Bugünkü Yaşamın Değerleri
Üzerine
Sere Serpe Düşünceler
Dipnot:
Bu yazımızda, bugünkü yaşamın dokunulmazı olarak kabul edilen
ve herkesin kendince yücelttiği bir kısım değerleri tartışacağız.
Yani aileyi, anne baba ve çocuk arasındaki bağı, kardeşliği, sevgili
ilişkisini, arkadaşlığı tartışacağız. Özcesi, birinin bir şeyi
olmayı tartışacağız.
Annelik Kurumu Üzerine
Bütün toplumların ortak değer olarak kabul ettiği çok az şey vardır
ve annelik neredeyse bunların başında gelmektedir.
Anneliğin biyolojik boyutunu ve buna bağlı olarak gelişen “duygu”
boyutunu tartışacak değiliz. Bizim asıl tartışmak istediğimiz;
anne ile çocuk arasındaki “sevgi“ ve bu kurumun yol açtığı ayrımcılıktır.
Kadınların hamilelik sürecinde gerek hormonsal gerekse de duygusal
bir yığın değişiklik geçirdiği genel kabul gören bir doğrudur.
Ama bu değişikliğin pozitif mi yoksa negatif mi olduğu hiç tartışılmaz
ve bütün değişikliklerin pozitif olduğu söylenir. Kadınların hamilelik
sürecinde daha duyarlı oldukları ve doğumdan sonra daha bir sorumlu
oldukları ve kendi annelerini daha iyi anladıkları söylenir. Biz
bu görüşe katılmıyoruz; bu görüşe katılmamakla kalmıyor, tam tersini
iddia ediyoruz.
Hamilelik öncesi süreçte toplumsal birçok meseleye duyarlı olan
kadınlar, hamilelik sürecinde kendi dünyalarına çekilmeye başlarlar.
Açıklama ise şu olur: “ben artık bir başka can taşıyorum, dikkatli
ve sorumlu olmam gerek.“ Hamilelik yerini anneliğe bırakınca ise,
yeni açıklama gelir: “Ben artık eskisi gibi yaşayamam, şimdi düşünmem
gereken bir başkası var.“ Artık kadın için hayattaki en önemli
ve kutsal olan kendi çocuğudur. Bu açıklama, toplumca kabul görür;
kabul görmenin de ötesinde, adeta kutsanır. Bu kutsal ilişki üzerine
filimler yapılır, şarkılar söylenir, kitaplar yazılır. Bu durum
o denli özelleştirilir ki, bunu anlamakta güçlük çekersiniz; onun
için derler ya, “Anne olmayan anlayamaz.“ Bu söylem o kadar güçlü
kabul görür ki, anne olamayan kadınlar kendilerini eksik hissetmeye
başlarlar.
Evet, ne demiştik; annelik kadını daha ayrımcı ve daha duyarsız
yapıyor demiştik. Duyarsız yapıyor çünkü; tek bir insana yani
kendi çocuğuna yöneliyor ve çocuğu onun için yaşamdaki en değerli
varlık oluyor birden. Bu duruma bağlı olarak ise, yaşamla olan
bütün bağını bunun üzerinden kurmaya başlıyor ve ister istemez
toplumsal olanı bireysel ilişkisine kurban etme, yani kendi çocuğu
için bütün dünyayı yakma zeminine kayıyor. Toplum tarafından yüceltilen
bu zemin oldukça tehlikelidir.
Hiç kimse şunu sormuyor: “İyi ama yaktığı dünyada başka çocuklar
da var!“ Kimse sormuyor çünkü herkes aynı değer yargısına sahiptir
ve sıraları geldiğinde onlarda kendi çocukları için dünyayı yakabilirler.
Bundan dolayıdır ki, tıpkı aile kurumu gibi annelik kurumu da
toplumsal ve adil bir yaşamın önünü kesen bir karaktere sahiptir.
Bu kurum devam ettikçe herkes kendi çocuğunu kollayacak, kendi
çocuğuna yer açmak için başka çocukları itip kakacak ve kendi
çocuğunun ayrıcalıklı bir yaşam sürebilmesi için başka çocukların
mağduriyetine göz yumacak ya da bu mağduriyetin örgütlenmesine
ortak olacaktır.
