KAPİTALİZM İLE SUÇ ORTAĞI OLMAYANLAR, KAPİTALİZMİ YIKIP, ÖZGÜRLÜKÇÜ VE EŞİTLİKÇİ BİR DÜNYA KURMAK İÇİN, DEVRİMCİ BİR DÜNYA PARTİSİNİN POLİTİK ÖNDERLİĞİNDE BİRLEŞEREK SAVAŞIN!

 
 

Bugünkü Yaşamın Değerleri Üzerine
Sere Serpe Düşünceler

Dipnot:

Bu yazımızda, bugünkü yaşamın dokunulmazı olarak kabul edilen ve herkesin kendince yücelttiği bir kısım değerleri tartışacağız. Yani aileyi, anne baba ve çocuk arasındaki bağı, kardeşliği, sevgili ilişkisini, arkadaşlığı tartışacağız. Özcesi, birinin bir şeyi olmayı tartışacağız.

Annelik Kurumu Üzerine

Bütün toplumların ortak değer olarak kabul ettiği çok az şey vardır ve annelik neredeyse bunların başında gelmektedir.
Anneliğin biyolojik boyutunu ve buna bağlı olarak gelişen “duygu” boyutunu tartışacak değiliz. Bizim asıl tartışmak istediğimiz; anne ile çocuk arasındaki “sevgi“ ve bu kurumun yol açtığı ayrımcılıktır.
Kadınların hamilelik sürecinde gerek hormonsal gerekse de duygusal bir yığın değişiklik geçirdiği genel kabul gören bir doğrudur. Ama bu değişikliğin pozitif mi yoksa negatif mi olduğu hiç tartışılmaz ve bütün değişikliklerin pozitif olduğu söylenir. Kadınların hamilelik sürecinde daha duyarlı oldukları ve doğumdan sonra daha bir sorumlu oldukları ve kendi annelerini daha iyi anladıkları söylenir. Biz bu görüşe katılmıyoruz; bu görüşe katılmamakla kalmıyor, tam tersini iddia ediyoruz.
Hamilelik öncesi süreçte toplumsal birçok meseleye duyarlı olan kadınlar, hamilelik sürecinde kendi dünyalarına çekilmeye başlarlar. Açıklama ise şu olur: “ben artık bir başka can taşıyorum, dikkatli ve sorumlu olmam gerek.“ Hamilelik yerini anneliğe bırakınca ise, yeni açıklama gelir: “Ben artık eskisi gibi yaşayamam, şimdi düşünmem gereken bir başkası var.“ Artık kadın için hayattaki en önemli ve kutsal olan kendi çocuğudur. Bu açıklama, toplumca kabul görür; kabul görmenin de ötesinde, adeta kutsanır. Bu kutsal ilişki üzerine filimler yapılır, şarkılar söylenir, kitaplar yazılır. Bu durum o denli özelleştirilir ki, bunu anlamakta güçlük çekersiniz; onun için derler ya, “Anne olmayan anlayamaz.“ Bu söylem o kadar güçlü kabul görür ki, anne olamayan kadınlar kendilerini eksik hissetmeye başlarlar.
Evet, ne demiştik; annelik kadını daha ayrımcı ve daha duyarsız yapıyor demiştik. Duyarsız yapıyor çünkü; tek bir insana yani kendi çocuğuna yöneliyor ve çocuğu onun için yaşamdaki en değerli varlık oluyor birden. Bu duruma bağlı olarak ise, yaşamla olan bütün bağını bunun üzerinden kurmaya başlıyor ve ister istemez toplumsal olanı bireysel ilişkisine kurban etme, yani kendi çocuğu için bütün dünyayı yakma zeminine kayıyor. Toplum tarafından yüceltilen bu zemin oldukça tehlikelidir.
Hiç kimse şunu sormuyor: “İyi ama yaktığı dünyada başka çocuklar da var!“ Kimse sormuyor çünkü herkes aynı değer yargısına sahiptir ve sıraları geldiğinde onlarda kendi çocukları için dünyayı yakabilirler.
Bundan dolayıdır ki, tıpkı aile kurumu gibi annelik kurumu da toplumsal ve adil bir yaşamın önünü kesen bir karaktere sahiptir. Bu kurum devam ettikçe herkes kendi çocuğunu kollayacak, kendi çocuğuna yer açmak için başka çocukları itip kakacak ve kendi çocuğunun ayrıcalıklı bir yaşam sürebilmesi için başka çocukların mağduriyetine göz yumacak ya da bu mağduriyetin örgütlenmesine ortak olacaktır.
Duygusal olarak insanın birine karşı ayrımcı davranmasını anlamak mümkündür; kimin kimi ne kadar seveceğine kimse karışamaz; bu alanda ne eşitlik sağlamak ne de herkesin herkesi sevebilmesi mümkündür. Sevmek duygu işidir ve hissedilen kim ise, o sevilir. Ama bugünün dünyasında sevmek, yalnızca duygusal değil, aynı zamanda sosyal, ekonomik ve siyasal ayrımcılığı da beraberinde getirmektedir ve bundan dolayı da masum değildir. Bir anne, eğer yalnızca duygusal ayrımcı olsaydı ve onun bu ayrımcılığı ekonomik, toplumsal ve siyasal olarak bir ayrımcılığa tekabül etmeseydi; yani bu alanlarda kendi çocuğu ile tanımadığı insanlar arasında bir ayrım yapmasaydı, bu durumda annenin duygusal ayrımcılığı hiç bir sıkıntı yaratmazdı. Yok, eğer anne her şeyin iyisini ve fazlasını kendi çocuğu için istiyor ve bunun için mücadele ediyorsa; adaletin uygulanması söz konusu olduğunda, her koşulda kendi çocuğundan yana oluyorsa; bir kavgada, haksız da olsa çocuğundan yana oluyorsa; bu durumda anneliğin ne savunulacak ne de yüceltilecek bir yanı vardır. Bu, toplumu düşman kamplara bölen türden bir ayrımcılıktır. Dolayısı ile de erdem olan bu kurumu savunmak değil, bu kurumu geldiği yere göndermek için mücadele etmektir.

