KAPİTALİZM İLE SUÇ ORTAĞI OLMAYANLAR, KAPİTALİZMİ YIKIP, ÖZGÜRLÜKÇÜ VE EŞİTLİKÇİ BİR DÜNYA KURMAK İÇİN, DEVRİMCİ BİR DÜNYA PARTİSİNİN POLİTİK ÖNDERLİĞİNDE BİRLEŞEREK SAVAŞIN!

 
 

Devrimci Program ve Devrimci Strateji
Resmi İdeoloji ve Resmi Tarihle Hesaplaşmadan Yaratılamaz

Giriş: Devrimci Harekette Program ve Stratejinin Dayanakları

Dünyanın bütün ülkelerinde emperyalist kapitalizme ve onun burjuva rejimlerinin veçheleri olan faşist diktatörlüklere, askeri diktatörlüklere, bonapartist diktatörlüklere, Batı tipi burjuva demokrasilerine(diktatörlüklerine) vs. karşı mücadele eden devrimci çevreler programlarını ve devrim stratejilerini içinde bulundukları ülkelerin siyasal rejimlerinin tarihsel gelişimine, devlet yapısına, uluslararası konumuna, ekonomik gelişmişlik düzeyine, sanayisine, ticaret hacmine, toplumsal(sınıfsal) dokusuna, militarist gücüne göre, kısacası onu, kapsadığı alanda egemen kılan temellerin tahliline dayanarak belirlerler. Bundan hareketle de, kendi mücadele örgütlerini, programlarını, stratejilerini, taktiklerini, yöntemlerini ve araçlarınıbu tahlillere göre tespit eder ve egemen düzen karşısında konumlanırlar. Devrimci çevrelerin egemen sistem karşısında konumlanışlarının niteliğini belirleyen program ve stratejileri, bağlı oldukları siyasal geleneğin ideolojik arka planı ile şekillenir. Ve bu kapitalizme karşı mücadelelerinin niteliğini belirleyerek onları politik bakımdan devrimci yahut reformist kılar. Peki, bugünkü siyasi guruplar enflasyonunda devrimci olanla reformist olanı, sistem içi olanla sistem dışı olanı neye göre ayıracağız ve buna nasıl karar vereceğiz? İşte bizim tartışmak istediğimizde budur.

Devrimci Sürekliliğin Diyalektiği

Fakat bundan önce şu sorunun yanıtı aranmalıdır; Marksizm’in devrimci geleneği, onun ideolojik ve ilkesel mirası nedir ve nasıl sahip çıkılmalıdır?
Marksizm’i bir bilim, bir toplumsal kurtuluş projesi ve bir devrimci gelenek yapan şey, her şeyden önce onun tarih anlayışı ve diyalektik materyalist yöntemidir. Marks, tarihi “tarih sınıf savaşlarıtarihidir” olarak tanımlarken, Engels ona “insanlığın tarih öncesi hariç” diyerek henüz insanlığın sınıflara bölünmemiş olduğu dönemini kastederek katkıda bulunuyor ve onu geliştiriyordu. Bu anlayışından hareketle; Marksizm, onun kurucuları olan Marks ve Engels’in, önceleri Hegel’ci idealist felsefenin sonrada Feuerbachçı kaba materyalist felsefenin etkisindeyken, onlarla çatışıp hesaplaşarak, onların içinden, ama onların devrimci bir eleştirisiyle onlardan kopup gelişen devrimci gelenektir. Marksizm, uluslararası kapitalizme karşı kaderleri birbirlerine bağlı fakat birbirinden kopuk ulusal işçi hareketlerini birleştirmek amacıyla “Bütün ülkelerin işçileri birleşin!” çağrısını yapan, sınıf mücadelesinin bayrağına enternasyonalizm şiarınıkazıyan ve Komünistler Birliğini kuranların yarattığıbiricik devrimci gelenektir. Marksizm, 1848 yılında Avrupa’da ayağa kalkan proletaryanın mücadelesine devrimci bir