikası olarak işlendiği
ülkelerden birisi, hatta en önemlisi Türkiye’dir. 1923 yılında kurulan
burjuva devletinin şefi Mustafa Kemal, burjuva cumhuriyetinin nihai
hedefini açıklarken şöyle diyordu:
“Hedefimiz müreffeh ve medeni devletler seviyesine
yükselmektir!”
Aynı Mustafa Kemal, onuncu yıl nutku olarak anılan
CHP’nin 1935 yılında yapılan kurultayında yaptığı açılış konuşmasında
1923 yılındaki sözlerini tekrarlıyordu:
“…Fakat yaptıklarımızı asla kâfi göremeyiz. Çünkü
daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz.
Yurdumuzu dünyanın en mamur ve en medeni memleketleri seviyesine
çıkaracağız.”
Sonraki yıllarda da bu nutuk hiç değişmedi. İktidar
olan her siyasal parti aynı şeyi tekrarladı: “ Atamızın işaret ettiği,
medeni devletler seviyesine ulaşacağız!”
Osmanlının son döneminde ortaya çıkmış olan Avrupa
hayranlığı, 1923 yılında kurulan burjuva cumhuriyetinin kıblesi
olmuş, toplum bu kıbleye secde eder olmuştur. Türkiye’de yaşayan
insanlara garip bir paradoks hâkimdi. Bir yandan Batılılar “gâvur”
ya da ahlaksız olarak değerlendiriliyor, ama diğer taraftan da Batı
örnek alınıyordu. Bu paradoksal duruma rağmen toplum Batılı olmaya
endekslenmiş, Batının ve Batılının üstünlüğü efsanesi toplum tarafından
bir ön kabul görmüştü.
İnsanlar Avrupa’ya işte bu ön kabul ile göç ettiler. Ama bu kırılabilirdi;
en azından geldikleri bu ülke insanlarının kendilerine karşı davranışlarından
ya da yaşama biçimlerinden yola çıkarak, bu ülke insanlarının hiçte
öyle erdemli ve örnek alınacak bir hayat sürmediklerini gördükten
sonra bu kırılabilirdi.
Kırılamadı, kırılamadığı gibi, daha da güçlendi.
Peki, ama neden?
Batı’nın ve Batılı’nın üstünlüğü anlayışının bugüne kadar kırılamamasının,
daha da kötüsü daha da güçlenmesinin iki temel nedeni ya da sorumlusu
vardır. Bunlardan biri, Avrupa’daki solun anlayışı ve tutumu, diğeri
ise ikinci kuşak göçmenlerin içinden çıkmış işbirlikçi “elitist”lerdir.
Yani, yazar-çizerler, sanatçılar, sosyal danışmanlar, politikacılar,
yönetmenler vs. vs…
Batı’nın ve Batılı’nın Üstünlüğü
Anlayışının
Yeniden Üretilmesi Sürecinde Solun İşlevi
Batının, dolayısıyla da Batılının daha “ileri” bir
uygarlığı temsil ettiği Marks’tan günümüze sola egemen olan bir
anlayıştır.
Marks, tarih anlayışını oluştururken, Batıya ve Batının temsil ettiği
sisteme “ilerici” bir misyon yüklemiş ve toplumlar açısından Batılılaşmanın
tarihsel bir zorunluluk olduğuna işaret etmiştir. Bundan dolayıdır
ki, İngiltere’nin Hindistan’ı sömürgeleştirmesi karşısında şu ibret
verici sözleri sarf etmiştir:
“Hindistan'ın geçmiş tarihi konusunda hiç bir şey
bilmiyor olsaydık, Hindistan'ın, şu anda bile, masraflarını Hindistan'ın
karşıladığı bir Hindistan ordusu tarafından İngiliz esareti altında
tutulduğu gibi büyük ve kuşku duyulmaz bir olgu var olmayacak mıydı?