Babalık Kurumu Üzerine Bir Ara Not

Aslında annelik kurumu için söylediklerimiz bu kurum için de geçerlidir. Bu kurum için ek olarak şunlar söylenebilir: Bu kurum tamamen genetik ölçüler üzerine oturan ve kendini bu yolla var eden ırkçı bir kurumdur. Babalık kurumu tamamen ideolojik bir kurumdur. Erkek topluluğunun kendi ihtiyacı için bir aile yaratma eyleminin ile birlikte, erkekler tarafından gerek kadınların bedenlerine gerek iş gücüne gerekse de çocuklara el konulmuştur. Bilindiği gibi erkek egemen toplum henüz örgütlenmemişken, çocuk anne üzerinden tanımlanırdı. Bu dönemde kimse babayı sormadığı gibi, baba da çocuk üzerinde bir tasarrufa sahip değildi.
Ne zaman ki erkekler yaşama el koyup, yaşamın efendisi oldular, işte o zaman çocukları da kendi egemenliklerinin aracı olarak yeniden tanımladılar ve çocuklar ile ortaklıklarını “kan bağı“ üzerinden izah ettiler.
Sonraki yıllarda birçok savaş, erkeklerin literatüre kattıkları “kan bağı“ olgusu üzerinden örgütlendi ve bu bağ üzerinden “dostluk“, “düşmanlık“, “sevgi“ ve “nefret“ örgütlendi. Erkeklerin icadı olan “kan bağı“ esaslı ideoloji; her dönem, yaşamın efendisi olanlar tarafından yeniden ve yeniden üretildi.
Erkeklerin birçoğu, sonraki yıllarda, bizzat kendi yaratmış oldukları bu canavarın kurbanı olmuş olsalar da; bu canavarın yaratıcısı olan onlardır.