program sunma amacı ile burjuvazinin korkulu rüyası komünizm hayaletini etekemiğe büründüren Komünist Manifesto’yu hazırlayanların yarattığı biricik devrimci gelenektir. Marksizm, 1848 sınıf savaşları ve Paris Komünü (1871) deneyimlerinden devrimci dersler çıkararak kendini geliştirmiş biricik devrimci gelenektir. Marksizm, Birinci Enternasyonal’de Proudhoncu, Blanquici ve Bakuninci anarşizmlerin gündelik mücadeleyi küçümseyen, işçi sınıfı güçlerine doğrudan dayanmayan, darbeci, hemen ayaklanmacı, otorite karşıtıve özerklikçi anlayışlarına karşı ve liberallerin yurtsever ve demokratik cumhuriyetçi, sınıf uzlaşmacı, gündelik ve demokratik taleplerle sınırlı burjuva anlayışlarına karşı, sınıf mücadelelerinden dersler çıkararak işçi sınıfının demokratik mücadelelere katılımının önemini ve fakat bunu aşan tarihsel çıkarlarını işaret ederek, devlet, devrim, proletarya diktatörlüğü konularında bu anlayışları mahkûm ederek ve onlarla yolunu ayırarak gelişen biricik devrimci gelenektir. Marksizm, Birinci Topyekûn Emperyalist Savaş(1914) sırasında İkinci Enternasyonal partilerinin burjuva hükümetlere destek veren, savaş bütçelerini onaylayan ulusal savunmacı, Kautskyci anlayışın uluslararasıproletaryaya ihaneti karşısında, “Savaşa karşı sınıf savaşı” şiarı ile ortaya çıkarak, başta Lenin olmak üzere uluslararası proletaryaya “silahlarınızı sınıf kardeşlerinize değil, sizi birbirinize kırdıran burjuvalarınıza çevirin” diyerek cephede bozguncu taktik izleyenlerin ve İkinci Enternasyonal’in iflasınıilan edip oportünistlerle ve döneklerle yollarını ayırarak emperyalist savaşı devrimci savaşa çevirmek için “Üçüncü Enternasyonal için ileri!” çağrısını yapanların yarattığı biricik devrimci gelenektir.

Marksizm, proletaryanın tarihsel çıkarlarınıgündelik çıkarlara kurban eden ekonomist ve sendikalist anlayışlara karşı uzlaşmaz ve yorulmaz devrimci siyasal tutumda ısrar edenlerin yarattığı biricik devrimci gelenektir. Marksizm, 1917 Şubat devrimiyle Rusya’da çarlığın devrilmesinin ardından burjuva geçici hükümete katılmayan ve onun politikalarına onay vermeyen, ona katılan Menşevik ve Sosyal Devrimcilerle yollarını ayıran, eski programda ısrar eden eski Bolşeviklere karşı“Asgari program hiçbir şeydir, azami program her şey” diyenlerin ve “Bütün iktidar Sovyetlere” parolasını haykırarak 1917 Ekim Devrimini gerçekleştirenlerin yarattığı biricik devrimci gelenektir. Marksizm, Ekim devriminden aldığı güçle uluslararası proletaryanın dünya devrimci partisi Üçüncü Enternasyonal’i inşa eden ve onun ilk dört kongresi ile komünist hareketin ideolojik ve ilkesel kazanımlarını zirveye taşıyanların yarattığı biricik devrimci gelenektir. Marksizm, ulusalcılığa ve tek ülkede sosyalizme karşıenternasyonalizmi, asgari programa karşı geçiş programını, aşamacı devrim anlayışına karşı sürekli devrim anlayışını, bürokrasinin diktatörlüğüne karşı özyönetimi ve proletarya diktatörlüğünü, sınıf uzlaşmacılığına karşı sınıf savaşı parolalarınıbayraklarına