| “Ezilenlerin İdeolojisi”
Söylencesi Üzerine
Ezme ve ezilme ikilemi toplumların, onun sosyal katmanlarının
ve bireylerinin yaşamında kendi başına bir neden değil, sınıflı
toplumlardaki çıkarlar mücadelesinin bir sonucudur. Yarattığı sorunlar
ve bu sorunlardan ortaya çıkan sonuçlar öylesine karmaşıktır ki,
nerede kimin ezen kimin ise ezilen olduğu birbirine karışır. Yere,
zamana, koşullara ve çıkarlara göre ezenle ezilen değişkenleşir
ve birbirleriyle yer değiştirir. Ezen egemenin karşısında ezilen
olanın kendisi bir başkasının karşısında ezen egemen olabilir. Ya
da, tarihsel ve sosyal koşullar değiştiğinde ezilen olan ezen egemenle
hızla yer değiştirerek kendisini ezilen konumundan ezen konumuna
yükseltirken, ezenini ezilen konumuna itebilir.
Bu nedenledir ki, ezenlerin her zaman ve her durumda ait oldukları
ortak bir sınıf kimlikleri yoktur, dolayısıyla ezilenlerinde. Ortak
bir sınıfa ait olmayan ezenlerin çoğunlukla ortak stratejik çıkarları
da yoktur. Bu durum ezilenler için de aynen geçerlidir. Yine, ezilenlerin
kendilerini ezenler karşısında ezilmelerine yol açan şeyler ve bunlardan
kaynaklı olarak yaşadıkları sorunlar da ortak değildir. Dolayısıyla
da aynı sınıftan olmayan ezilenler çoğunlukla ortak bir düşmana
da sahip değildirler. Bu nedenle, ortak bir sınıf aidiyetine sahip
olmayan ezenler karşısında, yine ortak bir sınıf aidiyetine sahip
olmayan ezilenlerin bir bütün olarak tümü için geçerli olabilecek
olan ortak bir kurtuluş projesi ve birlikte bir gelecek tasarımı
da olamaz. Olsa olsa aralarında süreli ve geçici ittifaklardan,
dolayısıyla da göreceli ortak çıkarlardan söz edilebilir.
Bu durumu daha anlaşılabilir kılmak için farklı örneklerle açıklamaya
çalışalım:
Yahudi toplumu yüzyıllardır dünyanın hemen bütün coğrafyalarında
diğer egemen topluluklar tarafından horlanıyor, dışlanıyor, baskı
altında tutuluyor ve hatta toplu kıyımdan geçiriliyordu. Dünün ezileni
ve mağduru olan Yahudiler, bugün Siyonist İsrail devleti aracılığıyla
Filistin halkı üzerinde ezen, horlayan, baskı altında tutan ve katleden
egemen olabiliyor. Düne kadar Irak’ta BAAS rejiminin baskısı altında
yaşayan, horlanan ve katledilen Kürtler, Irak Arap toplumu karşısında
ezilen iken, bugün ABD’nin Irak’ı işgal edebilmesinin işbirlikçisi
olmuş ve ezilen olmaktan çıkıp eski ezeni karşısında ezen egemen
güç olmaya soyunmuştur.
Bir dönem Osmanlı’nın hâkimiyeti altındaki Balkanlara yerleştirilen
Türkler, oradaki yerli halklar üzerinde dönemin hâkim gücü ve ezenleri
iken, şimdi aynı topraklarda –Bulgaristan, Yunanistan, Bosna– azınlık
ve ezilendirler.
Bir Kürt patron ile Kürt işçisini düşünelim; her ikisi de Kürt oldukları
için yüzyıllardır yaşadıkları coğrafyayı istila ederek bölgenin
egemen gücü olan Türkler karşısında ezilen durumundadırlar. Dolayısı
ile her ikisi de ulusal kimlikleri nedeniyle yaşadıkları bu ortak
ezilmişlikleri karşısında ortak egemenlerine karşı ortak politik
bir duruşa sahip olabilmektedirler. Ama bu ortaklıkları, birbirine
karşıt farklı sınıf çıkarları gündeme geldiğinde, -iş kanunu, asgari
ücretin belirlenmesi, toplu iş sözleşmesi, grev, sigorta, sosyal
güvenlik, çalışma saatleri, vergi kanunu v.s. gibi üretimle ilgili
meselelerde- Kürt patronun Kürt işçilerinin karşısında Türk patronlarla
ve Türk devletiyle ortak saflarda yer alabilmesini engellemeye yetmemektedir.
