| Ulusal Mesele Üzerine
Giriş Yerine Kısa Bir Not
Egemen devletlerin işgali ve sömürgesi altında yaşayan ezilen uluslar
doğaldır ki kendi kurtuluşları için mücadele ederler. Doğaldır ki,
bu mücadelenin seyri de, bileşenlerinin taşıdığı farklı sınıfsal
aidiyetleri nedeni ile, içinden geçtiği tarihsel konjönktürün siyasal
eğilimleri ve güç dengeleri arasında zikzaklar çizer. Bu son derece
normaldir. Çünkü; ne, bu mücadelenin tarafı olan kendi(ulusal) aktörleri
ve bu aktörlerin sınıfsal aidiyetleri nedeniyle taşıdığı siyasal
eğilimleri tektir, ne de, bu harekete etki etmek isteyen dış(uluslararası)
aktörlerin siyasal eğilimleri ve bunların çıkarları tek ve ortaktır.
İşte, bu karmaşık siyasal etkenlerin birbiriyle çatışıp duran ve
birbirine baskın gelmeye çalışan çıkarlarının arasında, sınıf karakterinin
burjuva olması nedeniyle, doğaldır ki kendi çıkarını ararken ondan
ona bocalayarak salınıp durur ulusal hareket.
Bütün bu sınıfsal güç ve çıkar karmaşasının tozu dumanı içinde öncelikle
bizi ilgilendiren şey; burjuva mülkiyet ve çıkar ilişkilerinin sonucu
olarak ortaya çıkmış bu sosyal sorunun yarattığı toplumsal eşitsizlikler,
haksızlıklar, baskılar ve bunlardan doğan acılar karşısında, egemen
olanlara karşı ezilenlerin saflarında taraf olacak devrimci bir
tutum ortaya koymaktır. O halde, Ulusal Kurtuluş Mücadeleleri’nin
de bir parçası olduğu, ezilen insanlığın kendisini ezene karşı tepkilerinden
biçimlenerek ortaya çıkan Ezilenlerin Sosyal Topluluk Hareketleri’ne
komünistlerin nasıl yaklaşmaları gerektiğini belirleyerek gündemimize
geçebiliriz.
Komünistler, Ezilenlerin Sosyal
Topluluk Hareketlerine Nasıl Bakmalı, Ne Yapmalı?
Kapitalist toplumun sınıflara ve ayrıcalıklara bölünmüşlüğü, onu
oluşturan tüm sınıf ve toplumsal katmanların iktisadi, sosyal ve
siyasal çıkarlarını birbirinden ayrıştırıp çatışma dinamikleri ile
birbirinin karşısına koyar. Kapitalizmin egemenliği altında toplumsal
durumun sosyal ve siyasal analizi böyle kolayca yapılsa da, bu durumdan
doğru politik görevler çıkarmak için onun sosyolojik yapısının karmaşık
ve çapraşık işleyişini doğru kavramak gerekir. Bu durum; yani sınıfların
çıkarlarının birbirinin karşısında ve çatışık olması, egemen sınıf
ile ezilen-sömürülen sınıf arasında her zaman doğrudan ve sınıf
kimlikleri üzerinden bir çatışmaya yol açmaz. Çünkü, iki sınıf arasındaki
gelir ve yaşam standardı farkı birbirine ters orantılı olarak ne
kadar derinleşmiş olursa olsun, ezilen-sömürülenler her durumda
kendiliğinden ve otomatik olarak egemen olana karşı sınıfsal kimlikleri
üzerinden birleşmezler ve sistem dışı bir siyasal arayışa yönelmezler,
yönelemezler.
Ama yine de kapitalist sistemin karakteristiği gereği dayandığı
toplumsal eşitsizlikten kaynaklanan sosyal huzursuzluk içten içe
beslenir ve çoğu zaman adli vakalar olarak dışa vurur. Kimi zaman
ise de, bir sosyal topluluk hareketine dönüşerek otoriteye ve otoriteyi
temsil eden sembolleri hedef alan şiddete başvurarak ortaya çıkar.
Egemen sistemin yarattığı ve biriktirdiği sosyal huzursuzluk, zaman
zaman bir sosyal topluluk hareketi biçiminde gelişip yöntem olarak
şiddete başvursa bile, hareketin kendiliğindenliği, siyasal olarak
kapitalizmi aşamaz ve talepleri ile kapitalist düzenin sınırları
içinde kalır. Sınıf kimliği üzerinden ve siyasal bir hedefe kenetlenmiş
olarak ortaya çıkamayan toplumsal huzursuzluk sistem içi başka alanlar
üzerinden ortaya çıkarak kendini gösterir. Yani; horlanmışlıkları,
aşağılanmışlıkları ve yok sayılmışlıkları üzerinden oluşan tepkileri
ve bu tepkilerinden doğan haklı öfkeleri, eşitsizlikçi toplumlar
tarihi süresince biriken ezilmişlikleri ile oluşan sosyolojik kimlikleri
üzerinden de şekillenerek dışa vurur.
Bu nedenle; kapitalizmin egemenliği altındaki tek toplumsal çatışma,
ezen sınıfla ezilen-sömürülen sınıf arasındaki zıt iktisadi ve sosyal
çıkarlardan kaynaklanan sınıf çatışması değildir. Ezilen-sömürülenlerin
aşağıdan her hareketi her zaman arı bir sınıf kimliğine sahip olmadığı
gibi, sınıfsal sorunlara, kaygılara ve taleplere de dayanmaz.
İlk sınıflı toplumların ortaya çıkışından bu yana süregelen erkek
cinsinin egemenliği, siyah insanı köleleştiren beyazların egemenliği,
sömürgeci ezen ulus egemenliği gibi daha bir dizi egemenlik biçiminin
yarattığı sorunlar, bu sorunların mağdurlarının taşıdığı başkaldırı
dinamikleri ile birlikte vardır ve mağdurlar mücadeleye atılmak
için ortaya çıkabilecekleri uygun anı beklerler. Bu dinamikler,
uygun tarihsel ve sosyal şartlar oluştuğunda da sosyal ve toplumsal
hareketler olarak mücadele alanlarındaki haklı yerlerini alırlar.
Ama bu haklılıkları geçicidir. Çünkü, bütünsel olarak toplumsal
eşitlikçi bir projeye sahip değildirler. Mücadeleye, kendisini ezen
egemenlerinden kurtulmak, onlar kadar özgürleşebilmek ve onlarla
eşitlenebilmek için atılırlar. Buna rağmen, sosyal duyarlılıkları
atıl topluluklara oranla daha açık ve daha hassastır. Bu nedenle
de, doğru bir perspektif ve doğru bir yaklaşımla toplumsal eşitlikçi
bir kurtuluş projesine kazanılabilirler.
