KAPİTALİZM İLE SUÇ ORTAĞI OLMAYANLAR, KAPİTALİZMİ YIKIP, ÖZGÜRLÜKÇÜ VE EŞİTLİKÇİ BİR DÜNYA KURMAK İÇİN, DEVRİMCİ BİR DÜNYA PARTİSİNİN POLİTİK ÖNDERLİĞİNDE BİRLEŞEREK SAVAŞIN!

 
 

Mustafa Suphi TKP’sinin ve Lenin Dönemi Komintern’in Sömürgeler Sorununa ve Kemalist Harekete İlişkin Tutumu Üzerine Notlar

Komünist hareketin tarihi tartışıldığında, nedense, Mustafa Suphi ve o dönem TKP’si bu tartışmanın dokunulmazı olur. Ve her çevre, Mustafa Suphi’yi ve o dönem TKP’sini “Komünistti!” olarak görür; kötü, yanlış ya da devrimci olmayan ne varsa, “Mustafa Suphi’ den sonraki döneme vücut bulmuştur.” Öyle ki, Mustafa Suphi sonrası TKP’yi revizyonist görüp, TKP’nin sıkı sıkıya bağlı olduğu Stalinist kliği ve bu kliğin kontrolündeki Komintern’i komünist görmek gibi, garip ve paradoks durumlar ortaya çıkmış ama bu bile sorgulanmamıştır.
Bilindiği gibi aynı şey, Sovyetler Birliği, Bolşevik Parti, dolayısıyla da Komintern tartışıldığında da yapılır. Kimi çevreler, Kominten’in Lenin’in sağlığında yapılan ilk dört kongre dönemine ilişkin herkes hem fikirdir. Ne olmuşsa, “Lenin öldükten, Troçki sürgüne gönderildikten sonra” olmuştur. Kimi çevreler ise, bütün kötülüklerin tarhini Stalin öldükten sonraki tarihe dayandırırlar.
Herşeyden önce tarihin bu biçimde kavranışı devrimci değildir. Eğer tarih bu biçimde kavranırsa, ortaya çıkacak sonuçlarda hem gerçekçi hem de devrimci olmaz. Doğadaki her şey gibi, tarih te, kendi içinde bir sürekliliğe sahiptir ve her sonuç, mutlaka kendi içinde bir geçmişe sahiptir. Tarih, tarihsel olaylar ve olgular, öyle bir kaç günde, bir kaç şahsiyetin varlığı, yokluğu ve kahramanlığı ve ihanetiyle açıklanamaz.
Biz bu yazımızda, esasen Mustafa Suphi’yi ve Mustafa Suphi TKP’sini tartışmak istemiştik, ama gördük ki bunları, Lenin dönemi Komintern’den ve Komintern çizgisinden bağımsız tartımak mümkün görünmüyor. Bundan dolayıda, Mustafa Suphi ve Mustafa Suphi TKP’sini tartışırken, o dönem Komintern’inin Kemalistler’le kurduğu ilişkiyi ve sömürgelere, sömürgelerdeki devrimci ya da antiemperyalist hareketlere ilişkin tutumunu da tartışacağız.
Öyleyse en başa, neredeyse her çevrenin devrimci referans olarak gördüğü Mustafa Suphi’ye dönelim.