Duygusal olarak insanın birine karşı ayrımcı davranmasını anlamak
mümkündür; kimin kimi ne kadar seveceğine kimse karışamaz; bu
alanda ne eşitlik sağlamak ne de herkesin herkesi sevebilmesi
mümkündür. Sevmek duygu işidir ve hissedilen kim ise, o sevilir.
Ama bugünün dünyasında sevmek, yalnızca duygusal değil, aynı zamanda
sosyal, ekonomik ve siyasal ayrımcılığı da beraberinde getirmektedir
ve bundan dolayı da masum değildir. Bir anne, eğer yalnızca duygusal
ayrımcı olsaydı ve onun bu ayrımcılığı ekonomik, toplumsal ve
siyasal olarak bir ayrımcılığa tekabül etmeseydi; yani bu alanlarda
kendi çocuğu ile tanımadığı insanlar arasında bir ayrım yapmasaydı,
bu durumda annenin duygusal ayrımcılığı hiç bir sıkıntı yaratmazdı.
Yok, eğer anne her şeyin iyisini ve fazlasını kendi çocuğu için
istiyor ve bunun için mücadele ediyorsa; adaletin uygulanması
söz konusu olduğunda, her koşulda kendi çocuğundan yana oluyorsa;
bir kavgada, haksız da olsa çocuğundan yana oluyorsa; bu durumda
anneliğin ne savunulacak ne de yüceltilecek bir yanı vardır. Bu,
toplumu düşman kamplara bölen türden bir ayrımcılıktır. Dolayısı
ile de erdem olan bu kurumu savunmak değil, bu kurumu geldiği
yere göndermek için mücadele etmektir.
Babalık Kurumu Üzerine Bir Ara
Not
Aslında annelik kurumu için söylediklerimiz bu kurum için de geçerlidir.
Bu kurum için ek olarak şunlar söylenebilir: Bu kurum tamamen
genetik ölçüler üzerine oturan ve kendini bu yolla var eden ırkçı
bir kurumdur. Babalık kurumu tamamen ideolojik bir kurumdur. Erkek
topluluğunun kendi ihtiyacı için bir aile yaratma eyleminin ile
birlikte, erkekler tarafından gerek kadınların bedenlerine gerek
iş gücüne gerekse de çocuklara el konulmuştur. Bilindiği gibi
erkek egemen toplum henüz örgütlenmemişken, çocuk anne üzerinden
tanımlanırdı. Bu dönemde kimse babayı sormadığı gibi, baba da
çocuk üzerinde bir tasarrufa sahip değildi.
Ne zaman ki erkekler yaşama el koyup, yaşamın efendisi oldular,
işte o zaman çocukları da kendi egemenliklerinin aracı olarak
yeniden tanımladılar ve çocuklar ile ortaklıklarını “kan bağı“
üzerinden izah ettiler.
Sonraki yıllarda birçok savaş, erkeklerin literatüre kattıkları
“kan bağı“ olgusu üzerinden örgütlendi ve bu bağ üzerinden “dostluk“,
“düşmanlık“, “sevgi“ ve “nefret“ örgütlendi. Erkeklerin icadı
olan “kan bağı“ esaslı ideoloji; her dönem, yaşamın efendisi olanlar
tarafından yeniden ve yeniden üretildi.
Erkeklerin birçoğu, sonraki yıllarda, bizzat kendi yaratmış oldukları
bu canavarın kurbanı olmuş olsalar da; bu canavarın yaratıcısı
olan onlardır.
Anne – Baba – Çocuk Arasındaki
“Sevgi“ Bağı Üzerine
“Sevgi, duygu işidir ve karşılıklı ya da tek taraflı, zamanla
oluşur.” Eğer sevginin tanımını bu şekilde yapıyorsak; bu zeminden
hareketle diyebiliriz ki, Anne – Baba – çocuk ve kardeşler arasında
ki bağ sevgi değildir. Bu ilişkiler kendi içerisinde kendine özgü
bir bağa ya da “duygu” bağına sahip olsa da, var olan bağ sevgi
değildir. Bu bağ, insanın hissederek ve yaşayarak oluşturduğu
değil, öğrendiği, öğrenerek içselleştirdiği bir bağdır.
