12 Eylül Askeri Darbesi
Üzerine
Bir Değerlendirme
Nedense bugüne kadar 12 Eylül hep kıydığı canlarla
ve yaptığı zulüm ile anıldı. Hâlbuki bu yalnızca bir sonuçtur. Eğer
bu sonuçtan yola çıkacak olursak, 12 Eylül Askeri Darbesi’nin yapılış
amacını yanlış, daha doğrusu darbecilerin anlattıkları gibi anlamış
oluruz.
Tabii ki 12 Eylül Askeri Diktatörlüğü, siyasi partileri, Türk-İş’e
bağlı bazı sendikalar da dahil, işçi sendikalarını ve birçok kitle
örgütünü kapattı, solu ezmek için fütursuzca saldırdı, yüz binlerce
insanı gözaltına alarak işkenceden geçirdi, on binlerce insanı yıllarca
cezaevlerinde tutsak etti, yüzlerce insanı katletti.
Ama bütün bunlar, 12 Eylül Askeri Darbesi’nin yapılış amacını açıklamaz,
çünkü darbenin yapılış amacı bunları yapmakla sınırlı değildi. Bütün
bunlar, yalnızca ve yalnızca, darbecilerin ve onların temsil ettikleri
sınıfın amaçlarına ulaşabilmek için aşmak zorunda oldukları engellerdi.
Peki, asıl amaçlanan neydi?
Amaçlanan iki temel hedef vardı; bunlardan biri, Kapitalizmin ve
kapitalist devletin, dolayısı ile de toplumun yeniden yapılandırılması,
diğeri ise, iyiden iyiye tehlikeye girmiş olan bölgedeki ABD çıkarlarının
yeniden tesisi.
Kapitalizmin, Kapitalist Devletin
ve
Toplumun Yeniden Yapılandırılmasının Bir Aracı Olarak 12 Eylül
Askeri Rejiminin Önemi Üzerine
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu olarak kabul edilen 1923 yılından
1970’lere kadar, “Milli Burjuvazi” ve “Milli Sermaye” yaratma
kaygısıyla, daha çok “ithal ikameci” bir ekonomi politikası benimsenmiştir.
Bu, bir tercih değil, bir zorunluluktu. Burjuva devletinin kurulduğu
bütün ülkelerde, bu yol izlenmiştir. Bu yolla, hem bu süreçte
uluslararası sermayenin iç pazara müdahalesinin önü kesilmekte
hem bir sermaye birikiminin ve bir burjuva sınıfının yükselişi
devlet desteği ile koruma altına alınmaktadır. Ama bu süreç geçicidir
ve önce iç pazara dayanarak yükselen burjuvazi, bir zaman sonra
uluslararası pazara açılmak ve gerek uluslararası sermaye ile
bütünleşmek gerekse de uluslararası pazarlarda rekabet edebilmek
için, stratejisini ve politikasını değiştirmek zorundadır; bu
da kapitalist ekonominin doğasının bir gereğidir.
1970’lere gelindiğinde Türkiye’deki büyük sermaye gruplarının
ihtiyacı artık değişmiş, “ithal ikameci” ekonomi politikanın terk
edilmesi artık farz olmuştu.
Bu, hem Türkiye’deki büyük sermaye sahiplerinin hem de bu sermaye
grubunun uluslararası ortakları olan İMF ve Dünya Bankası gibi
sermaye kuruluşlarının ihtiyacı idi. Öyleyse bu ihtiyacın günlük
yaşama tercüme edilmesi gerekiyordu. Yani, “Kamu İktisadi Teşekkülleri”nin
özelleştirilmesi, ekonomide devlet kontrolünün minimum seviyeye
çekilmesi, ithalat ve ihracat alanlarındaki sınırlamaların kaldırılması,
yabancı sermayenin önündeki engellerin kaldırılması, işçi sınıfının
sahip olduğu kısmi iş güvenliğinin ortadan kaldırılarak taşeronluğun
örgütlenmesi gerekiyordu.
Bütün bunların yanı sıra; sosyal ve kültürel yapının da bu yeni
sürece uygun olarak yeniden yapılandırılması gerekiyordu. Yani,
toplumda o günlerde az da olsa var olan “Ya hepimiz ya hiç birimiz!”
“Tüketim israftır!” kültürünün yerine “Kendini kurtarmayan başkasını
kurtaramaz!” “Önce kendini sev!” “Tüketmek özgürlüktür!” kültürünün
yerleştirilmesi gerekiyordu. Ki, başarılı olunabilsin.
Hedeflenen bu idi, ama öncelikli olarak, hedeflenene ulaşabilmek
için, bu sürece direnç gösterebilecek güçlerin tasfiye edilmesi
gerekiyordu.
İşte 12 Eylül Askeri Rejimi, bu ihtiyacın bir ürünü idi ve burjuvazinin
yeniden yapılanması sürecinin ilk olmazsa olmazıydı.