kazıyanların ve bu mücadeleyi hayatları pahasına ısrarla sürdürerek bedel ödeyenlerin yarattığı biricik devrimci gelenektir. Marksizm, onun ideolojik kazanımlarının ve ilkelerinin savunucusu olanların, sınıfsız bir dünya kurma amacı ile militan bir mücadeleyi enternasyonal, devrim, sosyalizm anlayışıyla sürdüren komünist devrimcilerin biricik devrimci geleneğidir. Yukarıda komünist hareketin tarihsel gelişiminden kısa bir özetle ve kronolojik bir sırayla aktardığımız bu ideolojik ve ilkesel kazanımlar silsilesi, görüldüğü üzere sınıf mücadelelerinin pratiğinde ve işçi sınıfının eylemlerinden doğan deneyimlerin ışığında idealistlere, ütopyacılara, burjuva ideologlara, liberal demokratlara, anarşistlere, ekonomistlere, sınıf uzlaşmacılara ve döneklere karşıısrarla sürdürülen ideolojikpolitik mücadelenin uzun serüveninden geçerek kopuş ve süreklilik diyalektiği içinde mayalandı. Bu uzun serüven boyunca işçi hareketinin kendi eylemi ile tarih sahnesindeki yerini her alışı ideolojik alandaki devinimi hızlandırmış, düşünce üreticilerini ve siyasi – ideolojik akımları lehte ya da aleyhte taraf olmaya ve tutum almaya zorlamıştır. Bu durumun terside söz konusudur. Yani, egemenlerin düzeninin yaşadığı her kriz, kendi aralarında yaşanan her bunalım, kimi zaman bu bunalımların sonucu olarak ortaya çıkan her silahlı çatışma(emperyalistler arası savaş) yine ideolojik alanda bir itkiye, bu sefer tersinden bir itkiye yol açmıştır. İşte bu tarihsel anlar, işçi sınıfının tarih sahnesine çıkışı, egemenlerin krizi, siyasi ideolojik akımlar ve düşünce üreticileri arasında hep bir dönüm noktası olmuştur. Çünkü bu tür dönüm noktaları üçüncü bir yol şansı tanımamaktadır; ya işçi sınıfından ve ezilenlerden yana olunacaktır, ya da ezen egemenlerden. İste, Marksizm, bu tarihsel serüven boyunca her kritik dönemeçte devrimci dersler çıkarmasını bilerek devrimci geleneğini sürdürürken, işçi sınıfından ve ezilenlerden yana olduğunu iddia eden anarşistlerle, sınıf uzlaşmacılarla, liberallerle, ulusalcılarla, aşamacılarla, ekonomistlerle ve döneklerle hesaplaşıp gerektiğinde kopmayı bilerek yollarını ayırmıştır.

Devrimci Mirasla Bağlar Koparılıyor

Ancak; Ekim Devrimi’nin hemen ardından devrim oldukça güç sorunlarla yüz yüze kaldı. İç savaş ve bu savaşta devrimci kadroların ve öncü işçilerin çoğunluğunun kaybedilmesi, karşı devrimci güçlerin sanayi ve demir yollarını tahrip ederek büyük oranda kullanılamaz hale getirmesi, kolektifleştirmeye karşı direnen kulakların hububatı saklaması sonucu kentlerin kıtlık çekmesi, Kronstadt Ayaklanması, NEP politikaları, SosyalistDevrimcilerin provokasyon ve suikastları, emperyalist kuşatma ve daha bir yığın güçlük, her ne kadar Bolşevikler tarafından ‘devrimin ruhuna ihanet’ olarak değerlendirilse de geçici Savaş Komünizmi uygulamalarına yol açtı. Önce muhalefet yasaklandı, sonra parti içi muhalefet askıya alındı. Bütün bu faktörler Sovyetlerde, Sovyet kurumlarında ve parti içinde bürokrat