Öyleyse Hindistan istila edilme yazgısından kaçamazdı ve tüm geçmiş
tarihi, eğer böyle bir tarih varsa, ardı ardına uğradığı istilaların
tarihidir. Hindistan toplumunun bir tarihi, hiç değilse bilinen
bir tarihi yoktur. Onun tarihi dediğimiz şey, imparatorluklarını
bu direnmeyen ve değişmeyen toplumun edilgin temeli üzerine kurmuş
bulunan ve peş peşe gelen davetsiz yabancıların tarihinden başka
bir şey değildir. Demek ki, sorun, İngilizlerin Hindistan'ı fethetmeye
hakları olup olmadığı değil, Türkler, Persler, Ruslar tarafından
fethedilmiş Hindistan'ı, İngilizler tarafından fethedilmiş Hindistan'a
yeğleyip yeğlemeyeceğimizdir. (Karl Marks: Hindistan'da İngiliz
Egemenliğinin Gelecekteki Sonuçları, Londra, Cuma, 22 Temmuz 1853)
Buradaki sorun Marks'ın bilgi eksikliğinden değil,
Marks'ın Avrupa dışındaki tarihi yok saymasından ve Avrupa-merkezciliğinden
kaynaklanmaktadır. Çünkü Marks’a göre Batılı olmayan toplumlar ancak
Avrupa’nın geçmiş olduğu yoldan geçerek ve Batılılaşarak ilerleyebilirlerdi.
Bütün dünya ancak Avrupa’nın izini takip ederse ileriye gidebilirdi.
Marks’ın kurucusu olduğu tarih anlayışına bağlı olan sol, Marks’ın,
özellikle Hindistan meselesindeki tutumunu bir “hata” olarak değerlendirse
de, bu tutum ne bir istisnadır nede “hata”. Bu tutum, Marks’ın Avrupa-merkezci
anlayışının bir sonucudur ve solun kabul etmekten kaçındığı budur.
Bundan dolayıdır ki de Marks Avrupa-merkezci tutumunu saklamayı
ve bu durumu bir “hata” olarak açıklamayı tercih etmektedir.
Ve Marks’ın İrlanda ve Polonya meselelerindeki bağımsızlıkçı
tutumunu Hindistan meselesinin özeleştirisi olarak yutturmaya çalışmaktadır.
Ama bu çabalar beyhude çabalardır. Evet, Marks İrlanda’nın ve Polonya’nın
bağımsızlık haklarını savunmuş ve bu ülkelerin bağımsızlığını, Avrupa
işçi sınıfının kurtuluşunun ön koşulu olarak görmüştür, ama bu,
Hindistan meselesindeki yaklaşımının özeleştirisi anlamına gelmez.
Marks, İrlanda ve Polonya’nın bağımsızlıklarını savunmuştur, çünkü
bu iki ülke zaten Batılı ülkelerdi ve Batılılar tarafından uygarlaştırılmaya
ihtiyaçları yoktu.
Özcesi; ne Marks Avrupa-merkezciliğinden vazgeçmiştir nede sol,
Mark’ın ayak izlerini takip etmekten vazgeçebilmiştir.
Bu tespit hem Batı solu için hem de Batı coğrafyası dışında kalmakla
beraber, Batılı olmaktan kurtulamayan ve Batılı olmayı neredeyse
bir erdem sayan sol için geçerlidir. Birkaç küçük oluşum hariç,
dünya solu bir bütün olarak Avrupa-merkezcidir. Ve dünya soluna
egemen olan anlayış, Batı’nın ve Batılıların daha ”ileri” bir uygarlığı
temsil ettiği anlayışıdır.
Bir bütün olarak solun durumu bu merkezde olunduğu içindir ki, Batı’nın
ve Batılı’nın üstünlüğü anlayışı kırılamamış ve kendisini yeniden
üreterek varlığını bugüne kadar koruyabilmiştir.
Batı’nın ve Batılı’nın Üstünlüğü
Anlayışının
yeniden Üretilmesi Sürecinde
İkinci Kuşak Göçmen “Elitist”lerin İşlevi
İkinci kuşak göçmenler, birinci kuşağın teslimiyetçi
ve kaderci duruşunu reddedebilirdi. Birinci kuşak Avrupa’ya getirildiğinde
ne kendini savunabilecek dile, ne imkâna ne de örgütlülüğe sahipti.