Egemenlerin tarihi boyunca oluşmuş ve birikmiş bu sosyal sorunların
kökeninde elbetteki mülkiyetin elde edilmesi ve korunması amacı
yatmaktadır. Tam da bu nedenle; egemenlerin tarihi boyunca hiç bir
mülkiyetçi sistem bu sosyal sorunları çözmemiş, aksine, bilinçli
olarak yaratmış, sistematik olarak örgütlemiş ve nihayetinde de
bugünün egemen düzeni olan kapitalizme devretmiştir. Kapitalizm
ise bu sosyal sorunları çözmez ve de çözemez. Çünkü; tam da, miras
devraldığı bu sorunların yarattığı sonuçlar üzerinden var olabilmiş
ve halan bu sorunların varlığı ile beslenmektedir. Ve bu sorunların
varlığını körükleyerek ezilen-sömürülenleri birbirlerine karşı bölmekte,
birbirlerine karşı kışkırtmakta, böylece ezilen-sömürülenlerin aşağıdan
birleşik bir siyasal hareket ile kendi karşısına dikilmesini önlemektedir.
Kaldı ki; bu sosyal sorunlar yalnızca özel mülkiyete dayanan sınıflı
toplumlarda ve onun son temsilcisi olan kapitalizmde gözükmezler.
Kapitalizmden sosyalizme geçiş süreci olan işçi devletinde de kapitalizmden
devralınmış sorunlar olarak var olurlar. Kapitalizmin egemenliği
altında çözümü olanaklı olmayan bu sosyal sorunların çözümü işçi
devletinin yönetimi altında mümkündür. Ama; bunun için, işçi devletinin
bu sorunların üstünden atlamayacak ve bu sorunların çözümünü belirsiz
bir geleceğe ertelemeyecek bir anlayış ve programla hükümet etmesi
gerekir. Bunun sorumluluğu ise öncelikle komünistlere aittir.
Komünistler; henüz bir işçi devleti ortaya çıkmadan önce, kapitalizme
karşı mücadelelerinde, komünist bir dünya hedefine bağlı ve onun
olmazsa olmazı olarak, ezilen insanlığın ezilmesine ve sömürülmesine
yol açan tüm sosyal sorunları kendi mücadele programlarına almalıdırlar.
O halde; kökleri mülkiyet ilişkilerine dayanan, bir topluluğun bir
başka topluluk tarafından aşağılanmasına, horlanmasına, ezilmesine
ve sömürülmesine yol açan, böylece sınıflı sistemlerin ayakta kalabilmesinin
nedenlerinden olan sosyal sorunlar ve bunların yarattığı egemen
anlayış karşısında komünistler, daha bugünden taraf olmak zorundadırlar.
Bunun için, bugüne dek bu sorunları tali sorunlar olarak gören ve
çözümünü iktidarın ele geçirilmesinden sonraki belirsiz bir tarihe
erteleyen, Sol’a egemen olan ikameci anlayış mutlaka ve mutlaka
daha bugünden kırılmalıdır.
Egemen ulusların yönetimi altında ezilen, sömürülen, yaşamları ve
gelecekleri boyunduruk altına alınan ezilen ulusların, kendi egemenlerinden
kurtuluşu ve kendi egemeni kadar özgür olma mücadelelerini, işte
bu bakış açısı ile aşağıda ele alacağız.
Ulusal Kurtuluş Mücadeleleri ve
Geleneksel Sol’un Tutumu
Ulusal Kurtuluş Mücadeleleri ve “Ulusların Kendi
Kaderlerini Tayin Hakkı”(1) meselesi,
ulus devlet anlayışının genel olarak siyaset alanının gündemine
girdiği 1789 Fransa’sından bugüne, hem burjuva siyasetin ve hem
de devrimci siyasetin önemli problemlerinden biri olageldi. Burjuva
yaklaşımlar bir tarafa, bu sorun, ortaya çıkışından bugüne değin
kapitalizm karşıtı siyasal akımların ve devrimci güçlerin de önemli
siyasal-programatik başlıklarından ve tartışma gündemlerinden birini
oluşturmaya devam ediyor.
Burjuva siyaset anlayışının ikiyüzlü ve faydacı yaklaşımları yine
bir tarafa; biz, genel olarak, bizimde bir parçası olduğumuz devrimci
hareketin, bu mesele üzerine olan siyasal anlayışlarını, anlayışlarına
esin kaynağı olan tarihsel-ideolojik referanslarını, referanslarından
şekillenen politik ve örgütsel duruşlarını ve bunun bugüne değin
yol açtığı sonuçları üzerinden tartışacağız bu sorunu. Çünkü; bugünün
devrimci hareketi, halen dahi, “Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin
Hakkı” meselesi üzerine olan mevcut bakış açısını, bu bakış açısından
hareketle şekillendirdiği politik ve örgütsel duruşunu işte bu tarihsel-ideolojik
öncüllerinden aldıkları referanslara dayandırmakta ve bu mesele
üzerine olan kendi tutumlarının “haklılığını” yine bu referanslarla
ispata çalışmaktadırlar.
Ama buna rağmen; devrimci hareketin farklı kesimleri, Ulusal Kurtuluş
Mücadeleleri ve “Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı” meselesi
üzerine kendi tutumlarını belirlerlerken, aynı tarihsel-ideolojik
referansları kalkış noktası olarak kabul edip, benzer argumanları
kullansada, yine de birbirlerinden farklı sonuçlara ulaşmaktadırlar.
Dolayısıyla da, birbirlerinden farklı politik çözümler önermekte,
örgütsel olarak farklı siyasal duruşlar tarif etmekte ve göstermektedirler.
Bunun nedeni, bu konuda Sol’un programatik anlayışının şekillenmesine
kaynak olan tarihsel-ideolojik öncüllerinin, bu mesele üzerine olan
tutumlarının referans olarak kullanılmasıdır. Çünkü, bütün bu devrimci
çevreler için şüphe duyulamaz ve sorgulanamaz olan bu tarihsel-ideolojik
öncüller, farklı ulusal meseleler karşısında birbirinden farklı
ve birbirine zıt siyasal tutumlar ortaya koymuşlardır.
Peki; o halde, bugünün Sol’u nun, Ulusal Sorun, Ulusal Kurtuluş
Mücadeleleri ve “Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı” karşısındaki
tutumu nedir?
Üstteki sorunun cevabını bir çırpıda kolayca verebilmek ve Sol’un
bu konudaki tutumunu özetleyen tek ve genel bir tanım yapabilmek
pek olanaklı değildir. Bunun nedeni; Sol’un siyasi kültürünü oluşturan
tarihsel, ideolojik ve örgürsel geleneğin uluslararası alanda ekollere
bölünmesi, her ekolün kendince bir anlayışının olması ve o’nu hemen
hiç sorgulamadan sahiplenen her bir devrimci ekibin referans aldığı
örneklerin yanlızca bir yanına(egemen yanına) dayanarak öteki yanını
görmezden gelmesidir. Zaten bu yazının tarafımızdan yazılmasına
neden olan şeylerden biri de budur. Çünkü; Sol’un ulusal sorun ve
ulusal hareket üzerine tutumunun karekteristiğini belirleyen bu
faktörler, aynı zamanda kendi arasındaki bölünmüşlüğünün de nedenidir.