Bir anneyi, babayı ya da ikisini birden düşünün; daha hamilelik
dönemindeyken doğacak çocuğu peşinen “severler”; doğacak olanı
sevememe ihtimalini akıllarından bile geçirmezler. Doğacak olanı
peşinen severler, çünkü o, onlara aittir. Doğacak çocuğun kim
olacağı ve ne yapacağı onları hiç mi hiç ilgilendirmez. Şimdi
bu bağın tanımını her şeye rağmen “sevgi” olarak yapmak mümkün
müdür? Hayır, bu sevgi bağı değil, ideolojik ve sosyolojik bir
bağdır. Bu ilişki peşinen kabullenilmiş ve bizzat örgütlenmiş
olmasına rağmen, zamanla, bir arada yaşamaktan doğan bir “duygu”
bağına da yol açar, ama bunun adı sevgi değildir. Bu olsa olsa,
kendinin olanı, sana ait olanı “sevmek”tir.
Aynı şey çocuklar için de geçerlidir; çocuklar dünyaya geldiklerinde
onlarının hissederek ve özgürce sevme ya da nefret etme hakları
olmaz. Anne, baba, diğer aile fertleri, sonraki yıllarda öğretmenleri
adeta kuşatırlar onları ve hep bir ağızdan onlara, kimleri sevmeleri
ya da sevmemeleri gerektiğini öğretirler.
Yani çocuklara; Allah’ı, anneyi, babayı, peygamberleri, peygamberin
karılarını ve yakınlarını, devleti, milleti sevmesi öğretildiği
gibi; kendinden olmayanı ve işine gelmeyeni sevmemesi de öğretilir.
Bütün bunlar öğretilir. Bu tür bir sosyalizasyonla büyütülen çocuklar
belli bir yaşa geldiklerinde artık onlar için dost ta düşman da
bellidir. Çocuklar, yetişkin yaşlarında toplumdan aldıkları değerlerin
bir kısmı ile hesaplaşsalar da; Anne, baba ve kardeş ilişkisi
ile hesaplaşmıyorlar. Bunun doğal bir bağ olduğunu, dolayısı ile
de bir sevgi bağının da kaçınılmaz olduğunu düşünüyorlar; daha
doğrusu düşünmek istiyorlar. Çünkü günümüz dünyasında bu bağ bir
güvencedir ve kimse bunu kaybetmek istemiyor. Zaten akrabalık
olgusu tam da bu nedenden dolayı ortaya çıkmıştır ve bu bağ, akrabalık
olgusunun doğasına uygundur. Mesela “sosyal” güvencenin oldukça
gelişmiş olduğu Batı toplumlarında akrabalık bağının zayıflaması
tamda bundandır. İnsanların başka güvenceleri söz konusu olduğundan,
akrabalık bağlarını büyük ölçüde terk etmişlerdir.
Bu ilişkiye bir başka açıdan yaklaşacak olursak; ne kadar ikiyüzlü
ve ihanete açık olduğunu daha iyi görebiliriz. Şimdi bir aile
düşünün; anne - baba ve çocuklar. Anne ve baba, çocuklarına önceliklerinin
kendi aileleri olması gerektiğini öğretirler; yani onları tolumun
içinde, topluma karşı yetiştirirler. Yine aynı şekilde, her koşulda
bir birlerine sahip çıkmalarını,bir birlerini kayırmalarını yani
adaletsizliği öğütlerler onlara.
Hâlbuki bu anne ve baba, henüz evlenmeden önce yani kendi aileleri
ile yaşarlarken onlar da aynı şekilde yetiştirilmişlerdi; onlar
için de en önemli olan kendi anne – babaları ve kardeşleriydi.
Ama gün geldi, kendi ailelerinden koptular ve kendilerine ait
başka bir çekirdek aile örgütlediler ve bu kez kendi çekirdek
ailelerinin çıkarları için, gerektiğinde, daha önce bir parçası
olduklar ailelerini karşılarına alabildiler; hatta onlara düşman
olabildiler.