Anne – Baba – Çocuk Arasındaki
“Sevgi“ Bağı Üzerine

“Sevgi, duygu işidir ve karşılıklı ya da tek taraflı, zamanla oluşur.” Eğer sevginin tanımını bu şekilde yapıyorsak; bu zeminden hareketle diyebiliriz ki, Anne – Baba – çocuk ve kardeşler arasında ki bağ sevgi değildir. Bu ilişkiler kendi içerisinde kendine özgü bir bağa ya da “duygu” bağına sahip olsa da, var olan bağ sevgi değildir. Bu bağ, insanın hissederek ve yaşayarak oluşturduğu değil, öğrendiği, öğrenerek içselleştirdiği bir bağdır.
Bir anneyi, babayı ya da ikisini birden düşünün; daha hamilelik dönemindeyken doğacak çocuğu peşinen “severler”; doğacak olanı sevememe ihtimalini akıllarından bile geçirmezler. Doğacak olanı peşinen severler, çünkü o, onlara aittir. Doğacak çocuğun kim olacağı ve ne yapacağı onları hiç mi hiç ilgilendirmez. Şimdi bu bağın tanımını her şeye rağmen “sevgi” olarak yapmak mümkün müdür? Hayır, bu sevgi bağı değil, ideolojik ve sosyolojik bir bağdır. Bu ilişki peşinen kabullenilmiş ve bizzat örgütlenmiş olmasına rağmen, zamanla, bir arada yaşamaktan doğan bir “duygu” bağına da yol açar, ama bunun adı sevgi değildir. Bu olsa olsa, kendinin olanı, sana ait olanı “sevmek”tir.
Aynı şey çocuklar için de geçerlidir; çocuklar dünyaya geldiklerinde onlarının hissederek ve özgürce sevme ya da nefret etme hakları olmaz. Anne, baba, diğer aile fertleri, sonraki yıllarda öğretmenleri adeta kuşatırlar onları ve hep bir ağızdan onlara, kimleri sevmeleri ya da sevmemeleri gerektiğini öğretirler.
Yani çocuklara; Allah’ı, anneyi, babayı, peygamberleri, peygamberin karılarını ve yakınlarını, devleti, milleti sevmesi öğretildiği gibi; kendinden olmayanı ve işine gelmeyeni sevmemesi de öğretilir.
Bütün bunlar öğretilir. Bu tür bir sosyalizasyonla büyütülen çocuklar belli bir yaşa geldiklerinde artık onlar için dost ta düşman da bellidir. Çocuklar, yetişkin yaşlarında toplumdan aldıkları değerlerin bir kısmı ile hesaplaşsalar da; Anne, baba ve kardeş ilişkisi ile hesaplaşmıyorlar. Bunun doğal bir bağ olduğunu, dolayısı ile de bir sevgi bağının da kaçınılmaz olduğunu düşünüyorlar; daha doğrusu düşünmek istiyorlar. Çünkü günümüz dünyasında bu bağ bir güvencedir ve kimse bunu kaybetmek istemiyor. Zaten akrabalık olgusu tam da bu nedenden dolayı ortaya çıkmıştır ve bu bağ, akrabalık olgusunun doğasına uygundur. Mesela “sosyal” güvencenin oldukça gelişmiş olduğu Batı toplumlarında akrabalık bağının zayıflaması tamda bundandır. İnsanların başka güvenceleri söz konusu olduğundan, akrabalık bağlarını büyük ölçüde terk etmişlerdir.
Bu ilişkiye bir başka açıdan yaklaşacak olursak; ne kadar ikiyüzlü ve ihanete açık olduğunu daha iyi görebiliriz. Şimdi bir aile düşünün; anne - baba ve çocuklar. Anne ve baba, çocuklarına önceliklerinin kendi aileleri olması gerektiğini öğretirler; yani onları tolumun içinde, topluma karşı yetiştirirler. Yine aynı şekilde, her koşulda bir birlerine sahip çıkmalarını,bir birlerini kayırmalarını yani adaletsizliği öğütlerler onlara.
Hâlbuki bu anne ve baba, henüz evlenmeden önce yani kendi aileleri ile yaşarlarken onlar da aynı şekilde yetiştirilmişlerdi; onlar için de en önemli olan kendi anne – babaları ve kardeşleriydi. Ama gün geldi, kendi ailelerinden koptular ve kendilerine ait başka bir çekirdek aile örgütlediler ve bu kez kendi çekirdek ailelerinin çıkarları için, gerektiğinde, daha önce bir parçası olduklar ailelerini karşılarına alabildiler; hatta onlara düşman olabildiler.
Peki, nasıl oluyor da daha düne kadar her koşulda sahiplendikleri ve her koşulda savundukları aileleri ile düşman bile olabiliyor bu insanlar?
Evet, aile ve büyük aile bir çıkar birliğidir; bu kurum, önce içeriden dışarıya doğru çoğalır, çoğaldıkça bölünür ama bölünen bu parçalar bir birinin yörüngesini terk etmezler. Tıpkı hemşerilik ve ulus gibi. Bütün bunlar bugünkü yaşamın doğurduğu ucubelerdir; bunları var eden ekonomik, sosyal ve politik koşullar imha edilmedikçe de kendi varlıklarını şu veya bu biçimde sürdürmeye devam edeceklerdir.
Bir takım zorunlulukların ortaya çıkarmış olduğu aile bağı ve bu bağa göre oluşturulmuş olan ve adına sevgi denilen bağın anlamı ve yol açtığı sonuçlar; ayrımcılık, düşmanlık, adaletsizlik ve daha binlerce kötülüktür ve bu bağ, gerek katıksız sevginin gerek mutlak adaletin mümkün kılınabilmesinin önündeki en büyük engellerden biridir. Ve mutlaka aşılmalıdır.
Bu engel aşılmadıkça sevgisiz kalmayı yeğlemek daha hayırlıdır. Hiç olmazsa suç ortağı olmayız.