kadroların palazlanıp hızla büyümesine uygun koşulları ve ortamı hazırladı. Lenin, işçi devleti için tehlikeli olan bu illete karşı mücadele etmek için hasta yatağından harekete geçti. Bürokrasiye ve bu tehdidin iplerini elinde bulunduran Genel Sekreterlik kurumunun başındaki Stalin’e karşı Nisan ayında toplanacak partinin 12. Kongresinde(1923) hücum etmek üzere partinin önde gelen üyelerini uyararak destek istedi. Buldu da bu desteği. Fakat mart ayında geçirdiği son kriz bir daha yatağından kalkamamasına ve kongrenin Lenin olmadan toplanmasına yol açtı. Genel Sekreterlik kurumuyla oldukça önemli bir gücü elinde tutan Stalin, Lenin’in hastalığı nedeniyle kongreye gelememesi üzerine tereddütte kalan muhalefetin ciddi bir muhalefetiyle karşılaşmadan kongreden daha da güçlenerek çıktı. Lenin’in ölümü(1924), bürokrasinin kast iktidarını pekiştirebilmesi için önündeki önemli ve dişli bir engelin de ortadan kalkmış olduğu anlamına geliyordu. Böylece bu ölüm, bürokrasi için iki önemli silaha dönüşüyordu. Birincisi, iktidarın olanaklarını kullanarak Lenin’in mirasının üzerine konmak ve muhalefetin tasfiyesinde çok önemli bir avantaj kazanmak. İkincisi, bürokrasinin iktidarınıve iktidar anlayışını Lenin’in mirasının üzerine inşa ederek güvence altına almak. Böylelikle bürokrasinin iktidarına karşı her muhalefet Lenin’in anısına ve mirasına bir saldırı sayılarak lanse edilecek, bu da muhalefete karşı caydırıcı bir kalkan oluşturtacaktı. Bürokrasi bu oyununda başarılıda oldu. Tüm muhalefeti tasfiye etti. Ekim devrimine katılmış binlerce devrimci, karşı devrimci aktivite içinde olmakla suçlanıp düzmece mahkemelerde yargılanarak katledildi. On binlercesi sürgüne yollandı. Yetmedi, bürokrasi iktidarını kalıcılaştırmak için uyguladığı terörünü toplumsal tabana yayarak yüz binlerce insanı çalışma kamplarında hapishane koşullarında zorunlu çalışmaya tabi tuttuğu sürgün yerlerine gönderdi. Ve bütün bunlarısözde MarksizmLeninizm adına yaptı. İç savaş esnasında geçici olarak kararlaştırılmış Savaş Komünizmi uygulamalarını daimi kıldı. Yetmedi, Stalin ile başlayan bürokrasinin iktidarında Ekim Devrimi’nin mimarlarının tasfiyesi ve imhası, kitlesel terörle ve yalan ve tahrifat kampanyalarıyla sürdü. Marksizm’in kendi tarihi boyunca sınıf mücadelesi deneyimlerinden elde ettiği ve Ekim Devrimi’nde cisimleşmiş tüm ideolojik ve ilkesel kazanımları sistematik olarak tahrif edildi, orijinal belgeler devlet arşivlerinde saklandı ve elde edilmelerine yasak getirildi. Yerine tahrif edilmiş ve düzenlenmiş belgeler hazırlandı. Eğitimöğretim alanında tüm Sovyet yurttaşlarına resmi tarih, resmi Marksizm öğretildi. Basınyayın organları bu tahrif edilmiş belgeler ve resmi ideoloji dâhilinde yayın yapabildiler. Böylelikle Marksizm’in devrimci geçmişi ile bağı büyük oranda kesintiye uğradı. Bürokrasi bunu yapabilme gücünü iktidarının devasa olanaklarından ve Üçüncü Enternasyonal üzerindeki otoritesinden aldı. Zira Stalinizmin operasyonları ile