Peki, nasıl oluyor da daha düne kadar her koşulda sahiplendikleri
ve her koşulda savundukları aileleri ile düşman bile olabiliyor
bu insanlar?
Evet, aile ve büyük aile bir çıkar birliğidir; bu kurum, önce
içeriden dışarıya doğru çoğalır, çoğaldıkça bölünür ama bölünen
bu parçalar bir birinin yörüngesini terk etmezler. Tıpkı hemşerilik
ve ulus gibi. Bütün bunlar bugünkü yaşamın doğurduğu ucubelerdir;
bunları var eden ekonomik, sosyal ve politik koşullar imha edilmedikçe
de kendi varlıklarını şu veya bu biçimde sürdürmeye devam edeceklerdir.
Bir takım zorunlulukların ortaya çıkarmış olduğu aile bağı ve
bu bağa göre oluşturulmuş olan ve adına sevgi denilen bağın anlamı
ve yol açtığı sonuçlar; ayrımcılık, düşmanlık, adaletsizlik ve
daha binlerce kötülüktür ve bu bağ, gerek katıksız sevginin gerek
mutlak adaletin mümkün kılınabilmesinin önündeki en büyük engellerden
biridir. Ve mutlaka aşılmalıdır.
Bu engel aşılmadıkça sevgisiz kalmayı yeğlemek daha hayırlıdır.
Hiç olmazsa suç ortağı olmayız.
Sevgili ya da Aşk İlişkisi Üzerine
Aleksandra Kollontay, yaklaşık olar doksan sen evvel aşk ve sevgi
üzerine şöyle diyor: “Bugünün insanı olabildiğince egoist ve kendini
sevmektedir; bundandır ki, bugünün insanının bir başkasını gerçek
anlamda sevmesi ve bir başkasına aşkla bağlanması mümkün değildir.”
Doğru demiş… Alexandra Kollantay, bunları yaklaşık olarak doksan
sene evvel söylemişti; bugün yaşıyor olsaydı muhtemelen başka
şeyler de söyleme ihtiyacı hissederdi. Çünkü insan nesli, aradan
geçen doksan senelik süre içerisinde onlarca defa yeniden ve yeniden
egoistleşti ve kendisini, kendi ihtiyaçlarını her gün yeniden
sevdi; hem de esiri olacak kadar sevdi kendini ve ihtiyaçlarını.
Zamanla insanın ihtiyaçları ile olan ilişkisi öyle bir hal aldı
ki, insan, ihtiyaçlarının bir toplamı oldu.
Peki, kendi ihtiyaçlarına adeta onun esiri olabilecek kadar bağlı
bugünkü insanın bir başkasını, ihtiyaçlarından bağımsız sevebilmesi
mümkün müdür? İstisnai sayılabilecek örnekleri bir kenara bırakacak
olursak, bizim bu soruya cevabımız kesinlikle hayır olacaktır.
Bu ihtiyaçların neler olduğunu ilk bakışta bir bütün olarak tespit
etmek oldukça güçtür ama ilk akla gelenleri ifade etmek bile bu
ilişkilerin karakterini anlamamıza yardımcı olabilir.
Günümüz insanının bir başkasını “sevgili” anlamında sevmeden önceki
macerasına bakacak olursak; günümüz insanı, mevcut sosyalizasyonu
dolayısıyla zaten özgürce hissedebilme yeteneğinden yoksundur.
Çünkü günümüz insanı için sevmek, eğitim yoluyla öğrendiği bir
olgudur. Bırakın sevmeyi bir yana, bugünkü insanın hoşlandıkları
ve hoşlanmadıkları bile onun doğal tercihleri değildir.
Ailenin kuruluşu ile birlikte insanın sevgili ve aşk ilişkisinde
de yeni bir süreç başlamıştır. Bu tarihe kadar kadın, erkek ve
çocuktan oluşan bir yapılanma mevcut olmadığı gibi, bunların arasındaki
ilişki de, onların ortak bir hayat sürmelerini zorunlu kılmıyordu.