Sevgili ya da Aşk İlişkisi Üzerine

Aleksandra Kollontay, yaklaşık olar doksan sen evvel aşk ve sevgi üzerine şöyle diyor: “Bugünün insanı olabildiğince egoist ve kendini sevmektedir; bundandır ki, bugünün insanının bir başkasını gerçek anlamda sevmesi ve bir başkasına aşkla bağlanması mümkün değildir.”
Doğru demiş… Alexandra Kollantay, bunları yaklaşık olarak doksan sene evvel söylemişti; bugün yaşıyor olsaydı muhtemelen başka şeyler de söyleme ihtiyacı hissederdi. Çünkü insan nesli, aradan geçen doksan senelik süre içerisinde onlarca defa yeniden ve yeniden egoistleşti ve kendisini, kendi ihtiyaçlarını her gün yeniden sevdi; hem de esiri olacak kadar sevdi kendini ve ihtiyaçlarını. Zamanla insanın ihtiyaçları ile olan ilişkisi öyle bir hal aldı ki, insan, ihtiyaçlarının bir toplamı oldu.
Peki, kendi ihtiyaçlarına adeta onun esiri olabilecek kadar bağlı bugünkü insanın bir başkasını, ihtiyaçlarından bağımsız sevebilmesi mümkün müdür? İstisnai sayılabilecek örnekleri bir kenara bırakacak olursak, bizim bu soruya cevabımız kesinlikle hayır olacaktır.
Bu ihtiyaçların neler olduğunu ilk bakışta bir bütün olarak tespit etmek oldukça güçtür ama ilk akla gelenleri ifade etmek bile bu ilişkilerin karakterini anlamamıza yardımcı olabilir.
Günümüz insanının bir başkasını “sevgili” anlamında sevmeden önceki macerasına bakacak olursak; günümüz insanı, mevcut sosyalizasyonu dolayısıyla zaten özgürce hissedebilme yeteneğinden yoksundur. Çünkü günümüz insanı için sevmek, eğitim yoluyla öğrendiği bir olgudur. Bırakın sevmeyi bir yana, bugünkü insanın hoşlandıkları ve hoşlanmadıkları bile onun doğal tercihleri değildir.
Ailenin kuruluşu ile birlikte insanın sevgili ve aşk ilişkisinde de yeni bir süreç başlamıştır. Bu tarihe kadar kadın, erkek ve çocuktan oluşan bir yapılanma mevcut olmadığı gibi, bunların arasındaki ilişki de, onların ortak bir hayat sürmelerini zorunlu kılmıyordu. Ne ortak mülkiyet mevcuttu ne de ortak çocuk merkezli bir ortaklık. Aralarındaki ilişki onların bir birlerini ayrıcalıklı kılmalarını gerektirmiyordu. Kimse kimsenin ne yaşamının ortağı ne de bekçisiydi.
Ne zaman ki aile kuruldu, her şey buna bağlı olarak yeniden oluşturuldu; bu tarih itibariyle gerek aşkın gerekse de erkek ile kadının “aşk” tarihinde yeni bir milat başladı. Zamanla, bu yeni duruma Âdem ile Havva hikâyesi benzeri hikâyelerle tarihsel bir arka plan oluşturuldu; özellikle tek tanrılı dinlerin ortaya çıkışıyla birlikte, kutsal kitaplar üzerinden bu sürecin ideolojik zemini daha bir sağlam yeniden örüldü. Evet, artık kadın - erkek ilişkisinde yeni bir milat başlamıştı. Artık kadın ile erkek “bir elmanın iki yarısı” idi ve bunlar ancak bir birleri ile tamamlanabilirlerdi. Bu durum, kadın ile erkek arasındaki ilişkide bir kırılma noktasıdır ve bu tarih itibariyle artık ne kadın ne de erkek, kendine ait bir yaşam düşünmez olmuştur. Ve herkes eşini yani diğer yarısını arayarak tamamlanma macerasının ardına takılmıştır.