Bundan dolayıdır ki, yeniden yapılanmanın baş mimarlarından Turgut
Özal, yeniden yapılanmanın ekonomik programı olan 24 Ocak Kararları
üzerine bir değerlendirme konuşmasında “12 Eylül olmasaydı, bu
ekonomik programın neticelerini alamazdık” demiştir.
Evet, 12 Eylül 1980 rejimi aracılığıyla toplum bir bütün olarak
örgütsüzleştirilmiş, yeni sürece karşı direnç gösterebilecek bütün
dinamikler etkisiz duruma getirilmişti.
Artık yeni süreç inşa edilebilirdi. Tam da bu süreçte, bizzat
yeni süreç için hazırlanmış Özal ve ekibi göreve çağrıldı ve bu
ekip, büyük bir gürültüyle, çok kanallı renkli televizyonlar,
vitrinleri süsleyen ithal tüketim malları eşliğinde göreve başladı.
Devir imaj devriydi; bu imaj devrinin kadroları hiç zorlanmadan
ve tarih bile sayılamayacak kısa bir zaman içerisinde toplumu
istedikleri noktaya çekmeyi başarabildiler. Toplum örgütsüz ve
umutsuzdu; adeta teslim olacağı bir ordu bekliyordu. Bununda ötesinde
toplum, herkesin herkesten şüphe duyduğu, herkesin herkesle kıyasıya
yarıştığı ve herkesin herkese düşman olduğu bir cinnet toplumuna
dönüşmüştü. Bundan dolayıdır ki, her şey planlanandan da kolay
oldu.
Bu gidişata dur diyebilecek hiçbir güç yoktu; adeta herkes şaşkınlık
içerisinde bu sürecin nerede, nasıl son bulacağını bekliyordu.
Ki, hiç umulmadık bir yerden bir umut belirdi; Kürt özgürlük hareketi
idi bu umut. Özal ve şürekâsı tam yol ilerlerken, iki Kürt ilinde
patlayan silahlar adeta bir kuğu çığlığı gibi gri gökyüzünü parçalayarak
metropollere ulaştı.
Ama Kürt illerinde yakılan bu ateş, kapitalist yeniden yapılanma
sürecinin önünü kesmeye yetmedi. Yetemezdi de… Çünkü ne Kürt özgürlük
hareketi ile bütünleşebilecek örgütlü bir sınıf hareketi mevcuttu
nede Kürt ulusal hareketi antikapitalist bir karaktere sahipti.
Bundan dolayıdır ki, burjuvazi, hiç beklemediği anda karşısına
dikilen Kürt özgürlük hareketinin Türk ezilenlerinin mağduriyeti
ile birleşmesini çok kolay engelleyebildiği gibi, Türk ezilenlerinin,
“neo liberal” politikalar karşısındaki öfkesini milliyetçilik
zemininde örgütleyerek, Kürt hareketine karşı harekete geçirebilmiştir.
Artık hiçbir engel kalmamıştı ve kapitalizmin ve kapitalist devletin
yeniden restorasyonu gerçekleştirilebilinirdi.
Aradan 25 sene geçti, bugün dönüp arkaya baktığımızda, burjuvazinin
hedeflerine büyük ölçüde ve öngördüğünden de sancısız ulaştığını
rahatça görebiliriz.
Devlet yeniden yapılandırıldı, Burjuvazi büyük ölçüde uluslararası
burjuvazi ile bütünleşti ve uluslararası pazarlarda at koşturmaya
başladı.
Üretimin ve tüketimin, uluslararası sermayeye entegrasyonu sağlandı.
“Kamu İktisadi Teşekkülleri” özelleştirildi.
Toplum, herkesin herkese düşman ve rakip edildiği, herkesin herkesi
linç edebildiği bir cinnet toplumu olarak örgütlendi.
“Köşeyi dönmek”, “iş bitirmek”, “rüşvet”, “şiddet”, “örgütsüzlük”
ve “benden sonrası tufan” anlayışı yeni dönemin yükselen değerleri
oldu.
Toplum öyle bir etiğe örgütlendi ki, “ABD ile birlikte Irak’a
girelim mi yoksa girmeyelim mi?” tartışmasının yapıldığı bir televizyon
programında verilen cevap, “Bizi AB’ye alacaklarsa Irak’a girelim”
olabildi.
Toplum öyle bir hale getirildi ki, cebine üç kuruş fazla girecek
diye, komşusunun tepesine bomba atılmasına evet diyebiliyor, bu
katliama iştirak edebiliyor oldu.
İşte 12 Eylül Askeri Rejimi ile yolu açılan sürecin yarattığı
tablo budur.
Bölgedeki ABD Gücünün Yeniden
Tesisi Bakımından 12 Eylül Askeri Rejiminin Anlamı Üzerine
Evet, 12 Eylül rejiminin bir başka önemli misyonu da bölgede ki
ABD gücünün yeniden tesisine katkı sunmaktı.