birlikte ortada devrimci bir enternasyonal de kalmamıştı. Böylelikle yalnızca Sovyetler Birliği’nde değil, dünyanın tüm ülkelerinde, içinde bulundukları rejime karşı mücadele eden devrimciler Stalin Akademilerinden çıkan resmi tarih, resmi ideoloji ve resmi Marksizm ile beslendiler. Peki, nasıl oldu da Stalinizm elinde sihirli bir değnek olmadığı halde, hem Lenin’in öğretisiyle yetişmiş Bolşevik Parti’yi ele geçirebildi, hem de çarlığı ve geçici hükümeti deviren devrimci kitleleri devre dışı bırakarak bürokratik iktidarını kurabildi? Birincisi; devrimci bir partiyi yönetmekle devlet aygıtını yönetmek aynışey değildi. Parti kadroları doğaldır ki devlet yönetiminde deneyimsizdiler. İktidarın alınışından sonra kurulan hükümet yüz yüze kalınan büyük güçlükler karşısında işlerin yürümesi için deneyimli personele ihtiyaç hissetti ve bu ihtiyacı da çarlık döneminin askersivil bürokratlarından önemli bir miktarda memura görev verip bunların başına da siyasi komiserler atayarak çözmeye çalıştı. Parti içinde bürokratlaşmış kadrolarla çarlık döneminden devralınan bu bürokratlar bürokratik rejimin iskeletini oluşturdu. İkincisi; doğaldır ki daha önce özyönetim deneyimi olmayan kitleler daha emperyalist savaşın yorgunluğunu üzerlerinden atamadan iç savaşla hem daha da yorgun hem de daha da yoksul düştüler. İç savaşın ardından Savaş Komünizmi uygulamalarının da etkisiyle kendi gündelik yaşamlarına çekilerek siyasal alanı profesyonel siyasetçilere ve yöneticilere bıraktılar. Buda bürokrasinin önünü açtı. Üçüncüsü; İktidarın giderek bürokratik bir kastın elinde toplandığını ve uygulamaların işçi devletini var eden temel anlayışın dışına çıktığını gören parti içi muhalefet yekpare bir muhalefet değildi. Bu nedenle eş zamanlı ve eşgüdümlü hareket edemiyorlardı. Tüm çabalarına ve mücadelelerine rağmen Stalinist aygıt tarafından tek tek yenilgiye uğratıldılar, tasfiye ve imha edildiler. Dördüncüsü; Lenin şubat devriminden sonra mayısta Petrograd’a dönmüş ve Bolşevik konferansına ünlü Nisan Tezleri’ni sunmuştu. Fakat konferans delegelerinin büyük çoğunluğu Lenin’in Nisan Tezleri’nde savunduğu yeni görüşleri benimsememiş, hala asgari programa ve demokratik devrim anlayışına bağlıydılar.
Lenin’in kendi deyimiyle bu “eski Bolşevikler” onun istifa etme ve tabana inme tehdidiyle “ikna” edilebilmişti. Aslında “eski Bolşevikler” ikna olmamışlar, sadece uygun ana kadar geri çekilmişlerdi. Lenin’in ölümü “eski Bolşeviklere” o uygun anı ve fırsatıvermiş oldu. Lenin’in ölümünden sonra Stalinizm, muhalefetle girdiği tartışmalarda eski anlayışı ve Lenin’in eski argümanlarınıkullandı. Stalinizmin muhalefete karşı saldırısında Lenin’e ait eski argümanları kullanmaktaki tek amacı tribünlere oynamaktı, bunu da başardı. Sovyetlerde iktidarı bütünüyle eline geçiren bürokrasi, iktidarın gücüyle ve olanaklarıyla tahrif ettiği Marksizm’i resmi tarihle bezeyerek resmi ideolojiyi yarattıve “eski Bolşevikler” aracılığıyla dünya soluna egemen kıldı.