Kadın ve erkek, eğer “kaçamak” ya da “geçici” diye adlandırılan ilişkileri saymazsak, karşı cinsi ile girdiği ilişkide hep diğer yarısını aramaktadır; diğer yarısını bularak tamamlanmak istemektedir.
Bir başka nokta ise “Aşkın, cinselliğin ve seksin aynı insan ile yaşanmasına ilişkin saplantıdır. Bunun aksi bir an olsun düşünülmemektedir. Hâlbuki insan çok âşık olduğu bir insanla seks yapmak istemeyebilir, ya da seks yapmaktan hoşlandığı bir insana âşık olmayabilir. Ama bunlar o kadar bir birine bağlı düşünülmektedir ki, eğer taraflardan biri diğerine, “seninle sevişmek hoşuma gitmiyor” dese, aldığı tepki şu oluyor: “Demek artık beni sevmiyorsun!” Ya da tam tersi, eğer iki insan arasında yalnızca tensel bir ilişki varsa, bu insanlar aralarındaki ilişkinin bu kadarla sınırlı olduğunu bir birlerine itiraf edemiyorlar; dolayısı ile de çıplaklığı ile onları utandıran bu ilişkiyi giyindirme gereği duyuyorlar. Bu çıplaklığı, bizzat yaratıcısı oldukları bir büyü ile; yani “aşk” ya da “sevgi” ile giyindiriyorlar. Ve zamanla kendi yarattıkları büyüye o kadar inanıyorlar ki, bir gün ayrıldıklarında acı bile çekiyorlar.
Klasik evlilikleri yani aile zoruyla ya da yalnızca aile kurmak ve üremek maksadıyla yapılan evlilikleri bu tartışmanın dışında bırakarak, kadın ile erkek arasındaki ilişkiyi bir an için “aşkın, sevginin, cinselliğin ve seksin aynı insanda yaşanması gerektiğini” ya da “Kadın ve erkek bir elmanın iki yarısıdır ve ancak bir birleri ile tamamlanırlar; insan elbette âşık olduğu insanla bütün bunları yaşar, yaşayamıyorsa o zaman aşk yoktur” anlayışının doğruluğunu kabul edelim ve buradan hareketle tartışalım.
Ve şöyle bir soru sorarak başlayalım: Bugünün insanı hiçbir şekilde maniple olmadan, özgürce hissedip, aşık olabilir mi?
Mesela, dış görünüş, cinsel açlık, para, mevkii, korku, psikolojik arka plan; bütün bunların etkisi olmadan âşık olabilir mi?
Biraz magazin yapalım ve soralım; Kaya Çilingiroğlu bu kadar zengin değil de, bir inşaat işçisi olsaydı, buna rağmen Hülya Avşar onunla bir “aşk” yaşar mıydı?
Ya da İmparator lakaplı İbrahim Tatlıses’i düşünün; bu adam eski işi olan inşaat işçiliğini halen sürdürüyor olsaydı, onunla aşk yaşadığını iddia eden kadınlar onun yüzüne bakarlar mıydı?