Aynı örnek tersi içinde geçerlidir; Türk patronla Türk işçileri
politik olarak Kürtlere karşı birlikte ortak ezen olabilirlerken,
farklı sınıfsal çıkarları nedeniyle birbirleriyle karşı karşıya
da gelirler.
Erkeklerin baskısına, aşağılamasına, tacizine, tecavüzüne ve şiddetine
maruz kalarak erkekler karşısında ikinci planda kalmak ve ezilen
cins olmak kadınların ortak sorunuyken, kadınların birbirleri ile
karşı karşıya gelmelerine, birbirlerine karşı ezen ve ezilen olmalarına
neden olan bir dizi bölünmüşlükleri vardır. İki kadın düşünelim,
biri bir işveren, öteki onun yanında bir işçi. Kadınlık durumları
erkekler karşısında onları birbirine yaklaştırırken, sınıfsal durumları
ve çıkarları onları birbirinden uzaklaştırarak kadın işçileri erkek
işçilere, kadın patronları erkek patronlara yakınlaştırır.
Örnekler yüzlerce kez çoğaltılabilir. Ezilen kimlikleri üzerinden
bir topluluk hareketi olarak ortaya çıkan bu toplumsal-sosyal hareketler,
ortaya çıkarken herkes için iyi, yaşanabilir ve eşit bir hayat talebi
ileri sürmezler. Bu toplumsal hareketlerin amacı genellikle kendi
ezeninin boyunduruğundan kurtulmak ve kendi ezeniyle eşitlenmek
ile sınırlıdır. Ve ezilenler diye tanımlanan topluluklar, bir ilişki
karşısında ezilen iken, aynı anda başka bir ilişkinin de ezeni durumunda
olabilmektedirler.
Bu nedenle sınıflı dünyada her ezilen toplumsal kesim, aynı zamanda
bir başka ezilenin ezenidir de. Dolayısıyla da ezilenlerin tüm ezilenler
için toptan ve ortak bir kurtuluş projeleri, doğal olarak ta ortak
ideolojileri olamaz.
Sonuç olarak; dünya çapındaki sosyal örgü, patronun işçiye, erkeğin
kadına, ailenin çocuklara, beyazın siyaha, kuzeylinin güneyliye,
batılının doğuluya, hiristiyanın müslümana, sünninin aleviye, Türk’ün
Kürt’e, zengin ülkenin yoksul ülkeye egemenliği gibi v.s. v.s. v.s.
ezme-ezilme ilişkileri toplamıdır. Ve her ezen kişi ya da topluluk,
ezmiş olduğu kişinin ya da topluluğun karşılığında kendisi için
sosyal ve iktisadi bir çıkara ve ayrıcalığa sahip olmak için yapar
bunu. Dünyanın mevcut düzeni en üsttekiler, üsttekiler, onun altındakiler
ve en alttakiler biçiminde bilinen kaba bir piramit değildir. Kendi
içinde üsttekileri ve alttakileri olan, birbirinin üstüne dik ve
ters oturtturulmuş piramitlerden oluşmuş tabakaları olan ve her
piramit tabakasının bir diğerinin üstüne oturtturularak tamamlanan,
dev ve karmaşık bir piramitler silsilesidir. Yani, piramitler toplamının
piramididir.
Elbette ki bu piramitler toplamından oluşan dev piramidin hem tamamının
hem de içindeki her piramidinin ezen ve ezilenlerden oluşan şekillenmesinin
arkasında toplumun mülkiyet üzerinden sınıflara bölünmüş olması,
dolayısıyla da birbirlerinden farklı çıkarlara sahip olması yatmaktadır.
Dev piramidin içinde yer alan her piramitçiğin kendi içindeki devinim,
ezilenin kendi egemeninden kurtulma, onunla eşitlenme ve onunla
yer değiştirme mücadelesidir. Bu mücadelede ezilen olan kendi egemenine
karşı giriştiği mücadelede geçici bir haklılığa sahiptir. Fakat
kendisi egemeniyle eşitlendiği yahut onunla yer değiştirdiği andan
itibaren egemenine benzeyerek bu haklılığını kaybeder.