1970’li yılların sonunda bölgede ki ABD gücü iyiden iyiye etkisizleşmiş;
ABD çıkarları tehlikeye girmeye başlamıştı.
Dünyanın en önemli petrol bölgesi olan Orta Doğu’da ciddi bir
anti Amerikancılık gelişmiş, İran’da anti Amerikancı tutumuyla
Humeyni liderliğindeki İslami rejim iktidara gelmişti. Öte yandan
Suriye SSCB’ye yakındı; Lübnan’da anti Amerikancı güçlü bir hareket
vardı ve Irak’taki BAAS rejimi güven vermiyordu.
Geçmişten beri ABD’nin bölgedeki en sadık müttefiklerinden olan
Türkiye’de ise, güçlü bir devrimci hareketin yanı sıra güçlü bir
İslami hareket vardı ve her şey belirsizdi. Dolayısı ile de bölgede
ABD’nin dayanabileceği tek güç İsrail Devleti idi. ABD’nin bölgedeki
durumu bu merkezde olunca, Türkiye’nin içinde bulunduğu durum
ABD açısından oldukça önemliydi. ABD Türkiye’deki bu belirsiz
durumun sonuçlarını bekleyemezdi, dolayısı ile de harekete geçmesi
gerekiyordu.
Gerek Türk burjuvazisinin gerekse de uluslararası burjuvazinin
yeniden yapılanma ihtiyacına bir de ABD’nin bölgedeki çıkarlarının
tehlikeye girmiş olması eklenince, egemen güçler açısından askeri
darbe için start vermek kaçınılmaz oldu.
Bu, zaten yıllar öncesinden öngörülmüş bir durdumdu. Bundan dolayıdır
ki, özellikle 1976 sonrası, askeri bir darbenin koşulları hazırlanmaya
başlandı. Koşullar adım adım oluşturuldu ve Askeri Darbe yapıldı;
sonrası herkesin malumu.
Son Söz ya da İlk Söz Yerine
Yazının en başında da belirttiğimiz gibi, 12 Eylül Darbesi’ni
örgütleyenlerin asıl amaçlarını doğru tespit etmek gerekir. Ki,
yol açtığı sonuçlar doğru kavranabilsin ve alt edilebilinsin.
O halde, darbeyi örgütleyen güçlerin nasıl ki maksatları “her
gün 30 insanın ölmesini engellemek” ya da “vatanı bölünmekten
kurtarmak” ve “kardeş kavgasına son vermek” değildiyse; aynı şekilde,
darbenin yapılış amacı devrimcileri hapsetmek ya da katletmek
de değildi. Egemen güçlerin amaçlarına kolayca ulaşabilmeleri
için devrimcilerin hapsedilmesi ya da katledilmesi gerekiyordu
hepsi bu. Yani bu başlı başına bir amaç değil, bir zorunluluktu.
Bundan dolayıdır ki devrimci güçlerin, 12 Eylül Askeri Darbesi’ni
tartışırlarken çıkış noktaları kendileri ve kendi gördükleri zulüm
olamaz.
Eğer mesele bu şekilde kavranırsa, darbenin ve darbeci güçlerin
asıl maksatlarını saklayıp, meseleyi sınıfsal değil, bir asayiş
meselesi olarak tarihe not düşme çabalarına hizmet edilmiş olunur.
Ki, zaten egemen güçlerin istediği de budur.
Ama ne yazıktır ki, devrimci hareketin önemli bir kesimi meseleyi
tam da egemenlerin istedikleri çerçevede değerlendiriyorlar. Bundan
dolayıdır ki, “Suçsuz yere hapislerde yattıklarını, işkence gördüklerini”
söylüyorlar. Bununla da yetinmiyor, “Sorumlulardan hesap sorulsun”,
“Haksız yere cezaevlerinde yatanlara tazminat ödensin” talepleri
ile kapitalist devlet üzerinde baskı oluşturmaya çalışıyorlar.
Yani kapitalist devletten tetikçilerini cezalandırmasını, devrimcilerin
suçsuzluğunu teslim etmesini ve kendisini temize çekmesini istiyorlar.
Bütün bunlar, devrimci hareketin önemli bir kısmının meseleyi
bir sınıf savaşı olarak değil, bir asayiş ve hukuk meselesi olarak
kavradığını gösteriyor.
Bugün devrimci hareketin, özelliklede devrimci hareketin komünist
kanadının yapması gereken, öncelikle, 12 Eylül rejimini sınıf
savaşı zemininde değerlendirmek ve onu, bir ara rejim ya da hukuksuzluk
rejimi olarak değil, kapitalist devletin ve onun hukukunun ta
kendisi olduğunu teslim etmek olmalıdır. Ancak bu yaklaşımla 12
Eylül rejimi gerçek zeminine oturtulabilir ve ancak o zaman kapitalist
devletten 12 Eylül rejiminden hesap sormasını istemek yerine;
bizzat kapitalist devletin ta kendisi olan 12 Eylül rejimine karşı
devrimci bir savaş yürütülebilir.