Dahası birinci kuşak, bu ülkede misafir olduğunu ve bir gün geri
gideceğini düşünüyordu. Yani tam bir misafir gibi davranıyor, öyle
yaşıyordu. Ama ikinci kuşak hem birinci kuşağın yaşadığı eziyet
ve aşağılanmanın doğrudan şahidi olmuş hem yaşadığı ülkenin dilini
öğrenmiş hem de kendi içinde örgütlüydü. Daha da önemlisi, ikinci
kuşak bu ülkede kendini misafir olarak değil, buralı olarak tanımlıyor
ve geri gitmeyi hiç mi hiç düşünmüyordu.
İkinci kuşak bununla da yetinmiyor, Avrupalılar ile “eşit hakka”
sahip olmak istiyordu.
Avrupa toplumu, ikinci kuşağın bu duruşunu kabullenmediğinden, ortaya
çatışmalı bir durum çıkıyordu. Bu çatışmalı durumdan dolayıdır ki
ikinci kuşak en azından pratik olarak yıkıcı ve radikal bir davranış
sergiliyordu. Ama bu radikalizmin ve yıkıcılığın arkasında aynı
ölçüde yıkıcı olan bir ideolojik ve politik bir duruş yoktu.
İkinci kuşağın fiili radikalizmini ideolojik ve politik bir radikalizme
taşıyacak devrimci bir önderlik olmadığı için, olsa olsa ikinci
kuşak kendi önderliğini kendi mücadelesinin içinden çıkarabilirdi.
Bu ihtimal azda olsa mümkündü ama bunun olabilmesi için bile mücadelenin
taleplerinin ve hedeflediklerinin devrimci bir potansiyele sahip
olması gerekirdi. Ama ikinci kuşağın mücadelesi devrimci bir özelliğe
sahip değil, daha çok kendini ezenine kabul ettirebilme mücadelesiydi.
Dolayısıyla da bu mücadelenin kendi bünyesinden devrimci bir önderlik
yaratma ihtimali pek mümkün değildi.
Durum bu merkezde olunca, Avrupalı devletler açısından göçmenlerin
reaksiyonunu entegre etmek ve onlar üzerinden Batılı’nın üstünlüğü
ideolojisini yeniden üretmek pek zor gözükmüyordu; yalnız bu konuda
göçmenlerin içinden bir takım yardımcı unsurlara ihtiyaç vardı.
Bu yardımcı unsurlar hiç kuşkusuz ki, göçmenlerin bünyesinden çıkmış
“elite” olacaktı. Ve “elite” işbaşı yaptı.
Bir taraftan Ozan Ceyhun, Cem Özdemir ve Hakkı Keskin benzeri şahsiyetlerin
yolu açıldı ve bu şahsiyetler parlamentoda göçmenleri temsilen yer
aldılar.
Bu kahramanlar parlamentoda sözüm ona göçmenlerin hakları için mücadele
veriyorlardı. “Eşit haklar” diyordular. Bir yandan göçmenler için
“eşit haklar” istiyor ama diğer yandan da göçmenleri entegre etmeye
çabalıyorlardı. Bu şahıslar, yalnızca Avrupa’daki Türk ve Kürt ve
Türkiye’den gelmiş diğer göçmenleri entegre etmekle kalmıyor; aynı
zamanda Türkiye’yi de AB’ye entegre etmeye çalışıyorlardı. Öyle
ki, Ozan Ceyhun Türkiyeli bir gazeteci ile yaptığı söyleşide şunları
söyleyecek kadar Avrupalı olabiliyordu: “Eğer AB’ye girmek istiyorsanız,
önce kendi ev ödevinizi yapmak zorundasınız.” Pes doğrusu, ancak
bu kadar olur; Avrupalıdan çok Avrupalı bir göçmen.
Avrupaı devletler ellerindeki bu göçmen politikacılar aracılığı
ile göçmenlerin politik hedeflerini istediği gibi belirleyebilmiştirler.
Ve belirlemeye devam etmektedirler.
Göçmen politikacılar olayın yalnızca bir ayağını oluşturmaktaydılar;
Avrupalı devletler açısından çok önemliydiler ama yeterli değildiler.