İşte bu bölünmüşlük ve buna neden olan faktörler nedeniyledir ki,
Sol’da ulusal soruna dair programatik perspektif ve çözüm önerileri
de çeşitlenir. Sol’da ki bu dağınıklık ve bölünmüşlük göz önüne
alındığında, ulusal soruna ve ulusal harekete yaklaşımdaki çeşitlilik
de buna orantılı olarak artar. Bunların başlıcaları şunlardır:
• Ulusalcı sosyalistler, merkezciler ve işçici devrimci
çevrelerin bir bölümü, ezilen ulusun kurtuluş mücadelesini burjuva-milliyetçi
olarak görür, bu nedenle desteklemez, kendi önderliklerini ve programlarını
o’na dayatırlar.
• Ulusalcı sosyalistler, merkezciler ve işçici devrimci çevrelerin
diğer bölümü, ezilen ulus hareketinin önderliği solcu olduğu sürece
o’nu geçici müttefikleri olarak görür ve desteklerler.
• Enternasyonalci sosyalistler ve ortadoks devrimci çevrelerin hemen
çoğunluğu, kendi kaderini tayin hakkını programatik ilkeleri olarak
tarif eder ve eleştirel de olsa ulusal hareketi desteklerler.
• Popülist devrimci çevrelerin bir bölümü, ezilen ulus hareketinin
öncüsü solcu ise onu sosyalist, devrimci olarak görür ve destekler,
fatat islamcı ise gerici ve karşı devrimci olarak görür ve desteklemezler.
• Popülist devrimci çevrelerin diğer bölümü, ezen ulusun egemenlik
sınırları içinde ortaya çıkan ezilen ulusun mücadelesini dar milliyetçi
ilan eder, kendi kaderini tayin hakkını desteklemezler ve kendi
ezen ulus ulusalcılığına dayanan anlayışlarını o’na ikame ederler.
• Sosyalist ve devrimci çevreler arasında ulusal hareketi destekleyen
bir başka tutum da şudur; “Ezilen ulus hareketini desteklemek için
illaki “Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı” anlayışına dayanmak
gerekmez. O’nun ezilmişliği bile desteklenmesi için yeterli nedendir”.
Ulusal sorun üzerine birbirinden farklı programatik
anlayışlara ve çözüm önerilerine sahip olan devrimci hareketin hemen
çoğunluğunun ulusal sorun konusundaki bu anlayışlarının ana hatları
genel olarak Sol’un tamamı için ortak tarihsel-ideolojik referanslar
olan Marks ve Lenin’e dayandırılsa da, esas olarak Stalinizm ile
birlikte Sol’a egemen olan Resmi Tarih ve Resmi İdeoloji ile şekillenmiştir.
Fakat, Marks ve Lenin’i kendi anlayışlarına referans olarak gösteren
devrimci çevreler, onların bu mesele üzerine olan tutumlarını, kendi
tutumlarının haklılığını ispatlayan örnekler olarak kullanırlarken
pekte haksız sayılmazlar. Çünkü, tam da bu tarihsel-ideolojik referansların
bir ulusal sorun örneğinden bir diğer ulusal sorun örneğine taktik
nedenlerle çelişkili tutumlar göstermiş olmaları(bunu alttaki bölümde
işleyeceğiz) nedeniyle hem birbirinden farklıdır, hem de gelişmelere
göre değişkendir. Ayrıca, yukarıdaki tutumlara sahip olanların tutumları
her zaman bu tanımlar çerçevesinde sabit de değildir ve gelişmelere
göre birbirleriyle yer de değiştirirler. Örneğin; siyasal atmosferdeki
konjönktürel dalgalanmalara, ulusal hareketin politik yönelimlerindeki
esnekliklere ve değişimlere, ulusal harekete önderlik eden öznenin
siyasal niteliğine, ulusal hareketin kullandığı yönteme ve araçlara
ve ulusal hareketin yükselişine ve gerileyişine göre değişmektedir.
Bunu, özetle ve kimi örnekler vererek açmaya çalışalım.
Eğer, dünyanın herhangi bir bölgesinde ortaya çıkan ulusal hareket,
ona önderlik eden öznenin siyasal niteliği bakımdan Sol’dan ve Marksizm’den
etkilenerek ortaya çıkmış ise devrimci çevreler tarafından desteklenebiliyor,
ama, salt milliyetçi yada islami öğelere sahipse, aynı çevrelerden
bu desteği bulamıyor. Sol’dan etkilenerek ortaya çıkan bir ulusal
hareket, talepleri ne olursa olsun, mücadele yöntemi ve kullandığı
araçları bakımından silahlı ise devrimci kabul ediliyor, sempati
duyuluyor ve destekleniyor, ama aynı hareket, barış istiyor ve bunun
için ateşkes ilan ediyor ve egemeniyle görüşmelere başlamak istiyorsa,
hain ve dönek ilan edilebiliyor. Sınıf mücadelesi görece yükselişte
ise ve devrimci hareket atak bir pozisyona sahipse, ezilen ulusun
kurtuluş mücadelesi selamlanıyor. Ama; sınıf mücadelesinin geriye
çekildiği ve ezen ulusun egemen ulusal bilincinin güçlenerek sövenist
histeriye dönüştüğü dönemlerde ise, ulusal kurtuluş mücadelelerinin
varlığı, sınıf mücadelesinin gelişememesinin nedeni olarak görülüyor
ve işçi hareketini engelleyen, bölen, gerileten bir faktör olarak
görülüyor ve dar milliyetçilikle suçlanıyor.
Filistin, Çeçen ve Kürt ulusal hareketleri, Sol’un bu mesele üzerine
tutumundaki farklılıkları ve değişkenlikleri görmek bakımından oldukça
zengin örneklerdir. Filistin’de, Arafat’ın küçük generalleri ve
FKÖ taraftarları sokakta İsrail askerleriyle çatıştıklarında destek
görür, ama, HAMAS taraftarlarının mücadelesi aynı desteği bulmaz.
Çeçen ulusal hareketi silahlıdır, fakat, önderliği islamcı olduğu
için desteklenmez, aksine, “zorba” yöntemleri nedeniyle teşhir edilir.
Kürt ulusal hareketi silahlı olduğu sürece, önderliği solcu olduğu
için desteklenir. Grevler ve kitle gösterileri yaygınsa “Zonguldak-Botan
elele, özgür günlere” vs sloganları atılır ve Kürditan dağları selamlanır,
fakat, işçi hareketi ve kitle gösterileri geri çekilmişse ve devrimci
hareket atak pozisyonunu kaybetmişse, Kürt hareketinin barış ve
ateşkes isteği hain, dönek ilan edilir ve lanetlenir.