Görüldüğü üzere ezilenin kendi egemenine karşı yürüttüğü onunla
eşitlenme ve ondan kurtulma mücadelesi tüm ezilenlerin kurtuluşu
için evrensel bir referans olamaz. Çünkü ezilenin kendi piramitçiği
içindeki bu mücadelesi, eşitsizliğin, dolayısıyla da ezmenin ve
sömürmenin kaynağı olan dev piramidin tamamının yıkılması ve onu
var eden egemen anlayışın sonsuza dek ortadan kalkması amacını gütmemektedir.
Bunun aksine hedefi kendi piramitçiği içindeki statüsünü değiştirmeye,
ya da bir üst piramide sıçramaya yönelik olan bir mücadeledir bu.
Bunun da anlamı, egemen düzenin kendi içinden yeniden düzenlenmesi
anlamına gelir ki, ona içsel devinim kazandırdığı, sınıfsal çatışmaların
üstünü örttüğü, silikleştirerek ertelenmesine yol açtığı ve karmaşıklaştırdığı
için bunlar sistem içi harekettirler. Bu bakımdan bu sosyal hareketler
bir bütün olarak kapitalizm tarafından tamamıyla reddedilmedikleri
gibi, onun ihtiyaçlarına ve çıkarlarına hizmet ettikleri sürece
onun tarafından destekte görürler. Aynı zamanda ezilenlerin bu mücadelesi
yalnızca kendi kurtuluşlarının öznesi olma çabasıdır ki, bunun bir
başka anlamı da şudur; ezme-ezilme ilişkilerinin ve ezilen kimliklerin
varlığını sürdürmeye devam etmesi, diğer ezilenlerle kendi arasına
mesafe koyması, böylelikle de insanlığın egemen anlamdaki bölünmüşlüğünün
sürdürülmesi ve egemen düzenin varlığını sürdürebiliyor olmasına
hizmet ediyor olmasıdır.
O halde ezilenlerin ezilmelerine yol açan nedenlerinin birbirinden
farklılığı, hatta kimi zaman birbirlerine karşı ezen konumunda olmaları,
çıkarlarını ve sorunlarının çözüm yollarını da ayrıştırır, birbirinin
karşısına koyar ve birbirleriyle çatışmalarına yol açar. Dolayısıyla,
bir bütün olarak ezilenlerin ne ezilen kimlikleri üzerinden stratejik
olarak birbirleriyle kader birliği yapabilmeleri olanaklı ve söz
konusudur, ne de ortak kurtuluşları mümkündür. Olsa olsa aralarında
piramit içi süreli ve geçici taktik ittifaklar mümkün olabilir.
Ezilenlerin bu mücadeleleri piramit içi –sistem içi– bir mücadeledir
ki, dev piramidin, yani egemen düzenin kendisine devinim ve refleks
kazandırır. Kaldı ki, kapitalist dünya düzenini ve bu düzenin toplumsal
işleyişini oluşturan egemen anlayış olan burjuva anlayış, kendi
niyetini ve çıkarlarını insanlığın birbirlerine karşı ezenler ve
ezilenler olarak defalarca bölünmüşlüğünün ve bu bölünmüşlükten
kaynaklanan çatışmalarının ardına saklar. Ve böylelikle de varlığını
güven içinde sürdürmeye devam eder.
Öyle ise, ezilen olsalar bile çıkarları ve kaderleri ortak olmayanların
mevcut sistem içi pozisyonlarını koruyarak ortak bir amaç ve ideoloji
etrafında toplanabilmeleri de olanaklı değildir. O halde; ortak
bir stratejiye, ortak bir çıkara, ortak bir amaca ve gelecek tasarımına
sahip olamayan ezilenlerin ortak ideolojileri de olamaz. Ortak ideolojinin
bir başka özelliği ise şudur; yaşama egemen olan bir ideolojiyi
imha etmeye yönelik olması, bunun da ötesinde doğrudan onun yerine
egemen olmayı hedeflemesidir.