Ne ortak mülkiyet mevcuttu ne de ortak çocuk merkezli bir ortaklık.
Aralarındaki ilişki onların bir birlerini ayrıcalıklı kılmalarını
gerektirmiyordu. Kimse kimsenin ne yaşamının ortağı ne de bekçisiydi.
Ne zaman ki aile kuruldu, her şey buna bağlı olarak yeniden oluşturuldu;
bu tarih itibariyle gerek aşkın gerekse de erkek ile kadının “aşk”
tarihinde yeni bir milat başladı. Zamanla, bu yeni duruma Âdem
ile Havva hikâyesi benzeri hikâyelerle tarihsel bir arka plan
oluşturuldu; özellikle tek tanrılı dinlerin ortaya çıkışıyla birlikte,
kutsal kitaplar üzerinden bu sürecin ideolojik zemini daha bir
sağlam yeniden örüldü. Evet, artık kadın - erkek ilişkisinde yeni
bir milat başlamıştı. Artık kadın ile erkek “bir elmanın iki yarısı”
idi ve bunlar ancak bir birleri ile tamamlanabilirlerdi. Bu durum,
kadın ile erkek arasındaki ilişkide bir kırılma noktasıdır ve
bu tarih itibariyle artık ne kadın ne de erkek, kendine ait bir
yaşam düşünmez olmuştur. Ve herkes eşini yani diğer yarısını arayarak
tamamlanma macerasının ardına takılmıştır.
Kadın ve erkek, eğer “kaçamak” ya da “geçici” diye adlandırılan
ilişkileri saymazsak, karşı cinsi ile girdiği ilişkide hep diğer
yarısını aramaktadır; diğer yarısını bularak tamamlanmak istemektedir.
Bir başka nokta ise “Aşkın, cinselliğin ve seksin aynı insan ile
yaşanmasına ilişkin saplantıdır. Bunun aksi bir an olsun düşünülmemektedir.
Hâlbuki insan çok âşık olduğu bir insanla seks yapmak istemeyebilir,
ya da seks yapmaktan hoşlandığı bir insana âşık olmayabilir. Ama
bunlar o kadar bir birine bağlı düşünülmektedir ki, eğer taraflardan
biri diğerine, “seninle sevişmek hoşuma gitmiyor” dese, aldığı
tepki şu oluyor: “Demek artık beni sevmiyorsun!” Ya da tam tersi,
eğer iki insan arasında yalnızca tensel bir ilişki varsa, bu insanlar
aralarındaki ilişkinin bu kadarla sınırlı olduğunu bir birlerine
itiraf edemiyorlar; dolayısı ile de çıplaklığı ile onları utandıran
bu ilişkiyi giyindirme gereği duyuyorlar. Bu çıplaklığı, bizzat
yaratıcısı oldukları bir büyü ile; yani “aşk” ya da “sevgi” ile
giyindiriyorlar. Ve zamanla kendi yarattıkları büyüye o kadar
inanıyorlar ki, bir gün ayrıldıklarında acı bile çekiyorlar.
Klasik evlilikleri yani aile zoruyla ya da yalnızca aile kurmak
ve üremek maksadıyla yapılan evlilikleri bu tartışmanın dışında
bırakarak, kadın ile erkek arasındaki ilişkiyi bir an için “aşkın,
sevginin, cinselliğin ve seksin aynı insanda yaşanması gerektiğini”
ya da “Kadın ve erkek bir elmanın iki yarısıdır ve ancak bir birleri
ile tamamlanırlar; insan elbette âşık olduğu insanla bütün bunları
yaşar, yaşayamıyorsa o zaman aşk yoktur” anlayışının doğruluğunu
kabul edelim ve buradan hareketle tartışalım.
Ve şöyle bir soru sorarak başlayalım: Bugünün insanı hiçbir şekilde
maniple olmadan, özgürce hissedip, aşık olabilir mi?
Mesela, dış görünüş, cinsel açlık, para, mevkii, korku, psikolojik
arka plan; bütün bunların etkisi olmadan âşık olabilir mi?