Bu sürecin ikinci ayağını ise, göçmen eğitmenler ve sosyal danışmanlar
oluşturmaktadır. Avrupalı devletler, eğitim ve “sosyal alan” diye
tanımlanan alanı, “en alttakiler”i Avrupa toplumunun dışında ama
sistem içinde tutabilmek için oldukça fazla önemli bulmaktadırlar.
Bundan dolayıdır ki de bu alanda on binlerce insanı istihdam etmekte
ve bu alana büyük paralar akıtmaktadırlar. Garip olan ise, bu alanda
çalışan on binlerce insanın tam olarak ne yaptıklarını, daha doğrusu
ne işle meşgul olduklarını dışarıdan algılayabilmek pek mümkün değildir.
Öyle garip ve uyduruk işler ve iş alanları yaratılmış ki, duyunca
insanın gülesi geliyor.
Özcesi; bu alan, kelimenin tam anlamıyla tam bir arpalıktır. Ama
bu alanda çalışanlardan beklenen hizmet açıktır.
Göçmen eğitmenlerin ve sosyal danışmanların öncelikli görevi, Avrupa
toplumunun kendi dışına iterek radikalleşmelerine sebep olduğu genç
kuşak göçmenlerin sistem dışı arayışlara yönelerek, bir başkaldırı
örgütlemelerinin önünde supap işlevi görmektir. Nihai görevi ise,
bu kuşağın sisteme teslimiyetini sağlamaktır.
Göçmen eğitmenler ve sosyal danışmanlar, sistemin kendilerinden
istediğini fazlasıyla yapmakta ve oldukça da başarılı olmaktadırlar.
Bu sürecin bir başka ayağını ise, göçmen sinemacılar oluşturmaktadır.
Günümüz dünyasında sinemanın kitleler üzerindeki etkisini de göz
önünde bulundurduğumuzda, Avrupalı devletler açısında bu alanın
çok önemli olduğunu anlamak hiç de zor değildir.
Göçmen sinemacılar, ellerinde ki sinema silahını egemen Avrupa toplumuna
ve Avrupalı devletlere karşı kullanmış olsalardı; muhakkak ki göçmenler
ve bir anlamı ile de “en alttakiler” adına önemli şeyler başarabilirlerdi,
ama bunu yapmadılar. Dahası bunu yapmadıkları gibi, ellerinde ki
sinema silahını parçası oldukları göçmenlere yönelttiler. Yaptıklarıyla
egemen toplumunun egemen değer yargılarını, Beyaz tarih anlayışını,
Beyaz ideolojiyi mahkûm etmek yerine; bütün bunların, hem de aşağılanan
ve yok sayılanların içinden çıkmış sinemacılar aracılığı ile yeniden
üretilmesine hizmet ettiler.
Bu durumu daha iyi kavrayabilmek açısından göçmen sinemacıların
yapmış oldukları üç filmi akla getirmek anlamlıdır.
Üç Sinemacı ve Üç Film
Birinci Film: 40 Metrekare Almanya
/ Tevfik Başar
Tevfik Başar’ın “40 Metrekare Almanya” filmi bu alanda
yapılmış olan ilk filmdir. Film, Almanya’da işçi olarak çalışan
Türk ya da Kürt bir erkek işçinin Almanya’ya getirdiği karısı ile
ilişkisi üzerinden Türk ve Kürt göçmenlerin kadına bakış açısını
anlatmaktadır.
Filmde gösterilen şudur: Göçmen erkek, karısını Berlin’e getirir
ve 40 metrekarelik bir eve hapseder. Kadına dışarısı yasaktır. Kadın
dışarıyı ancak camdan seyredebilir ve akşama kadar kocasının dönmesini
bekler; ona yemek yapar, onun çamaşırlarını yıkar ve adam istediği
zaman kadının üzerine çullanır ve adeta tecavüz edercesine kadınla
çiftleşir. Yani tam bir vahşet tablosu.
Film, göçmenleri Almanların göçmenleri gördüğü ve görmek istediği
biçimde kurgulanmış ve “Doğulu” diye tanımlanan bu insanlar tamda
Batılıların istediği gibi resmedilmiş. Bundan dolayıdır ki, Tevfik
Başar’ın filmi Almanlar tarafında oldukça fazla beğenilmiş, yalnızca
sinemalarda değil, defalarca televizyonlarda da gösterilmiştir.