Ortak ideoloji; ortak varoluşu, ortak geleceği, ortak çıkarı, ortak
düşmanı ve ortak nihai kurtuluş için iktidar olma zorunluluğunu
gerektirir. Bu ortaklığa ve amaç birliğine sahip olmayan toplulukların,
ortak bir ideolojiye sahip olmaları söz konusu olamaz.
Yani; eşcinsel olduğu için ezilen patron ile işçi olduğu için ezilen
ve sömürülen işçinin, kadın olduğu için ezilen burjuva bir kadın
ile onun sömürdüğü işçi bir kadının, Kürt olduğu için ezilen ve
baskı altında tutulan bir Kürt burjuva ile Kürt işçisinin ortak
kurtuluşu ve bu ortak kurtuluşun bir aracı olarak ortak iktidarı
mümkün olmadığı için, ortak ideolojiye sahip olmaları da mümkün
değildir.
Mesela burjuvazi ortak bir ideolojiye sahiptir. Çünkü ortak varoluşa,
çıkarlara ve geleceğe mahkûmdur. Burjuvazinin kendi iç çatışmaları
onun ortak bir ideolojiye sahip olmasına engel değildir.
Keza işçi sınıfı ortak bir ideolojiye sahiptir. İşçi sınıfı kendi
içinde her ne kadar bölünmüş olsa da, bu bölünmüşlük onun ortak
bir ideolojiye sahip olmasını engellemez.
Yine aynı şekilde erkekler ortak bir egemen ideolojiye sahiptir.
Erkekler kendi içinde farklı ve birbirine düşman sınıflara bölünmüş
olsalar da, bu bölünmüşlüğe rağmen onları kadınlar karşısında ayrıcalıklı
kılan ortak bir ideolojiye sahip olmalarına engel değil.
Bunun aksini iddia etmek gerçekçi olmadığı gibi, Marksizm’in temelini
oluşturan “Tarih sınıf savaşları tarihidir” anlayışının, dolayısıyla
da Marksizm’in reddi anlamına da gelir.
Gerçi bu yeni bir şey değildir. Bu tür bir anlayış Marks’tan önce
olduğu gibi Marks’tan sonra da zaman zaman piyasaya sürülmüştür.
Fakat daha öncekiler bugünküler kadar cesur davranıp “ezilenlerin
ideolojisi”ni oluşturmaya pek cesaret edememiştiler. Tarihte ütopik
sosyalistler, sosyal demokratlar, Stalinistler, Maocular, son yıllarda
ise Lulalı, Chavezli ve Lafontenli Dünya Sosyal Forumu çevresi sınıf
temelinde örgütlenme ve sınıfa karşı sınıf, savaşa karşı sınıf savaşı
yerine, ezilenlerin ortak örgütlenmesi ve kurtuluşu anlayışını hep
tekrarlayıp durdular. Ama bunların hiç birisi, bugün bazı devrimci
çevrelerin yaptığı kadar ileri gidip de, “ezilenlerin ideolojisi”ni
oluşturmaya varan, doğası gereği sınıf uzlaşmacılığına tekabül eden,
devrimci saflarda ideolojik karmaşaya ve bilinç bulanıklığına yol
açabilecek olan orijinalite arayışına da cesaret edememişlerdi.
Bu orijinalite arayışçısı çevreler, etki alanları bakımından bugün
için önemli bir etkiye sahip değildirler.
Dolayısıyla da söylediklerinin bugün için önemli bir tehdit oluşturması
olası değildir.
Ama önemli olan bu değildir. Önemli olan devrimci harekete bu bildik
anti Marksist virüsün yeniden bulaşmış olmuş olmasıdır. Bilindiği
gibi bu virüs de diğerleri gibi kendisi için uygun an ve uygun zemini
bulduğunda hızla yayılıp, bütün organizmayı ele geçirebilecektir.
Öldürmese de, bu virüsün yol açacağı tahribatı iyileştirmek komünist
hareketin uzun yıllarını alacaktır. Onun için hiç zaman kaybetmeden
bu virüse karşı durmak komünistlerin ertelenemez görevi olmalıdır.
Bu virüsün anti-virüsü; tabii ki Marksizm’dir. Bu mücadeleyi yürütecek
olan ise, Marksizm’in devrimci mirasını temsil eden Komünistlerdir.
|