Jön Türk Hareketi ve Mustafa Suphi

Bu coğrafyada yaşayan kimi insanlar, Ekim Devrimi öncesinde komünizm düşüncesinden haberdar olsalar da, esasen bu coğrafyada yaşayan insanların komünist düşünceyle tanışıklıkları 1917 Bolşevik Devrimi ile olmuştur.
Komünist düşüncenin ilk tarftarları ve daha sonraları ilk kadroları ise, milliyetçi bir burjuva hareketi olan Jön Türk Hareketi içinden çıkmıştır.
Bilindiği gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nun kaçınılmaz sonunu gören Jön Türkler, İmparatorluğu, dolayısıyla da ait oldukları egemen sınıfın varlığını korumak maksadıyla Batılılaşma’yı bir zorunluluk olarak görmüşlerdir ve bu zorunluluğun zoruyla, burjuva karakterde ama burjuvasız reformlar yapmaya girişmişlerdir.
Bütün bunlardan, Türk burzuvazisinin ihtiyaçları Jön Türk Hareketi’ni doğurdu sonucu çıkarılmamalıdır; çünkü Böyle bir burjuvazi mevcut değildi. Jön Türk Hareketi’nin maksadı, çökmekte olan İmparatorluğun ve İmparatorluğun egemen güçlerinin çıkarlarını kurtarmaktı.
İttihat ve Terakki, 21 Mayıs 1889’da İttihâd-ı Osmânî adıyla gizli bir örgüt olarak kurulur. İttihat Terakki Hareketi’nin maksadı, sosyal bir devrim olmadığı gibi, imparatorluğu yıkmak ta değildi. Asıl maksat, çökmekte olan imparatorluğu ve imparatorluğun egemenlerinin çıkarlarını kurtarmaktı. Bunun içindir ki İttihatçılar, İmparatorluk’la çıkar çatışması olan sosyal bir sınıfa ya da kitlelere dayanan bir anlayışa sahip değildiler ve kitlelerle bağ kurmak yerine, İmparatorluk büroksisi ile bağ kurdular.
Özcesi; İttihat ve Terakki’yi, İmparatorluğa değil, II. Abdulhamid’e karşı kurulmuş bir örgüttü.
1918’e kadar fiilen iktidarda kalan İttihat ve Terakki, Osmanlı İmparatorluğu’nun savaştan yenik çıkması ve bu yenilgiye bağlı olarak parçalanıp çökmesiyle, İttihat ve Terakki, 1918’de kendisini feshetti. Bir kısım yöneticileri Avrupa’ya kaçtı, kadroları ise İtthat Terakki döneminden yolarkadaşları olan Mustafa Kemal, İsmet İnönü, Kazım Karabekir ve Celal Bayar ekibinin öncülündeki ‘Kuva-i Milliye’ hareketine katıldı. Evet, Osmanlı İmparatorluğu, fiilen çökmüş ve eski Jön Türk, namı diğer İttihat Hareketi kadroları yol ayrımına gelmişlerdi.
Osmanlı İmparatorluğu’nun çökmesiyle, elde artık kaybedecek bir şey kalmadığını gören o dönemin Jön Türk Hareketi kadrolarının bir önemli kısmı, eski İttihatçı kadroların liderliğindeki ‘kuva-i Milliye’ hareketine katılırken; az sayıda eski İttihatçı da, Ekim Devrimi'nin de etkisiyle sosyalizme yönelmiştir. Bunlardan, Fransa'da bulunan Şefik Hüsnü ve Sadrettin Celal J. Jaures' den; Almanya'da bulunan Ethem Nejat ve arkadaşları Spartakistler'den; Rusya'da bulunan Mustafa Suphi ve arkadaşları Bolşevikler'den etkilenerek sosyalizme yönelmişlerdir. Yani, Mustafa Suphi ve yolarkadaşlarının önemli bir bölümü, İttihat ve Terakki Hareketi’nin içinden çıkmıştır.