Varsayalım ki, iki insan arasında aşk var ve görünürde bunların hiç biri yok; buna rağmen bu insanın çarpık sosyalizasyonlarından arınarak, saf bir aşka ulaşabilmeleri mümkün müdür? Bu kadar kirli bir toplumun ürünü olan bu iki insanın, bu toplumun onlarda yaratmış olduğu ön yargılar, bastırılmış, maniple edilmiş duygu ve ihtiyaçlar, yaratmış olduğu korkular, yargılar, psikoloji ve ifade edilemeyecek yüzlerce etkiden bağımsız bir birlerine âşık olabilmeleri mümkün müdür? Bu insanlarının bir birlerinde bulduklarının gerçekten aşk olduğunu kim, nasıl iddia edebilir? Eğer aşk var ise ve aşk, denildiği gibi bir başkasına koşulsuz bağlanmak, bir başkası için yanıp kül olmak ise; bugünün insanı bu anlamıyla bir aşkı yaşamaya müsait değildir. Yine aynı şekilde sevgi, koşulsuz paylaşmak ise, bugünün insanı bu anlamıyla bir sevgiyi yaşayabilecek ve yaşatabilecek durumda değildir.
Ama biz diyoruz ki, aşk yoktur; daha doğrusu ne aşkın herkes için geçerli bir tarifini yapmak mümkündür ne de aşkın bir tarifi mümkündür. Aslında aşk, herkesin ihtiyacını ifade etmek için kullandığı bir metafordan başka bir şey değildir.
Ve ömrü, ele geçirilinceye kadardır. Bundan dolayıdır ki, bütün ölümsüz aşk hikayeleri, yaşanamamış aşklar üzerinedir. Tıpkı, Mem-Ü Zin, Tahir ile Zühre, Romeo ile Julia, Kerem ile Aslı ve diğer aşıkların hikayesi gibi… Bir başka deyişle aşk; bir birlerine kavuşamamış aşıkların hikayesidir.
Birbirlerine kavuşmuş olanlara gelince, bunlar birbirlerine kavuştuktan kısa bir süre sonra; aralarındaki aşkın bittiğini ve aşkın yerini sevgiye bıraktığını söylerler. Bu ifadeden de anlaşılacağı gibi aşk; bir ele geçirme eylemidir.
Bir an için, bugünün dünyasında iki insan arasında yaşananı aşk ya da sevgi olarak kabul edelim; peki, bu aşkın ya da sevginin bir başkasına duyulan aşk ya da sevgi olduğunu iddia edebilmek mümkün müdür?
Bu soruya bizim cevabımız: “hayır”dır. Bu tür ilişkilerde söz konusu olan, kişinin bir başkasını değil, yine kendisini, kendi ihtiyacını sevmesidir. Ve bu kendini sevme olayı karşı tarafa, kendisinin sevildiği biçiminde yansımaktadır. Özcesi, bu ilişkiler bir tür “al gülüm ver gülüm” ilişkisidir.
Bundan dolayıdır ki taraflardan biri bir başkasına “gönlünü” kaptırdığında, o güne kadar sevdiğini söylediği insana verdiklerini vermez olur. Çünkü artık her şeyi yeni “sevgili”ye vermesi gerektiğini düşünür. Parasını ve imkânlarını yeni “sevgili” ile paylaşır; onu merak eder, onu kıskanır, onun için ağlar, ona çorba pişirir, hasta olunca ona bakar. Şimdi tam da bu noktada birileri şu soruyu yöneltebilir: “İyi ama bundan daha normal ne olabilir, insan sevdiği için bunları yapmaz mı?” Keşke her şey bu kadar masum olsaydı. Birincisi, gönlünü kaptırmak ile sevmek aynı şey değildir. İkincisi, birine gönlünü kaptırınca, o güne kadar sevdiğin insana karşı hissettiğin sevgi bitmez, yani birinden diğerine geçen bir duygu değildir sevgi. Üçüncüsü, o güne kadar sevdiğini söylediğin insanla bir sevgili ilişkisi yaşamak istemeyebilir insan ama bu, sevginin bittiği anlamına gelmez. En fazla olsa olsa, sevgi kendi içerisinde bir evrime uğrar. Bu ise, o güne kadar o insana verilenlerin ondan alınıp, bir başkasına verilmesini gerektirmez.