Tabii ki filmde ki anlatıma uygun Türkler, Kürtler, Araplar vardır
ama buradan yola çıkarak bütün Batılı olmayanları bu şekilde göstermek,
daha doğrusu bu davranışı Batılı olmayanlara mal etmek sorun teşkil
eder. Daha doğrusu Batılıların ırkçı yaklaşımların yeniden üretilmesine
hizmet eder.
Eğer Tevfik Başar bu filmi o yıllarda Türkiye’de yapsaydı, beklide
doğru ve isabetli bir iş yapmış olurdu. Çünkü o yıllarda siyasal
İslam Türkiye’de oldukça egemendi ve bu egemen anlayış kadınları
fazlasıyla cendere altına almıştı. Dolayısı ile de böylesi bir durumda
bu film bir kuğu çığlığı olabilirdi. Ama Tevfik Başar bu filmi Batının
merkezlerinden birinde yaptı ve yaptığı ile kendini üstün bir ırk
olarak tanımlayan ve Batılı olmayanları her fırsatta aşağılayan,
“evrimini tamamlayamamış yaratıklar” olarak tanımlayan Batı dünyasının
göçmenleri kolayca çarmıha germesine hizmet etmiş oldu.
Erkek egemenliğinin bir sonucu olarak kadınların obje olarak görüldüğü
doğrudur ama bu doğru yalnızca Doğuda değil Batıda da geçerlidir.
Afganistan’da Taliban kadınları obje olarak gördüğü için burka içine
sokarken, Batılılar da kadını obje olarak gördüğü içindir ki, kadınları
soyup vitrine koymuştur.
Yine aynı şekilde, her gün Almanya’dan Tayland’a Filipinler’e uçaklar
kalkmakta ve bu uçaklar binlerce Almanı “seks turizmi” için bu ülkelere
taşımaktadır. Almanlar bu ülkelerde Kadınların ve çocukların ırzına
geçmektedirler. Almanların bir kısmı ise, bu ülkelerden evlilik
adı altında seks kölesi getirip eve kapatmaktadır.
Eğer Tevfik Başar bunları da anlatsaydı ve sonuç olarak ta; “Öyle
ya da böyle, erkek erkektir; kimi eve kapatır, kimi soyup vitrine
koyar, her iki durumda da kadına bakış açısı aynıdır” deseydi, iyi
bir iş yapmış olurdu. Ama Tevfik Başar bunu yapmak yerine, Batılıların
durduğu yerde durmayı tercih etti ve bu tercihi ile de ırkçı Beyaz
ideolojinin yeniden üretilmesine hizmet etmiş oldu.
İkinci film: Küçük Özgürlük / Yüksel
Yavuz
Bu film de tıpkı 40 Metrekare Almanya filmi gibi,
Almanya’yı ve Almanya’da egemen olan yargıları değil, bu egemen
yargıların mağdurlarını vurmuştur.
Filmin hiçbir sanatsal ya da estetik değeri olmadığı gibi, belirli
bir teması da yoktur. Güya göçmenlerin yaşamından bölümler sunmaya
çalışılmış, ama Almanların hoşlanacağı türden.
Film, filmin kahramanı Baran’ın ağrıyan dişine müdahale ile başlıyor.
Baran’ın patronu -ki, o da Türk ya da Kürt- Baran’a “Neyin var?”
diye soruyor; Baran’dan gelen cevap “dişim ağrıyor” olunca, Baran’ın
patronu aşçıdan yarım metre uzunluğundaki kebap şişini istiyor.
Bu tabloyu gören Baran kaçmak istiyor ama nafile. Diğer Türk, Kürt
ve Afrikalı işçilerin de yardımı ile baran yere yatırılıyor ve patron
Baran’ın dişine operasyon düzenliyor.
Yüksel Yavuz’dan öğrenmiş oluyoruz ki, “Türkler ve Kürtler dişleri
ağırınca kebapçıya gidip orada dişlerini tedavi ettiriyorlar.”