Biraz magazin yapalım ve soralım; Kaya Çilingiroğlu bu kadar zengin
değil de, bir inşaat işçisi olsaydı, buna rağmen Hülya Avşar onunla
bir “aşk” yaşar mıydı?
Ya da İmparator lakaplı İbrahim Tatlıses’i düşünün; bu adam eski
işi olan inşaat işçiliğini halen sürdürüyor olsaydı, onunla aşk
yaşadığını iddia eden kadınlar onun yüzüne bakarlar mıydı?
Varsayalım ki, iki insan arasında aşk var ve görünürde bunların
hiç biri yok; buna rağmen bu insanın çarpık sosyalizasyonlarından
arınarak, saf bir aşka ulaşabilmeleri mümkün müdür? Bu kadar kirli
bir toplumun ürünü olan bu iki insanın, bu toplumun onlarda yaratmış
olduğu ön yargılar, bastırılmış, maniple edilmiş duygu ve ihtiyaçlar,
yaratmış olduğu korkular, yargılar, psikoloji ve ifade edilemeyecek
yüzlerce etkiden bağımsız bir birlerine âşık olabilmeleri mümkün
müdür? Bu insanlarının bir birlerinde bulduklarının gerçekten
aşk olduğunu kim, nasıl iddia edebilir? Eğer aşk var ise ve aşk,
denildiği gibi bir başkasına koşulsuz bağlanmak, bir başkası için
yanıp kül olmak ise; bugünün insanı bu anlamıyla bir aşkı yaşamaya
müsait değildir. Yine aynı şekilde sevgi, koşulsuz paylaşmak ise,
bugünün insanı bu anlamıyla bir sevgiyi yaşayabilecek ve yaşatabilecek
durumda değildir.
Ama biz diyoruz ki, aşk yoktur; daha doğrusu ne aşkın herkes için
geçerli bir tarifini yapmak mümkündür ne de aşkın bir tarifi mümkündür.
Aslında aşk, herkesin ihtiyacını ifade etmek için kullandığı bir
metafordan başka bir şey değildir.
Ve ömrü, ele geçirilinceye kadardır. Bundan dolayıdır ki, bütün
ölümsüz aşk hikayeleri, yaşanamamış aşklar üzerinedir. Tıpkı,
Mem-Ü Zin, Tahir ile Zühre, Romeo ile Julia, Kerem ile Aslı ve
diğer aşıkların hikayesi gibi… Bir başka deyişle aşk; bir birlerine
kavuşamamış aşıkların hikayesidir.
Birbirlerine kavuşmuş olanlara gelince, bunlar birbirlerine kavuştuktan
kısa bir süre sonra; aralarındaki aşkın bittiğini ve aşkın yerini
sevgiye bıraktığını söylerler. Bu ifadeden de anlaşılacağı gibi
aşk; bir ele geçirme eylemidir.
Bir an için, bugünün dünyasında iki insan arasında yaşananı aşk
ya da sevgi olarak kabul edelim; peki, bu aşkın ya da sevginin
bir başkasına duyulan aşk ya da sevgi olduğunu iddia edebilmek
mümkün müdür?
Bu soruya bizim cevabımız: “hayır”dır. Bu tür ilişkilerde söz
konusu olan, kişinin bir başkasını değil, yine kendisini, kendi
ihtiyacını sevmesidir. Ve bu kendini sevme olayı karşı tarafa,
kendisinin sevildiği biçiminde yansımaktadır. Özcesi, bu ilişkiler
bir tür “al gülüm ver gülüm” ilişkisidir.
Bundan dolayıdır ki taraflardan biri bir başkasına “gönlünü” kaptırdığında,
o güne kadar sevdiğini söylediği insana verdiklerini vermez olur.
Çünkü artık her şeyi yeni “sevgili”ye vermesi gerektiğini düşünür.
Parasını ve imkânlarını yeni “sevgili” ile paylaşır; onu merak
eder, onu kıskanır, onun için ağlar, ona çorba pişirir, hasta
olunca ona bakar. Şimdi tam da bu noktada birileri şu soruyu yöneltebilir:
“İyi ama bundan daha normal ne olabilir, insan sevdiği için bunları
yapmaz mı?” Keşke her şey bu kadar masum olsaydı. Birincisi, gönlünü
kaptırmak ile sevmek aynı şey değildir. İkincisi, birine gönlünü
kaptırınca, o güne kadar sevdiğin insana karşı hissettiğin sevgi
bitmez, yani birinden diğerine geçen bir duygu değildir sevgi.