Marksizm’in Tahrifatı ile Yaratılan Resmi İdeoloji ve Tarihin Gelenek İçindeki İdeolojik Dayanakları

Avrupa merkezci tarih anlayışı insan topluluklarının tarih öncesinden bugüne izlediği toplumsal “gelişme” ve “ilerleme”yi ilkel, köleci, feodal ve “çağdaş”(kapitalist) olarak sıraladı. Bu yaklaşım Marksist düşünürlerde de Marksist harekette de neredeyse olduğu gibi kabul edildi. Kapitalizmin finansmanı, yönetimi ve denetimi altında organize edilen bilimsel çalışmalar hemen tüm alanlarda Marksistler tarafından sorgulamaya tabi tutulurken bu alan boş bırakıldı. Dahası, bu alanda burjuva bilim insanlarınca sürdürülen bilimsel çalışmalardan elde edilen veriler “ortaklaşa” kullanılırken en fazlası dünya görüşleri açısından varılan sonuçlar farklılaştı. Hâlbuki dünyanın yakın tarihi göstermektedir ki, yeryüzünün tümü üzerinde insan topluluklarının izlediği toplumsal seyir hiçte Batılı burjuva biliminin iddia ettiği gibi değildir. Kapitalizmin ortaya çıkmasına ve gelişmesine muazzam kaynaklar sağlayan “keşifler” dönemi ile birlikte Asya, Avrupa ve Afrika’nın dışında da bilinen “eski” dünyanın üçte ikisinden daha fazla “yeni” kara parçalarının varlığı saptandı. Bu kara parçalarında tenleri bilinen insandan (Beyazlardan) daha farklı insan toplulukları yaşıyordu. Ama bu “yeni” insan topluluklarının yaşam tarzıhenüz kendi tarihsel süreçlerinin tarih öncesini yaşıyordu. Bu nedenle de kendilerini uygarmedeni olarak tanımlayan Batılılar bu toplulukları “ilkel” ve “vahşi” olarak tanımladılar. Bu “keşiflerin” kendisi de gösteriyor ki, yeryüzü üzerinde birbirinden uzak ve büyük denizlerle ayrılmış farklı coğrafyalarda yaşayan insan toplulukları hem benzer toplumsalsosyal süreçleri eş zamanlı olarak yaşamadılar, hem de benzer toplumsalsosyal süreçlerden geçmediler. Ama Beyaz adam, kendi tarihsel sürecinin, her topluluğun geçmesi gereken bir süreç olduğunu kaçınılmaz bir yazgıymış gibi dayattı ve bunda başarılı oldu.
Kısacası bu “yeni” kara parçalarının insanlarıbeyaz adamın yaşadığı toplumsal evreleri yaşamadan beyaz adamın karmaşık ve sınıflı yaşam tarzıyla tanıştılar ve ona tabi olmaya zorlandılar.
Tabii ki Beyaz adam, ideolojik üstünlüğünü yalnızca zor yoluyla tesis etmedi. Fiziki zor bu sürecin yalnızca bir ayağını oluşturmaktadır. Bu sürecin bir başka önemli ayağınıise, bizzat sömürgeleştirilen coğrafyalardan devşirilen kalemşorlardı. Kendilerini ‘aydın’ diye niteleyen bu işbirlikçi unsurlar olmadan Beyaz adamın ideolojik hegemonya kurmasıdüşünülemezdi. Bu sürecin en önemli ve hiçbir biçimde hoş görülemeyecek bir başka ayağınıise, Marksizm oluşturmuştur. Marksizm’in kurucuları Beyaz adamın tarih anlayışı ile hesaplaşmamış, hesaplaşmak bir yana, Beyaz adama tarihsel bir “ilericilik”, icraatlarına ise “tarihsel ilerlemecilik” payesi vererek adeta sömürgeciliği kutsamıştırlar. Marksizm’’in işlediği suç bununla sınırlı kalmamış, kendi tarih anlayışını da bu egemen tarih anlayışı üzerine kurarak gerek işçi sınıfının gerekse de sosyalizm hareketinin mayasına bu Beyaz zehri enjekte etmiş, işçi kuşaklarının ve sosyalist kuşakların bu zehirli maya ile yetişmesine sebep olmuştur İnsanlık tarihinin gelişimini Avrupa merkezci burjuva ideolojisinin etkisinde kalarak aşamalara bölen Marksist hareket, devrim programını ve stratejisini de bu aşamalara denk gelen bir anlayış ile