Sol’un genişçe bir kesiminin ulusal sorun karşısındaki tutumunun
ne olduğunu ve duruma göre nasıl değişkenleştiğini daha çok reel
durum üzerinden göstermeye çalıştık. Elbette ki Sol’un geniş kesiminin
bu konudaki tutumunun durumdan duruma değişkenleşmesinin ardında,
o’nun ideolojik ve programatik anlayışının tutarsızlığı, ikameciliği
ve faydacılığı yatmaktadır. Bu nedenle de devrimci hareket içerisinde
bu konuda açık ve bütünsel devrimci bir bakış açısına sahip olunamamış
ve ulusal kurtuluş hareketleri karşısında ilkesel net bir duruş
geliştirilebilmiş değildir. Bunun nedeni, siyaset alanının ilkelere
değil popüler faydacılığa dayandırılması ve bu anlayışın da Marks’tan
Lenin’e kadar devrimci önderlerin arkasına saklanılarak yapılmasıdır.
Ulusal sorun üzerine farklı programatik anlayışları dolayısıyla
farklı çözüm önerilerine sahip olan bütün bu devrimci çevrelerin,
pratikte birbirleriyle ayrılıklarının ve benzerliklerinin sınırları
fluu olsa da, her biri içeriğini kendi perspektifince farklı doldursa
da, sınıf uzlaşmacı bir parola olan “Halkların Kardeşliği” parolasından
hareket ediyor olmaları ortak yanlarıdır. Biz bu parolayı aşağıda
ayrı bir bölümde ele alacağız.
“UKKTH” Meselesi Üzerine Sol’un
Tarihsel Referanslarına Zorunlu Kısa Bir Yolculuk
Tarihe dönük bir yolculuk istesekte istemesekte bizi Marks’ın Hindistanı’ın
işgali karşısındaki anlayışı ile buluşturur. Bilindiği gibi Marks,
İngiltere’nin Hindistan’ı işgalini onaylamıştı.
Marks’ın bu işgali onaylaması bir tesadüf olamadığı gibi, Sol’un
önemli bir çoğunluğunun izah etmeye çalıştığı gibi istisnai olarak
yapılmış bir “hata” da değildir. Marks’ın bu tutumu tamamiyle onun
Avrupa-merkezci tarih anlayışının bir sonucuydur.
Marks, toplumların tarihsel yolculuğunu ele alırken iki temel noktadan
hareket etmektedir. Bunlardan biri: Batı’ya ve Batı’nın temsil ettiği
sisteme “ilerici” bir misyon yükleyip, toplumlar açısından Batılılaşmayı
tarihsel bir “ilericilik” ve zorunluluk olarak öngörmesidir. Bundan
dolayıdır ki İngiltere’nin Hindistan’ı sömürgeleştirmesi karşısında
şu ibret verici sözleri sarf etmiştir:
“….Hindistan toplumunun bir tarihi, hiç değilse bilinen
bir tarihi yoktur. Onun tarihi dediğimiz şey, imparatorluklarını
bu direnmeyen ve değişmeyen toplumun edilgin temeli üzerine kurmuş
bulunan ve peş peşe gelen davetsiz yabancıların tarihinden başka
bir şey değildir. Demek ki, sorun, İngilizlerin Hindistan'ı fethetmeye
hakları olup olmadığı değil, Türkler, Persler, Ruslar tarafından
fethedilmiş Hindistan'ı, İngilizler tarafından fethedilmiş Hindistan'a
yeğleyip yeğlemeyeceğimizdir. ( Karl Marks: Hindistan'da İngiliz
Egemenliğinin Gelecekteki Sonuçları, Londra, Cuma, 22 Temmuz 1853)
Buradaki sorun Marks'ın bilgi eksikliğinden değil,
Marks'ın Avrupa dışındaki tarihi yok saymasından ve Avrupa-merkezciliğinden
kaynaklanmaktadır. Çünkü Marks’a göre Batılı olmayan toplumlar tarih
dışı, “ilkel” topluluklardır ve ancak Avrupa’nın geçmiş olduğu yoldan
geçerek ve Batılılaşarak “uygarlaşıp”, “uygar dünya”nın ve tarihsel
sürecin bir parçası olabilir ve ilerleyebilirlerdi. Bu toplumlar
ancak Avrupa’nın izini takip ederlerse ileriye gidebilirlerdi. O
halde uygarlaştırılamıydılar.
Marks’ın tarih anlayışına temel teşkil eden ikinci nokta ise şudur:
Marks’a göre, ileri bir ülke(Batılı) geri bir ülkeye medeniyeti(kapitalizmi)
götürecek, böylece orada üretici güçleri geliştirecekti. İşgalin
sonucu olarak kapitalizm feodal kast sistemini tasfiye edecek, kast’ın
yerini modern sınıflar olan burjuvazi ve proletarya alacaktı. Böylece,
kapitalizmin gelişmesi ile sosyalizme geçişin şartları oluşmuş olacak,
yani, burjuvazi ve proletarya arasındaki kaçınılmaz sınıf çatışması,
sınıfsız ve eşitlikçi dünya toplumu hedefine gidişin önünü açacaktı.
Marks, toplumların tarihsel yolculuğunu ele alırken oldukça kategoriktir.
Marks; burada, eşitsiz bileşik gelişim yasasının üstünden atlamaktadır.
Sanki, yeryüzü üzerinde eşitlikçi bir toplumsal düzenin kurulabilmesi
için toplumların tümünün bütün aşamalardan ve sonunda da kapitalist
aşamadan geçmek zorunda olduğu gibi genellemeci bir gereklilikten
hareket ederek kapitalizme geçici de olsa ilerici bir misyon yüklemiştir.
Yani; kapitalizmi, tüm toplumlar için yaşanması gereken, sosyalizme
geçişin şartlarını olgunlaştıran zorunlu bir aşama olarak görmüştür.
Bu, Beyaz Adam’ın tarih anlayışıdır ve gerçekle alakası yoktur.
Çünkü; ne tarihsel süreç nede toplumların tarihsel süreci bu biçimde
gelişmemiştir.
Yeryüzü yaşamının tarihi boyunca yeryüzünün değişik coğrafyalarında
yaşayan toplumlar, batı egemen tarih anlayışında iddia edildiği
üzere sırasıyla ilkel, köleci, feodal ve kapitalist bir gelişme
seyri izlemediler. Toplumların bir toplumsal düzenden bir başka
toplumsal düzene geçişinin tarihi; karmaşık, eşitsiz, bileşik ve
sıçramalı bir seyir izledi. Örneğin; iki “Amerika” kıtası halkları,
“Avustralya” kıtası halkları, Asya halklarının bir bölümü, Afrika
kıtasının siyah halkları ve okyanuslardaki adaların halkları batılı
egemenler tarafından doğrudan şiddet ve baskı yoluyla ilkel dönemden
kapitalist döneme geçişe zorlandılar. Bu halklar, Asya ve Avrupa
halklarının binlerce yılda yaşayarak geçirdiği tarihsel-toplumsal
evreleri, batılıların müdahalesi sonucu hemen hiç yaşamadan üstünden
atlatılarak geçtiler. Bu geçiş on binlerce yılda oluşmuş dillerin,
kültürlerin yok edilmesiyle, yerli halkların köleleştirilmesi ve
katledilmesiyle ve yaşadıkları coğrafyaların doğal zenginliklerinin
talan edilmesiyle sonuçlandı. Dolayısıyla; niyeti ne olursa olsun,
Marks’ın Hindistan’ın işgali konusundaki tutumuna neden olan teorem,
toplumların sıralı bir gelişme seyri izledikleri iddiasına dayanan
Avrupa merkezci egemen anlayışın sonucudur ve beyaz adamın egemen
bakış açısının izlerini taşır.