Üçüncüsü, o güne kadar sevdiğini söylediğin insanla bir sevgili
ilişkisi yaşamak istemeyebilir insan ama bu, sevginin bittiği
anlamına gelmez. En fazla olsa olsa, sevgi kendi içerisinde bir
evrime uğrar. Bu ise, o güne kadar o insana verilenlerin ondan
alınıp, bir başkasına verilmesini gerektirmez.
Aslına bakılacak olursa, günümüzde sevgili ilişkisi diye adlandırılan
şey, yatak ilişkisidir ve insanın yaşamındaki en öncelikli olan
bu ilişki, dolayısı ile de bu ilişkiyi yaşadığı insandır. Bu,
aşağı yukarı 6 – 7 bin yıldan bu yana böyledir.
Karşıdaki insanın tanımı bu ilişki üzerinden yapılmakta ve karşıdaki
insan bunun üzerinden değer görmektedir. Meselenin özü budur.
Bundandır ki, yatılan insan yaşamın merkezine oturur. Hak ettiği
için mi? Tabii ki hayır. Peki, üç gün önce hayatımıza giren bir
insan, bu “değeri” hak edecek ne yapmış olabilir ki evimizi, paramızı,
imkânlarımızı onunla paylaşıyoruz? Mesela yirmi yıldır arkadaş
olduğumuzu iddia ettiğimiz birinin paraya ihtiyacı olduğunda ona
ihtiyacı olan parayı borç veriyoruz(eğer verirsek), ama üç gün
önce tanıştığımız ve “sevgili” diye adlandırdığımız insana bütün
paramızı sunabiliyoruz; üstelikte borç değil, hibe olarak.
Yine aynı şekilde, yirmi yıldır arkadaş olduğumuza evimizin anahtarını
vermiyoruz, hasta olduğu zaman onun için aylarca hastane kapılarında
bekleyip, onu iyileştirmek için evimizi satıp onun iyileşmesi
için harcamıyoruz da, üç gün önce tanıştığımız insan için bütün
bunları yapabiliyoruz.
Sahi, nedir bu çelişkili durumun açıklaması? Daha da kötüsü, nasıl
oluyor da yirmi yıldır arkadaşlık yaptıklarımız bu ayrımcılığı
kabul edip, onaylayabiliyorlar?
Neden olacak, onlarda aynı düşünüyorlar da ondan.
Evet, bu ilişki formunda ne sevilen ne de değer verilen karşıdakidir.
Karşıdaki yalnızca ve yalnızca bir objedir. Ve ihtiyaçlar değiştiğinde
yerini bir başkasına bırakır. Ona, o güne kadar verilenler yalnızca
ve yalnızca verili ihtiyaçların karşılığı olduğu içindir. Bu anlamıyla
da ister sevgi ile ister aşk ile süslensin, bugünün dünyasında
sevgili ilişkisi kişiliği olmayan bir özelliğe sahiptir.
Bu ilişkinin bir başka sakıncası ise, toplumcu bir ahlaka, toplumcu
bir yaşama ve toplumcu bir adalete dayanan bir dünyanın örgütlenebilmesinin
önünde engel teşkil ediyor olmasıdır. Çünkü bu ilişki de tıpkı
aile kurumu gibi, mutlak olarak birinin birini diğerleri karşısında
imtiyazlı kılmasını gerektirir. Ayrımcılığın yeniden üretilmesine
yol açar. Aksi takdirde bu ilişki zaten biter.
İnsanların eşit imkana sahip olmadığı, birinin imkanının bir başkasının
imkansızlığı ile oluştuğu günümüz dünyasında kimsenin kimseyi
ayrıcalıklı kılma hakkı yoktur. Eğer “sevgi” ya da “aşk” ve bunlarla
izah edilen ilişki, birinin bir diğerini, sosyal, hukuki, siyasal
ve maddi olarak ayrıcalıklı kılması ise ve bu tür bir sonuca tekabül
ediyorsa; sevgisiz kalmayı yeğlemek lazım.