Filmde herkes toplumsal rolünü üstlenmiş, tam tekmil ilerliyor;
esrar satıcısı Afrikalılar, dönerci Türkler ve Kürtler, kendi aralarındaki
sorunları yalnızca şiddet yoluyla halleden Afrikalılar, Türkler
ve Kürtler, kaçak çalışan ve çalıştıran göçmenler, hayatında ilk
defa Afrikalı gördüğü için Afrikalı çocuğun saçlarını pamuğa benzeten
Kürtler vs. vs…
Yani her şey tam Alman toplumunun istediği gibi kurgulanmış ve çekilmiş.
Özcesi; bu film tam anlamıyla göçmen karşıtı. Ancak bir Alman ırkçısı
bu ölçüde düşmanca davranmaya cesaret edebilir.
Yüksel Yavuz, göçmen olmasından dolayı utanç duyuyor ve bu utanç
nedeniyle bir aşağılık kompleksi yaşıyor olmalı ki, içinden çıktığı
topluma bu ölçüde düşman olabilsin. Aksi halde bu durum, bu düşmanlık
nasıl izah edilebilir ki?
Filmin bir başka sıkıntılı yanı ise, devrimci düşmanı oluşu. Bu
olay konumuzun dışında olduğu için burada tartışmayacak, yalnızca
değinip geçeceğiz.
Yüksel Yavuz, yaptığı filmde devrimcileri tamda sistemin istediği
gibi resmetmiştir. Bu filmde Yüksel Yavuz, devrimciler asık suratlı,
yiyecekleri yemeğin ne olacağına bile örgüt sorumlusunun karar verdiği,
birbirleri ile problemlerini silah yoluyla halleden, küfreden insanlar
olarak resmetmek için özel bir çaba sarf etmiş.
Devrimci hareket içinde bu tür insanlarında ya da davranışların
olduğu doğrudur ama ne devrimciler bir bütün olarak böyledir nede
devrimcilik budur. Tabii ki devrimci hareketin her daim eleştiriye
ihtiyacı vardır; ama bu, Yüksel Yavuz’un değil, devrimcilerin ve
devrimci harekete dost olanların yapacağı bir iştir.
Üçüncü Film: Duvara Karşı / Fatih
Akın
Bir başka örnek ise, Fatih Akın’ın Duvara Karşı filmidir.
Bu film daha ziyade göçmen toplumu içerisinde ki kuşak çatışmasını
anlatmak iddiasındadır; en azından ilk bakışta edinilen izlenim
budur. Ama gerçek bu kadar masum değil.
Toplumlarda kuşaklararası çatışma kaçınılmazdır ve bu çatışmayı
birilerinin anlatması anlaşılabilir bir durumdur. Ama Fatih Akın’ın
kuşaklar çatışması üzerinden anlattığı esasen Batı kültürü ile “Doğu
kültürü” arasındaki çatışmadır. Ve bu çatışmada Fatih Akın, Batılıdır.
Göçmenler üzerinden “Doğu kültürü” diye tanımlanan kültürü ve bu
kültürün insanlarını teşhir ederken, bunun karşısına Batının değerlerini
yükselen değerler olarak koymaktadır.
Örneğin; filmdeki Sibel’in ailesi doğunun değerlerini temsil ederken,
Sibel, Batının değerlerine sevdalıdır. Ve Fatih Akın bu çatışmada
Sibel’den yanadır. Hâlbuki bu çatışmada ne Sibel’in ailesinin temsil
ettiği değerlerin savunulacak yanı vardır, ne de Sibel’in sevdalandığı
Batılı değerlerin.
Aile tarafında “namus”u temsil eden bir obje olarak görüldüğü için
baskı altına alınan Sibel, doğal olarak buna karşı çıkmakta ve özgürlüğünü
istemektedir. Sorun burada değil, Fatih Akın’ın Sibel için yazdığı,
daha doğrusu Sibel üzerinden ortaya koyduğu özgürlük anlayışıdır.
Bu özgürlük anlayışının Sibel’in günlük yaşama tercümesi; alkol,
uyuşturucu ve Sibel’in istediği adamlarla istediği kadar dizişmesidir.
Bu tamda Batının özgürlük anlayışıdır.