Aslına bakılacak olursa, günümüzde sevgili ilişkisi diye adlandırılan şey, yatak ilişkisidir ve insanın yaşamındaki en öncelikli olan bu ilişki, dolayısı ile de bu ilişkiyi yaşadığı insandır. Bu, aşağı yukarı 6 – 7 bin yıldan bu yana böyledir.
Karşıdaki insanın tanımı bu ilişki üzerinden yapılmakta ve karşıdaki insan bunun üzerinden değer görmektedir. Meselenin özü budur. Bundandır ki, yatılan insan yaşamın merkezine oturur. Hak ettiği için mi? Tabii ki hayır. Peki, üç gün önce hayatımıza giren bir insan, bu “değeri” hak edecek ne yapmış olabilir ki evimizi, paramızı, imkânlarımızı onunla paylaşıyoruz? Mesela yirmi yıldır arkadaş olduğumuzu iddia ettiğimiz birinin paraya ihtiyacı olduğunda ona ihtiyacı olan parayı borç veriyoruz(eğer verirsek), ama üç gün önce tanıştığımız ve “sevgili” diye adlandırdığımız insana bütün paramızı sunabiliyoruz; üstelikte borç değil, hibe olarak.
Yine aynı şekilde, yirmi yıldır arkadaş olduğumuza evimizin anahtarını vermiyoruz, hasta olduğu zaman onun için aylarca hastane kapılarında bekleyip, onu iyileştirmek için evimizi satıp onun iyileşmesi için harcamıyoruz da, üç gün önce tanıştığımız insan için bütün bunları yapabiliyoruz.
Sahi, nedir bu çelişkili durumun açıklaması? Daha da kötüsü, nasıl oluyor da yirmi yıldır arkadaşlık yaptıklarımız bu ayrımcılığı kabul edip, onaylayabiliyorlar?
Neden olacak, onlarda aynı düşünüyorlar da ondan.
Evet, bu ilişki formunda ne sevilen ne de değer verilen karşıdakidir. Karşıdaki yalnızca ve yalnızca bir objedir. Ve ihtiyaçlar değiştiğinde yerini bir başkasına bırakır. Ona, o güne kadar verilenler yalnızca ve yalnızca verili ihtiyaçların karşılığı olduğu içindir. Bu anlamıyla da ister sevgi ile ister aşk ile süslensin, bugünün dünyasında sevgili ilişkisi kişiliği olmayan bir özelliğe sahiptir.
Bu ilişkinin bir başka sakıncası ise, toplumcu bir ahlaka, toplumcu bir yaşama ve toplumcu bir adalete dayanan bir dünyanın örgütlenebilmesinin önünde engel teşkil ediyor olmasıdır. Çünkü bu ilişki de tıpkı aile kurumu gibi, mutlak olarak birinin birini diğerleri karşısında imtiyazlı kılmasını gerektirir. Ayrımcılığın yeniden üretilmesine yol açar. Aksi takdirde bu ilişki zaten biter.
İnsanların eşit imkana sahip olmadığı, birinin imkanının bir başkasının imkansızlığı ile oluştuğu günümüz dünyasında kimsenin kimseyi ayrıcalıklı kılma hakkı yoktur. Eğer “sevgi” ya da “aşk” ve bunlarla izah edilen ilişki, birinin bir diğerini, sosyal, hukuki, siyasal ve maddi olarak ayrıcalıklı kılması ise ve bu tür bir sonuca tekabül ediyorsa; sevgisiz kalmayı yeğlemek lazım.