Arkadaşlık ya da Dostluk Üzerine
Arkanı yaslayacağın kimse; arkadaşlık ya da dostluk denilince
akla gelen bu olsa gerek. Kimilerinin sahip olduğu için kendini
şanslı hissettiği, kimilerinin bir türlü sahip olamadığı için
kahrettiği, kimilerinin ise, “kimseyle arkadaş olunmaz; kimseye
güvenmeyip, kendi işini kendin yapacaksın” diyerek reddettiği
bir muammadır arkadaşlık ya da onun rafine edilmiş hali olan dostluk.
Arkadaşlık, her ne kadar insanlar açısından oldukça kıymetli bulunsa
da, esasen toplumu düşman kamplara bölen ve toplumda zaten var
olan adaletsizliği bir de bu kanaldan yeniden üreten bir karaktere
sahiptir.
Eğer arkadaşlık yalnızca bir gönül dostluğuna ve muhabbete dayanmış
olsaydı bir sorun teşkil etmezdi; bir sorun teşkil etmeyeceği
gibi, insanın “manevi” yaşamının daha dar zenginleşmesi bakımından
çok faydalı bile olurdu.
Ama bugünün dünyasında arkadaşlık; ekonomik, sosyal, siyasal,
psikolojik ve daha birçok bakımdan arkadaşların birbirlerini imtiyazlı
kılmasını gerektiriyor. Özcesi, taraf tutmaktır arkadaşlık. Arkadaşlık
ve dostluk ilişkisinin iç hukuku bunu gerektirmektedir, aksi taktirde,
yani taraflardan biri bu hukukun gereklerini yerine getirmediği
taktirde diğeri onu, “sen ne biçim arkadaşsın” diyerek arkadaşlıktan
azleder. Arkadaşlığın temel ilkesi şudur: “Ya benden yana olursun
ya da bensiz kalırsın.”
Tabi ki insanın birileri ile yarenlik yapması, muhabbet etmesi,
duygusal olarak birilerine karşı bir yoğunluk hissetmesi; dolayısı
ile de onlar için bir başka üzülmesi, ağlaması, acı çekmesi ya
da onlar adına mutlu olması kaçınılmazdır. Ama birilerini duygusal
olarak ayrı hissetmek ya da ayrı tutmak; bu birilerini maddi yaşam
içerisinde ayrıcalıklı kılmaya tekabül etmemeli. Eğer bu duygu
bağı maddi yaşam içerisinde bir ayrımcılığa tekabül edecek olursa;
bu durum birini ayrıcalıklı kılıp, bir başkasını mahrum etmek
sonucunu doğurur. Bu sonuç ise, adaletsizliğin ve ayrımcılığın
yeniden üretilmesine yol açar. Ki, adaletsizliğin ve ayrımcılığın
sürekli olarak yeniden üretildiği bir yaşamda, ne toplumsan barış,
ne toplumsal adalet ne de ortak vicdan inşa edilebilir.
Sonuç olarak; özel mülkiyetin olduğu, bireylerin eşit şans ve
imkâna sahip olmadığı bugünün dünyasında arkadaşlık ve dostluk;
birine dost olup, bir başkasına düşman olmakla beslenmektedir.
Bu kurumun temel ilkesi budur. Bundan dolayı ki, arkadaş ve dost
olmayı reddetmek gerekir. Ne zaman ki özel mülkiyet ve toplumsal
eşitsizlik ortadan kalkar ve insanların birileri tarafından ekonomik,
siyasal ve toplumsal bakımdan ayrıcalıklı kılınmak gibi bir ihtiyaçları
kalmaz; ne zaman ki birileri birilerini istese de bu bakımlardan
ayrıcalıklı kılamaz: işte o zaman arkadaşlık ve dostluktan yana
olunabilir. Tabii o koşulların insanı, halen daha arkadaşlık ve
dostluk ilişkisine ihtiyaç duyarsa.