Fatih Akın, başka bir değer arayışına girmek ya da başka değerleri
savunmak yerine, Batının değerlerinden yana olmayı tercih etmiştir.
Çünkü kendisi de bu değerlerin militanıdır. Ona göre de Batı, insanlığın
yeni kıblesidir ve herkesin “Batı Uygarlığı”nın ayak izlerini takip
etmesi gerekiyor.
Bundan dolayıdır ki Fatih Akın, Batılılar tarafından “göçmen sinemasının
yeni prensi” ilan edildi ve ödüllendirildi.
Neden ödüllendirilmesin ki? Fatih Akın bir göçmendir ve parçası
olduğu göçmenleri tamda Batılıların görmek istediği gibi göstermiş,
teşhir etmiş ve yargılayıp mahkûm etmiştir.
Namus için gözünü kırpmadan öldüren; aralarındaki sorunları silahsız
çözemeyen ve karılarını yalnızca çocuk doğuran araç olarak gören,
dolayısı ile de onlarla yalnızca çiftleşen Türk, Kürt, Arap erkekler
vs. vs… Yani her şey tam Batılıların istediği gibi kurgulanmış.
Bu filmdeki bir başka sorun ise, ikinci kuşak göçmenlerin başkaldırısının
uyuşturucuya, özgür” dizişmeye ve nihayetinde de iki kuşağın iç
çatışmasına indirgenmiş olmasıdır.
Hâlbuki ikinci kuşağın başkaldırısı, esasen Alman toplumu tarafından
yok sayılan birinci kuşağın geç kalmış öfkesini ifade eder. Ve bu
öfkenin asıl hedefi Alman toplumudur.
Tabii ki ikinci kuşağın başkaldırısının bir ayağını da birinci kuşak
ile çatışması oluşturur ama bütün bir çatışmayı buna indirgemek
sahtekârlık olur.
Son Söz Yerine
Yazımızın başında da belirttiğimiz gibi, Beyaz
Adam, ideolojik egemenliğini yalnızca baskı ve terör aracılığı ile
tesis etmeyi asla başaramazdı. Beyaz Adam’ın bunu başarabilmesi
ancak ve ancak; egemenliği altına aldığı ve aşağıladığı topluluklar
içinden işbirlikçiler bulması ile mümkündü. Beyaz Adam da bunu yaptı.
Beyaz Adam, sömürgeleştirdiği coğrafyalarda tamda bu yolu izledi.
Beyaz Adam, yalnızca sömürgeleştirdiği coğrafyalarda değil, sömürgeleştirdiği
coğrafyalardan Batı’ya göç eden toplulukları ideolojik olarak teslim
alırken de aynı yolu izledi. Beyaz Adam’ın izlemiş olduğu yol ve
dayandığı noktalar, onun egemenliğine son vermek isteyenlere izlemeleri
gereken yolun nereden geçtiğini açıkça göstermektedir.
Bu yol; Beyaz Adam’ın ezilen siyahlar içindeki işbirlikçilerini
teşhir etmek ve onları işlevsiz kılmaktır. Bu, Beyaz Adam’ın bir
bütün olarak yeryüzü siyahları üzerindeki ideolojik tahakkümüne
son verebilmenin olmazsa olmazıdır.
Tabii ki bu işbirlikçi siyahları teşhir etmek ve etkisiz kılmak
tek başına yeterli değildir. Çünkü Beyaz Adam’ın siyah ezilenler
cephesinden devşirdiği işbirlikçiler, tarihi yapan ve ona yön veren
değil, tarihin egemenler lehine yeniden üretilmesinin araçlarıdırlar.
Dolayısı ile de esas olan, tarihi yapan ve ona yön veren gücün imhasıdır.
Bu ise, ancak ve ancak devrimci bir partinin politik ve ideolojik
önderliğinde, ezilenlerin doğrudan müdahalesi ile mümkündür.
Ama ezilen siyahlar, onları teslim almış olan egemen ideolojinin
etkisinden kurtulmadan bu yetkinliği gösteremezler.
Bundan dolayıdır ki, Beyaz ideolojinin yeryüzü siyahları içindeki
misyonerlerinin etkisiz kılınması hayati bir önem taşımaktadır.
|