geliştirdi. Buna göre kapitalizmin egemen olduğu “ileri” ülkelerde proletarya diktatörlüğüne karşılık gelen sosyalist devrim, kapitalizmin henüz iktidar olmadığı feodal rejimlerle yönetilen geri ülkelerde ise kapitalist aşamaya karşılık gelen burjuva görevleri tamamlayacak demokratik devrim. Esasen bu ikili anlayış üretici güçlerin gelişmişlik düzeyi ile açıklanıyordu. Çünkü sosyalizm yoksulluğun ve yoksulluğun paylaşılmasının üzerine inşa edilemezdi. Kapitalistleşme öncelikle üretici güçleri geliştirecek, kitlelerin demokratik bilinci gelişecek ve buda ezilen insanlığı sosyalizme bir adım daha yaklaştıracaktı. Çarlığın feodal despotizmi altındaki Rusya’da Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin(RSDİP) asgari ve azami program ayırımı bu anlayışa dayanıyordu. Partinin Bolşevik ve Menşevik her iki kanadının program üzerine esasta bir ayrılıkları yoktu. Program üzerine tek ayrılık, asgari programın hangi sınıfa dayanarak gerçekleşeceği üzerineydi. Bolşevikler demokratik görevlerin yerine getirilmesinde burjuvaziye güvenmiyor, işçi sınıfı ile köylülüğün kontrolünde devrimcidemokratik bir iktidar formülü öneriyordu. Ama yine de bu işçiköylü hükümetinin görevleri asgari programla sınırlıydı. Mülkiyete dokunmuyor ve azami programı asgari programın tamamlanmasından sonraki bir sürece(belirsiz bir süreç) bırakıyordu. Menşevikler ise burjuva demokratik görevlerin yerine getirilmesini doğrudan burjuvazinin yönetimine bırakan, fakat işçilerin kontrolünde bir uzlaşma hükümetinden yanaydılar. RSDİP’in her iki eğiliminin de ortak kalkış noktası Rusya’nın kapitalistleşmemiş olduğu ve feodal çarlık otokrasisiyle yönetiliyor olmasıydı. Rus devriminin izleyeceği yol bakımından RSDİP içinde Bolşeviklerden de Menşeviklerden de ayrı bir yerde duran Troçki ise, işçi sınıfının bir kez ayağa kalktıktan sonra kendisini demokratik görevlerin yerine getirilmesiyle sınırlayamayacağını, böylelikle tarihteki tüm gerici rejimlerin üzerinden sıçrayarak devrimi sonuna kadar götürüp iktidarı zapt edeceğini ve proletaryanın diktatörlüğüyle sonuçlandıracağını söylüyordu. Şubat 1917’de Menşevikler, çarlık otokrasisi tarihin çöp sepetine giderken tamda kendi anlayışlarına uygun davranarak geçici hükümette yer aldılar. Kendileri bu durumu nasıl izah ederlerse etsinler geçici hükümet içindeki asıl misyonları ayağa kalkmış proletaryayı dizginlemek ve burjuva demokrasisi sınırlarında tutmaktı. Lenin Petrograd’a dönmeden önce ise Bolşeviklerin tutumu ikircikliydi. Bir eğilim geçici hükümete katılmaktan yanayken, diğer eğilim hükümet dışında muhalefette kalmak ve kimi politikalarında hükümeti dışardan desteklemekten yanaydı. Bolşeviklerin bu kararsız tutumu Lenin’in gelişiyle son buldu. Fakat Lenin her iki eğilimden yana da değildi. O asgari programı kökünden kaldırıp atıyor ve proletaryanın iktidarını işaret ediyordu. “Eski Bolşevikler”in tüm dirençlerine rağmen Lenin eski çizgi ile köprüleri atmasını bildi. Zira, Paris Komünü deneyimlerinden doğru dersler çıkarmayı bilmiş olan Lenin, tarihi böyle anlarda ki devrimci kopuşun yapacağını iyi biliyordu. Stalinizm ise, Marksizm’in devrimci kazanımlarına, bu kazanımların takipçisi ve savunucusu olan komünistlere karşı gerici savaşını geleneğe bağlılık adına köprülerin atıldığı Avrupa merkezci eski çizginin ardına saklayarak yaptı.