Kaldı ki; işgalin Hindistan’da yol açtığı sosyal-toplumsal değişimler
her yanıyla Marks’ın öngördüğü yönde gelişmedi. İngiliz burjuvazisi,
Hint dokumacılığı başta olmak üzere feodal üretim tarzını tasfiye
etmeye yönelip kapitalist ekonomiyi örgütlemeye girişirken Kast
sistemine dokunmadı bile. Tersine, işgalini, Hint toplumunu sınıfsal
basamaklara bölen feodal Kast sistemine yasladı. Kast sisteminin
üst basamaklarında yer alan egemen ayrıcalıklılarla işbirliği yaparak
Hindistan’ın kaynaklarını ve iş gücünü kendi kapitalist çıkarları
doğrultusunda şekillendirdi. Feodal kültürü ve sosyal yapıyı kapitalizmin
kültürüne ve ihtiyaçlarına sentezleyerek onunla uyumlu hale getirdi.
Hindistan’da işgalden sonra ortaya çıkan durum göstermiştir ki,
kapitalizm, girdiği “gelişmemiş” ülkelerde bir yandan kendi kültürünü
örgütlerken, diğer yandan da çıkarlarını destekleyebilecek eski
egemen düzenin birtakım kurumlarını ve geleneklerini devralır. Aile
ve din gibi gerici kurumları kendinden önceki egemen toplumsal düzenden
devralması bunun başlıca örneklerindendir. Zaten kapitalizmin kültürü
denilen şey, binlerce yıllık mülkiyet ilişkileriyle oluşmuş çıkarlara
dayanan ve onlardan beslenerek varolabilen alışkanlıklarla yaratılmış
gelenekler ve geleneklerin oluşturduğu kurumlar toplamıdır. Kapitalizm,
sadece, tarih sahnesindeki egemen ve yönetici yerini aldığı andan
itibaren bunların toplamını kendi ihtiyacı doğrultusunda yeniden
düzenlemiştir.
Marks’ın bu anlayışı, yani, üretici güçleri geliştirmiş olması üzerinden
kapitalizme “ilerici” bir misyon yüklemesi ve dolayısıyla da kapitalistleşmemiş
toplumların kapitalistleşme sürecinden geçerek eşitlikçi toplumsal
yaşama ulaşabilecekleri anlayışı, sadece kapitalist ülkelerin gelişmemiş
ülkeler üzerindeki politikalarını onaylamasına yol açmadı. Aynı
zamanda ardıllarının siyasal bilinci üzerinde de tamiri kolay olmayan
ideolojik sorunlar yarattı. Bir kere; hem, insanlığın tümünün sosyalist
düzene geçebilmesi için ve hem de, bir ülke sınırları içinde dahi
olsa eşitlikçi toplumsal bir düzene geçiş süreci olan işçi devletinin
kurulabilmesi için, toplumların kapitalist aşamayı yaşamaları gerektiği
fikrinin sosyalist hareket içindeki zeminini oluşturmuş oldu. Bu
nedenle de kapitalizmin henüz nüfus etmediği toplumlara yapılan
kapitalist müdahaleler, demokratik sorunların çözümünün şartlarını
oluşturacağı, kitlelerde demokratik bilincin gelişmesinin ve demokratik
örgütlenmelerin ortaya çıkabilmesinin şartlarını hazırlayacağı “öngörüsü”
ile bir gelişme olarak görülüp onaylandı.
Sovyet Devrimi, bu Avrupa-merkezci anlayışın mahkum edilmesi bakımından
ilk ve en önemli şans olsa da, bu şans Stalinizm’in ihaneti ile
yeniden yitirilmiş ve Avrupa-merkezci tarih anlayışı devrimci hareket
üzerindeki etkisini sürdürmeye devam etmiştir.
Marks’ın Hindistan, İrlanda ve Polonya meseleleri üzerinden ulusal
meseleye ilişkin anlayışına, daha doğrusu ikili anlayışına dönecek
olursak; yukarıda da belirttiğimiz gibi “Marks’ın ikili anlayışının
nedeni, iddia edildiği gibi bir “yanlış öngörüden” kaynaklanmamıştır.
Bu olmadığı gibi, Marks’ın bu ikili anlayışı, onun “sonradan farkına
vardığı ve özeleştirisini yaptığı bir hata” olarakta izah edilemez.
Marks’ın ikili tutumunun nedeni, onun, Avupa-merkezci tarih anlayışıdır.
Evet, Marks’ın tarih anlayışı Avrupa-merkezci olduğu içindir ki
Hindistan’ın işgalini onaylayan Marks, Polonya ve İralda’nın işgali
karşısında: “Bir ulusu ezen ulus özgür olamaz” diyebilmiştir.
Marks’ın bu ikili tutumunu devrimci hareket: “Marks, Polonya ve
Irlanda’nın bağımsızlığını savunarak Hindistan meselesindeki yanlış
tutumunun özeleştirisini yapmıştır” diye izah etmeye çabalasa da,
bu beyhude bir çabadır. Çünkü, devrimci hareketin bu izahatının
gerçekle bir alaksı yoktur ve tamemen zorlamadır. Çünkü; Marks,
her hangi bir yerde Hindistan meselesindeki tutumunun özeltirisini
yapmamış ve bu anlama gelecek bir imada bulunmamıştır.
Marks’ın ikili tutmuna yol açan, onun hatalı öngörüsü değil, Avrupa-merkezci
ve kategorik tarih anlayışıdır.
Marks, Hindistan’ın işgalini onayladı çünkü; Marks’a göre Hindistan’ın
tarihsel ilerlemesi ancak tarihsel olarak “ileri” bir aşamayı ve
“gelişmeyi” temsil eden Batılı güçlerin müdahalesi ile mümkün olabilirdi.
Marks, Hindistan’ın işgalini onayladı çünkü; Marks’a göre Hindistan
mutlaka uygarlaşmalıydı ve bunu ancak Batılı bir güç yapabilirdi.
Marks, İrlanda ve Polonya’nın bağımsızlığını savundu, bununla da
yetinmedi, bu ülkelerin bağımsızlığını, “Avrupa işçi sınıfının kurtuluşunun
ön koşulu” olarak ileri sürdü. Çünkü; bu iki ülke zaten Batılı ülkelerdi
ve uygarlaştırılmaya ihtiyaçları yoktu.