Arkadaşlık ya da Dostluk Üzerine

Arkanı yaslayacağın kimse; arkadaşlık ya da dostluk denilince akla gelen bu olsa gerek. Kimilerinin sahip olduğu için kendini şanslı hissettiği, kimilerinin bir türlü sahip olamadığı için kahrettiği, kimilerinin ise, “kimseyle arkadaş olunmaz; kimseye güvenmeyip, kendi işini kendin yapacaksın” diyerek reddettiği bir muammadır arkadaşlık ya da onun rafine edilmiş hali olan dostluk.
Arkadaşlık, her ne kadar insanlar açısından oldukça kıymetli bulunsa da, esasen toplumu düşman kamplara bölen ve toplumda zaten var olan adaletsizliği bir de bu kanaldan yeniden üreten bir karaktere sahiptir.
Eğer arkadaşlık yalnızca bir gönül dostluğuna ve muhabbete dayanmış olsaydı bir sorun teşkil etmezdi; bir sorun teşkil etmeyeceği gibi, insanın “manevi” yaşamının daha dar zenginleşmesi bakımından çok faydalı bile olurdu.
Ama bugünün dünyasında arkadaşlık; ekonomik, sosyal, siyasal, psikolojik ve daha birçok bakımdan arkadaşların birbirlerini imtiyazlı kılmasını gerektiriyor. Özcesi, taraf tutmaktır arkadaşlık. Arkadaşlık ve dostluk ilişkisinin iç hukuku bunu gerektirmektedir, aksi taktirde, yani taraflardan biri bu hukukun gereklerini yerine getirmediği taktirde diğeri onu, “sen ne biçim arkadaşsın” diyerek arkadaşlıktan azleder. Arkadaşlığın temel ilkesi şudur: “Ya benden yana olursun ya da bensiz kalırsın.”
Tabi ki insanın birileri ile yarenlik yapması, muhabbet etmesi, duygusal olarak birilerine karşı bir yoğunluk hissetmesi; dolayısı ile de onlar için bir başka üzülmesi, ağlaması, acı çekmesi ya da onlar adına mutlu olması kaçınılmazdır. Ama birilerini duygusal olarak ayrı hissetmek ya da ayrı tutmak; bu birilerini maddi yaşam içerisinde ayrıcalıklı kılmaya tekabül etmemeli. Eğer bu duygu bağı maddi yaşam içerisinde bir ayrımcılığa tekabül edecek olursa; bu durum birini ayrıcalıklı kılıp, bir başkasını mahrum etmek sonucunu doğurur. Bu sonuç ise, adaletsizliğin ve ayrımcılığın yeniden üretilmesine yol açar. Ki, adaletsizliğin ve ayrımcılığın sürekli olarak yeniden üretildiği bir yaşamda, ne toplumsan barış, ne toplumsal adalet ne de ortak vicdan inşa edilebilir.
Sonuç olarak; özel mülkiyetin olduğu, bireylerin eşit şans ve imkâna sahip olmadığı bugünün dünyasında arkadaşlık ve dostluk; birine dost olup, bir başkasına düşman olmakla beslenmektedir. Bu kurumun temel ilkesi budur. Bundan dolayı ki, arkadaş ve dost olmayı reddetmek gerekir. Ne zaman ki özel mülkiyet ve toplumsal eşitsizlik ortadan kalkar ve insanların birileri tarafından ekonomik, siyasal ve toplumsal bakımdan ayrıcalıklı kılınmak gibi bir ihtiyaçları kalmaz; ne zaman ki birileri birilerini istese de bu bakımlardan ayrıcalıklı kılamaz: işte o zaman arkadaşlık ve dostluktan yana olunabilir. Tabii o koşulların insanı, halen daha arkadaşlık ve dostluk ilişkisine ihtiyaç duyarsa.

Sayı 4