Komünistlerin Tutumu

Nasıl ki tarih Batımerkezli egemen anlayışın ve bu anlayışın etkisinde kalan devrimci çevrelerin izah ettiği gibi sıralı bir gelişme seyri izlemeyip de sıçramalı ve eşitsiz bileşik gelişti ise, tarihin yarına doğru bu gelişmesi yine devam edecektir. Nasıl ki egemenler yakın sayılabilecek geçmiş tarihte örgütlü ve iradi müdahaleleri ile yerli toplumları egemenlikleri altına alıp o ünlü aşamaların üzerinden atlatarak kendi çıkarlarına bir tarih yaptılarsa, toplumsal gelişim ezilenlerden yana da sıçrama gösterebilir ve ezilenler de kendi tarihlerini yapabilirler. Bunun için gerekli olan tek ihtiyaçları örgütlü hazırlıktan başkası değildir. Ezilenlerin mücadele tarihinde bunun somut örnekleri vardır, Paris Komünü ve Ekim devrimi.
Paris Komünü hem nitelik hem de nicelik olarak proletaryanın mücadelesinin erken bir dönemine denk gelmişti. Burjuva parlamentosuna rağmen kralcıların oldukça ağırlıkta olduğu bir ülkede yalnız başına bir şehrin proleterleri olarak burjuva demokrasisi sınırlarında durmayıp iktidarı almayı göze almayı bildiler ve hem Alman hem de Fransız ordularının kuşatmasına rağmen 72 gün boyunca yaşattılar. Sonunda yenildiler, ama sınıf kardeşlerine değeri ölçülemeyecek büyüklükte bir deneyim ve miras bıraktılar. Ulus çapında örgütlenebilmiş önceden hazırlıklı bir devrimci partiye sahip olmamaları en büyük eksiklikleriydi.
Fakat en temel hataları, birincisi bankalarımillileştirmemeleri, ikincisi ise iktidarı aldıkları gün cumhuriyetçi ordu askerlerinin kenti terk etmelerine müsaade etmeleri ve ellerindeki orduyla Versailles üzerine yürümemeleriydi. Ekim Devrimi’ni yaratan Rus proletaryası ise Komünarların hatalarından gerekli dersi çıkarmışlar ve onlardan aldığıbayrağıdaha ileri mevzilere taşımışlardı. Onlar da Komünarlar gibi bir kez ayağa kalktıkları andan itibaren durmadılar, hem çarlığı devirdiler hem de Menşeviklerin ve Sosyalist Devrimcilerin bütün engellemelerine rağmen demokratik görevlerde sınırlıkalmadılar. Mücadeleyi sonuna kadar, iktidarın zaptına ve proletarya diktatörlüğünün ilanına kadar sürdürdüler. Komünarlardan farklı olarak Rus proletaryası hazırlıklıydı. Hazırlıklı idiler, ülke genelinde örgütlü ve enternasyonalist devrimci bir partileri vardı. Kendi özyönetim örgütleri olan Sovyetlere sahiptiler. Daha ilk günden bankaları millileşirdiler, fabrikalara el koyup kendi kontrollerinde devletleştirdiler. Çarın ordusunu dağıttılar, kendi Kızıl Ordu’larını kurdular ve hiç beklemeksizin karşıdevrimci orduların üzerine yürüyüp ezdiler. Rus proletaryasının talihi, düşmanına karşı hazırlıklı oluşuyken, talihsizliği kendi içinden çıkacak düşmana karşı hazırlıksız oluşuydu. Evet, tarihin yeniden oluşumu ezilenlerden yana dönebilir. Bunun için gerekli tek şey olan örgütlü hazırlığın sorumluluğu ise komünistlerindir. Ancak; bu sorumluluğun yerine getirilebilmesi için Komünistler, resmi tarih ve resmi ideoloji ile hesaplaşarak iç düşmanın çıkamayacağı, çıksa da kitlelerden ve devrimci kadrolardan itibar görmeyeceği devrimci bir anlayış ve geleneği yaratmak zorundadırlar.

Sayı 6