Devrimci hareketin, ulusal meseleye ilşikin bir başka tarihsel referansı
ise Lenin ve onun önderliğindeki Bolşevikler’dir. En sık örnek verilen
ve sahiplenilen ise Finlandiya meselesi üzerine başta Lenin olmak
üzere Bolşeviklerin 1918'de ki tutumudur. Fakat, her ne kadar Lenin'in
ve Bolşeviklerin Finlandiya meselesindeki tutumu Sol'un en geniş
yelpazesi tarafından doğru bulunan bir örnek olarak gösterilse de,
Lenin'in ve Bolşeviklerin aynı tarihlerde başka ulusal meseleler
üzerine bunun zıddı tutum takındıkları da bir sır değildir. Deyim
yerinde ise, Sol, işine gelen örnekleri kendi tutumunu güçlendiren
referanslar olarak kullanmakta, işine gelmeyen örnekleri ise görmemezlikten
gelmektedir. Yada, gündeme getirildiğinde o dönemdeki şartların
bunu gerektirdiği bahanelerinin arkasına saklanmaktadırlar. Sol'da
gelenek haline gelen bu yöntem kendi tarihinden dersler çıkarmasını
engellemekte ve resmi tarih anlayışının egemen anlayış olarak saflarında
kökleşmesine neden olmaktadır.
Bolşeviklerin Ekim Devrimi ile çarlık Rusya’sın da iktidarı ele
geçirmelerinden hemen sonra, 1918 de Finlandiya Sovyetler’den ayrılmak
istemiş, Lenin bu isteği eleştirmiş ama yine de sonucun halkoyuna
sunulan referandrum ile karara bağlanmasını önermişti. Finlandiya
halkının yaptığı referandrumdan çıkan çoğunluk kararı Sovyetler’den
ayrılmak yönünde olunca Lenin ve Bolşevikler bu kararı tanıdılar.
Ama aynı yıl(1918) ve sonra 1921 de Gürcistan iki kez Sovyetler
Federasyonu’ndan ayrılmak hakkını kullanmak istediğinde ise Bolşeviklerin
cevabı, Gürcistan’ın üzerine Kızılordu’yu gönderip işgal etmek oldu.
Bolşevikler, 1919 da Bavyera ve Maceristan’da yerel Sovyet iktidarlarının
ilan edilmesini, Sovyetler Birliği’nin içinde bulunduğu yalıtılmışlıktan
kurtulabilmesi için bir fırsat olarak gördüler. Buraya kadar bunda
bir sakınca yoktur, ama, asıl sorun bundan sonrasındadır. Çünkü;
başta Lenin olmak üzere Bolşeviklerin çoğunluğu bu vesile ile devrimin
Avrupa’ya yayılabileceği fikrinden hareket ederek Kızılordu’yu devrimi
yayacak bir süngü gibi kullanmayı düşünerek Polonya’yı işgal etmek
üzere Varşova üzerine yolladılar. Polonya’da devrimci bir durum
söz konusu olmadığı halde Bolşeviklerin böyle bir maceraya girişmesi
Kızılordu’nun Varşova önlerinde ağır bir yenilgiye uğramasına ve
Ekim Devrimi’nin ciddi bir riskle yüzyüze kalmasına neden oldu.
O süreçte gerilemiş olan karşı devrimci Beyaz Ordular bu durumu
fırsat bilerek Petrograd ve Moskova üzerine yürüyüşe geçti. Akabinde
karşı devrimci Beyaz Ordular yenilse de, o günün sıkışmışlığından
kaynaklanan devrim ihracı fikri zaten Sovyetler Federasyonu’na bağlı
olan Gürcistan’ın 1921 de işgali ile devam etti. Bu devrim ihracı
anlayışı, sonraki yıllarda, devrimci öznelerin Sovyetler Birliği’nden
düzmece gerekçelerle tasfiye ve imha edilmelerinin ardından iktidarı
bütünüyle eline geçiren asalak bürokrasinin egemenliği altında gelenekselleşerek
her fırsatta devreye sokulan resmi devlet politikası oldu.
Birinci Topyekün Emperyalist Şavaş’ta Osmanlı Devleti yenilmiş,
toprakları parçalanmış, elinde kalan son toprağı olan Anadolu emperyalistlerce
işgal edilmiş ve böylece yediyüz yıllık imparatorluk yıkılmıştı.
Osmanlı’nın ardılı olarak ortaya çıkan burjuva cumhuriyetle Bolşeviklerin
kurduğu ilişki, cumhuriyet ilanının öncesinden başlar ve cumhuriyet
ilanından sonra da bir dizi anlaşmayla sürer. Bolşevikler, başlangıçta,
Anadolu’daki Kemalist hareketi emperyalizme karşı anti-emperyelist
ulusal kurtuluş mücadelesi yürüttüğü gerekçesi ile desteklediler.
Ama; hem Osmanlı’nın egemenliği altında ezilen, sonrasında da burjuva
cumhuriyetin asker postalları altında sindirilen Kürtlerin kendi
kaderlerini tayin hakkı karşısında ise onları destekleyen tek laf
etmedikleri gibi, Kürt isyanlarını gerici isyanlar olarak ilan ettiler
ve Kemalistleri gericiliğe karşı mücadele ediyorlar gerekçesiyle(bahanesiyle)
desteklediler. Türkiye ile Sovyetler arasında imzalanan diğer anlaşmalar
da şunları içermekteydi. Türkiye, Sovyetlerin Azerbaycan ve Gürcistan
politikalarına müdahale etmeyecek ve iç işlerine karışmayacak, Sovyetler’de
bunun karşılığında Kürt ve Ermeni meselelerinde Türkiye’nin resmi
devlet politikasına saygılı olacaktı.
Görüldüğü gibi, Lenin’in ve Bolşeviklerin “Ulusların Kendi Kaderlerini
Tayin Hakkı” meselesinde aldıkları tutumlar birbirinin tersidir.
Finlandiya örneği ve bu örnek üzerine Bolşeviklerin tutumu 1918
Sovyet Anayasasına uygundu. Anayasaya göre; Sovyet Federayonu’na
giren tüm cumhuriyetlerin ayrılmak hakkı da dahil olmak üzere her
konuda kendi kaderlerini özgürce belirleme(self-determinasyon) hakkı
vardı ve anayasadaki bu karar Bolşeviklerin imzasını taşıyordu.
Fillandiya örneğinin dışında kalan hemen tüm örneklerdeki Bolşeviklerin
tutumu, nedeni her nasıl izah edilirse edilsin Sovyet Anayasası’nın
ihlaliydi. Genç Sovyet Devleti’nin etrafındaki emperyalist kuşatma
ve iç şavaş, Bolşevikleri Savaş Komünizmi uygulamalarına zorlamışsa
da, Gürcistan örneğinde olduğu gibi diğer örneklerin büyük çoğunluğu
da iç savaşın kazanılmasının ardından ortaya çıkmışlardı. Gerek
iç savaş koşullarında gerekse de iç savaş bittikten sonra izlenen
bu alandaki politikalar, özellikle Stalinist iktidar döneminde devlet
politikası haline getirilmiştir. Bunun sonucu olarak ise, Stalinist
iktidar döneminde, başta Kafkasya halkları olmak üzere, merkezin
uygulamalarını eleştiren ve karşı çıkan uluslar sayıları milyonları
aşan kitleler halinde süngü zoruyla yurtlarından topyekün sürülmüşlerdi.
Sonuç; Bolşevikler, batıda Avrupa sınırlarında “ulusların kendi
kaderlerini tayin hakkı” meselesinde yumuşak bir politik tutum izlerlerken,
çarlığın eski sınırları içerisinde, çarlık döneminin egemen anlayışı
olan “Tek ve bölünmez Rusya” despotik anlayışını sürdürmüşlerdir.
Yukarıdaki örnekleriyle göstermeye çalıştığımız gibi, bugünün Sol’unun
kendisine referans aldığı siyasal ve tarihsel öncüller, ulusal sorun
karşısında savundukları ve programlarına aldıkları self-determinizasyon
anlayışını uygulamada yerine getirmemişler, daha çok, o günün çıkarlarını
esas alan taktiklerden hareket etmişlerdir. Dolayısıyla, öncüllerin
o tarihlerde bu nesele üzerine olan tutumları siyasal bakımdan ilkesel
ve programatik tutumlar değil, gündelik politika bakımından faydacı
taktiklerdir. Fakat; o günün taktikleri, kısmen o günlerde, çoğunlukla
da sonradan Stalinizmin iktidarı ile birlikte ilkeleştirilmiş ve
Sol’a maledilerek bugüne taşınmıştır.
Halklar Kardeş Olabilirler mi?
Sınıflı toplumlarda aynı devletin çatısı altında yaşayan yurttaşların
toplamıdır “halk”. Öyle ise; işçi ile patron, yönetilen ile yönetici,
uşak ile efendi, yoksul köylü ile toprak beyi birbirleri ile kardeş
olabilirler mi? Elbette ki hayır. Sosyal bir olgu olan “halk” kavramı,
çıkarları birbirine zıt ve uzlaşmaz olan, bundan dolayı da aralarında
çatışmak zorunda kalan, tüm bu birbirine düşman sınıfları içinde
barındıran, sınıf çatışmalarını gizleyen ve uzlaştıran bir kavramdır.
Çıkarları birbirine zıt ve çatışan sınıflar kardeş olamaz ve kader
birliği yapamazlar. O halde, halkları oluşturanlar da sınıflar ise(ki
öyle), farklı uluslardan halklar da birbirleriyle kardeş olamazlar.
Bu durumda, yanlızca, farklı uluslardan ortak çıkarlara sahip aynı
sınıflar arasında bir kardeşlikten söz edilebilir. Yani; Kürt işçileri
ile Türk işçileri, Kürt burjuvaları ile Türk burjuvaları birbirleriyle
kardeş olabilir ve kader birliği yapabilirler. Bu durumda “Halkların
Kardeşliği” parolası olsa olsa sınıf uzlaşmacılığının parolası olur.
Ezilen ulus hareketi “Halkların Kardeşliği” parolasını kullanabilir
ve bu o’nun için bir çelişki de değildir. Çünkü, ezilen ulus hareketi
bir sınıf hareketi değil, farklı sınıf aidiyetleri ile ezilen ortak
ulus kimlikleri üzerinden birleşmiş ve hedefi kendisini ezen egemen
kadar özgürleşmek olan geçici bir haklılar hareketidir. Fakat, aynı
parola, hedefi sosyalizm olan devrimci bir hareket tarafından ileri
sürülürse bu popülizm olur ve sınıf uzlaşmacılığına tekabül ederek
ezilen-sömürülen kitlelerde politik bilinç bulanıklığına yol açar.
Kapitalizmin ezilen-sömürülen kitlelerde yarattığı bilinç bulanıklığını
açmak ve aşmak devrimci hareketin göreviyken, kendi eliyle bir bilinç
bulanıklaşmasına neden olabilecek ve işçi sınıfını burjuvazinin
üvey kardeşliğine soyunduracak popüler parolalardan uzak durulmalıdır.
Marks, Engels ve yol arkadaşları bundan yüzelli seneyi aşkın bir
süre önce sınıf uzlaşmacı anlayışlarla hesaplaşmış, onları tarihin
çöplüğüne atmış ve komünistlerin izleyeceği devrimci yolu çizmişlerdi.
Bu yol, “Tarih, sınıf savaşları tarihidir” anlayışından hareket
ediyor ve “Bütün ülkelerin işçileri birleşin” çağrısıyla izlenecek
rotayı gösteriyordu. Fakat bugün, sınıf uzlaşmacı olan “Halkların
Kardeşliği” parolası, devrimci ya da reformcu, ulusalcı ya da enternasyonalist
Sol’un hemen tamamı tarafından savunulur oldu. Acı olan şudur ki;
bu sınıf uzlaşmacı parolayı savunan sol çevreler, Marksizm’in arkasına
saklanarak devrim davası adına yapmaktadırlar bunu. Bugün, sınıfsız
ve eşitlikçi bir dünya için devrim davasına bağlı komünistlerin
görevi, kendi devrimci öncülleri gibi, sınıf uzlaşmacılığı ile uzlaşmaz
mücadeleyi sürdürmektir.
Tarihin içinden farklı dilleri konuşarak bugüne gelen uluslar sınıfların
ortadan kalktığı bir dünyada kelimenin gerçek anlamıyla kardeş olabilirler.
Bunun yegane yolu, bugün için, her ulustan işçilerin ve çıkarları
onlarla ortak olanların kardeşliğinden ve kader birliğinden geçmektedir.
Ulusal Kurtuluş Mücadelelerinin
Sınıf Karakteri ve Taşıdığı Çapraşık Eğilimler
Avrupa’da feodal rejimlerin çözülüp yerini kapitalist ulus devletlere
bırakması ile birlikte ortaya çıkan uluslaşma süreci sömürge ve
bağımlı uluslarda da ulusal bağımsızlık arayışlarına hız kazandırmıştı.
O günün egemen devletleri ulus devletler olarak kendini yeniden
örgütlese de, sömürgesi altında yaşayan ezilen her ulus uluslaşamamış
ve bağımsız olamamıştı. Bu nedenle, egemen kapitalist devletlerin
baskısı altında yaşayan ezilen ulusların bağımsızlık özlemleri halan
dahi içten içe sürmekte ve her fırsatta ortaya çıkmaya çalışmaktadırlar.
Ezilen ulusun özgürlük ve bağımsızlık talebi kelimenin gerçek anlamında
bir özgürlük değil, kendisini ezen kadar özgür olabilme ve bağımsızlaşabilme
arayışıdır. Bu nedenle de kapitalizmin sınırlarını aşmaz ve onun
kültürünü taşır. Burjuva sınıfın her bakımdan egemeni olduğu kapitalist
devletlerin yönetimi altında yaşayan uluslar, ulusları oluşturan
sınıflar, sınıfların içindeki sosyal katmanlar, bunların tümü, egemen
düzenin ideolojisini oluşturan kültürü, ahlakı, gelenekleri ve bunların
toplamı olan hayat tarzını yaşarlar. İster kapitalist devlete egemen
olan ulus kimliğinin unsurları olsun, isterse de aynı kapitalist
devletin egemenliği altında ezilen diğer ulus kimliklerinin unsurları
olsun, bu böyledir. Bundan dolayıdır ki ezilen ulus hareketi hem
ezilen bir sınıf kimliği taşımaz, hem de bir tek sınıf adına siyaset
yapamaz. Kapitalist toplumun tüm sınıflarını ve tüm siyasal eğilimlerini
içinde barındırır. Genel siyasal karekteristiği itibarı ile burjuva
bir özelliğe sahipse de, küçük burjuva milliyetçi, solcu ya da islamcı
bir önderlikle ortaya çıkabilir ya da bunların birkısmını veya hepsini
birden aynı anda bünyesinde barındırabilir. Ama yine de, ezilen
ulus hareketleri başlangıçta ilk toplumsal desteğini ezilen ulusun
ezilenlerinden ve yoksul kitlelerinden alır. Bu nedenle, kapitalizmin
iç zemininde ve ezilen ulus temelli de olsa kitle tabanı olarak
başlangıçta bir yoksullar hareketidir. Hareket büyüyüp belli bir
olgunluğa ulaştığında ise ezilen ulusun ayrıcalıklı sınıflarının
da desteğini alır ve bu saatten itibaren daha çok onların siyasal
eğilimleri harekete egemen olur.
Ezilen Ulusların Kendi Ezeni Kadar
Özgür Olma Mücadelesi ve Komünistlerin Tutumu
“Ulus devlet“, ulus ve ulusal sorun, özü itibariyle kapitalizm ile
ortaya çıkan “değer“ ve sorunlardır. Burjuvazinin kendisini egemen
“ulus devlet“ maskesi altında egemen kılması, bu egemen yukarıdan
- aşağıya doğru örgütlenmenin mağdurlarını ise aşağıdan - yukarıya
doğru “ulusal“ anlamda “özgürleşme“ mücadelesi ile yüzyüze bırakmıştır.
Ve bu “ulusal özgürleşme“ sürecinin siyasal ifadesi olarak ise “Ulusal
Bağımsızlık“ Hareketleri ortaya çıkmıştır. “Ulusal Bağımsızlık“
Hareketleri, özü ve hedefleri bakımından bir burjuva karaktere sahip
olmasına rağmen, egemen “ulus“ lehine bölünmeye karşı çıktığı ve
ezilen “ulus“un egemen “ulus“un boyunduruğu altında yaşamaya zorlanmasına
karşı durduğu için bir ezilenler ve haklılar hareketidir.
Ezilen “ulus“un kurtuluş mücadelesi, egemen anlamdaki bölünmeye
karşı çıktığı ve ezen “ulus“un kendini egemen “ulus devlet“ olarak
örgütleyip, baskıcı bir aygıta dönüşmediği müddetçe “devrimci“ bir
özellik taşır. Ulusal anlamda bir bağımsızlık ve özgürleşme tabii
ki kelimenin gerçek anlamında bir özgürleşme değildir. Bu anlamıyla
bir özgürlük; ezen “ulus“ ezilenleriyle, ezilen “ulus“ ezilenlerinin
eşit köle olabilme özgürlüğüdür.
Komünistler, koşulsuz ve radikal bir biçimde ezilen “ulus“ milliyetçiliği
ile ezen “ulus“ milliyetçiliğini birbirinden ayırarak, tereddütsüz
bir biçimde ezen “ulus“ milliyetçiliğine karşı, ezilen “ulus“tan
yana olmalıdırlar. Bu taraf oluş aynı zamanda ezilen “ulus“ hareketinin
politik önderliğinin de koşulsuz desteklenmesi anlamına gelmez.
“Ulusal Kurtuluş“ Mücadeleleri, göreceli “özgürlükçü“ perspektifine
rağmen; gerek ezilen “ulus“ların bugünkü egemen yaşam karşısındaki
haklılığının bir ifadesi olması bakımından, gerekse de ezen “ulus“
ezilenlerinin özgürleşebilmelerinin ön şartlarından biri olduğu
için, Komünistler tereddüt göstermeksizin, ezilen “ulus“ların özgürlük
mücadelelerinin yanında yer almalıdırlar. Komünistler, “Ulusal Bağımsızlık“
Mücadeleleri’nin yanında yer almakla birlikte, esasen bu mücadeleleri
devletsiz, sınıfsız, sınırsız, tanrısız ve egemensiz bir dünya mücadelesinin,
yani Dünya Sosyalist Devrimi mücadelesinin bir parçası olan Sosyalist
Devrim’e dönüştürmek için kavga vermelidirler.
(1) Bu metinde
her ne kadar kavram olarak “ulusların kendi kaderini tayin hakkı”nı
kullanmış olsakta, bu kavramı ve bu kavram üzerinden ifade edilen
anlayışı benimsemediğimizi ifade etmek istiyoruz. Çünkü; “ulus”
diye adlandırılan topluluk kendi içinde homojen olmadığı gibi, çıkarları
bir ve aynı olan insanlardan da oluşmaz. Tam tersine, “ulus” diye
adlandırılan topluluk, çıkarları bir biri ile çatışan topluluklardan
oluşur. Bundan dolayıdır ki çıkarları aynı olmayan bir topluluğun
ortak kaderinden bahsetmek doğru ve gerçekçi değildir. Tabii ki
ezen ulus ezilen ulus çatışmasında biz, ezilen ulustan tarafız ama
bu taraf oluşumuzu, “Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı” anlayışına
bağlılığımız olarak açıklamayız. Tarafız ve bu taraf oluşumuzu şu
şekilde ifade ederiz: Ezilen “ulus”un başkaldırısı, bir başka topluluk
üzerinde egemenlik kurmak için değil, kendi “ulusal” ezilmişliğine
son vermek maksadı taşımaktadır; dolayısıyla da haklı ve meşrudur.
Ezilen “ulus”tan yana oluşumuzun bir başka nedeni ise, ezilen “ulus”
hareketlerinin, bir egemenlik ilişkisine karşı oluşu ve mevcut egemen
işbölümünü kırmaya dönük oluşu itibariyle politik olarak “devrimci”
bir oynamasıdır.
Tabii ki tarihte Güney Kürtlerinin ABD ile işbirliği yaparak kendi
çıkarları için başka toplulukların esaretine ortak olması örneğinde
olduğu gibi, politik olarak “karşı devrimci” rol oynayan örneklerde
vardır ama bunlar istisnadır.
Bu meseleyi, yani “Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı” meselesini
bir başka yazıda enine boyuna yeniden ele alacağımızdan, şimdilik
bu dipnot ile yetinip geçiyoruz.
|