Mustafa Suphi ve Yoldaşlarının Yol Haritası

Mustafa Suphi, başlangıçta İttihat Terakki Hareketi’nin gazetesi olan Tanin gazetesinin Paris muhabirliğini yapmış, İstanbul’a döndükten sonra da İttihat ve Terakki hareketiyle çalışmış ve İttihat ve Terakki’nin 1911 yılındaki yapılan genel kongresine Anadolu delegesi olarak katılımıştır. Bu kongrede İttihat ve Terakki hareketi ile görüş ayrılığına düşmüş ama parti içinde kalarak muhalefet etmeye başlamıştır.
1912 Ağustosu’nda İttihat ve partiden tamamen ayrılırarak İttihat ve Terakki’ye karşı dışarıdan muhalefet etmeye başlar. İttihat ve Terakki, 1913 yılının sonlarında muhalifleri sürgün etmeye başlar ve Mustafa Suphi’de Sinop’a sürgün edilir.
Mustafa Suphi, yaklaşık olarak bir yıl Sinop’ta sürgünde yaşadıktan sonra, bir grup arkadaşı ile birlikte deniz yoluyla Rusya’ya kaçar. Rusya’da siyasi mülteciyken, Osmanlı İmparatorluğu tebasından olduğu için I. Emperyalist savaşı nedeyle Rusya’nın iç bölgelerine sürülür. Sürgün yıllarında Bolşeviklerle tanışır ve devrimci faaliyet yürütmeye başlar. Daha çok ta Doğu cephesinde esir alınmış Osmanlı İmparatorluğu askerleri arasında devrimci faaliyet yürütür.
Ekim Devrimi’ne katılır ve Ekim Devrimi’nden sonra Moskova’ya giderer. Devrimden sonra Sultan Galiyev’in sekreterliğini üstlenir ve Türk savaş esirlerinden örgütlediği bir birlik ile iç savaşa katılır.
Mustafa Suphi’nin bu coğrafyaya yani o dönem kimilerinin “Anadolu“, kimilerininse “Türkiye“ diye tanımladığı bölgeye yönelmesi ise 1920 yılı Mayıs ayında Bakû’ya gelmesiyle başlar.
1 Eylül 1920’de Bakû’da toplanan Birinci Doğu Halkları Kurultayı’nın ardından, Türkiye Komünist Partisi’nin kurulmasına öncülük eder. Ve 10 Eylül 1920’de TKP kurulur.

Mustafa Suphi TKP’si Üzerine

TKP’nin tasfiyesine Sovyetler Birliği’nin çözülüşü neden olduğu gibi, doğumuna da Sovyetler Birliği’nin kuruluşu neden olmuştur. TKP’nin doğuşu, muhakkaktır ki “Türkiye” ya da “Anadolu”daki sınıf mücadelesi arenasında olmamıştır. O yıllarda, bu coğrafyada bir sınıf çatışmasından bahsetmek pek mümkün olamayacağı gibi, komünistlerin sınıf içerisinde komünist bir etkisinden de söz edilemez.
Sovyet devriminin etkisiyle ortaya çıkmış bir takım gruplar ve bu grupların bir programdan, perspektiften ve stratejiden yoksun faaliyetleri söz konusu olsa da, bunları komünist bir örgütlenme olarak mütalaa etmek mümkün değildir.
Bu gruplar bir yandan kendilerini “Bolşevik” olarak tanımlayıp, “Yaşasın Cihan Devrimi” vb. parolalar ileri sürseler de, esasen M. Kemal önderliğindeki savaşın hareretli destekçisi ve Bolşavikler ile Kemalistler arasında elçi olmaktan öte bir işleve sahip değildiler.
Mustafa Suphi’ye gelince; bilindiği gibi Mustafa Suphi, esasen Bolşeviklerin safında Ekim Devrimi’ne katılmış ve Komintern’in birinci kongresinin akabinde TKP’nin kurulması için harekete geçmiştir. Kominter’in ikinci kongresinin ardından ise TKP kurulmuştur.
TKP’nin kurulmasına gelince; TKP, tamamen o yılların konjöktürünün bir ürünüdür. Ekim Devrimi’nin ihtiyaçlarının ve etkisinin sonucu olarak kurulmuştur. Bundan dolayıdır ki, TKP inşa edilmiştir demek yerine, özellikle kurulmuştur diyoruz. Her ne kadar yukarıdan aşağıya parti kurmak ya da feshetmek ve bütün bunları Sovyetler Birliği’nin çıkarları dâhilinde kararlaştırmak Stalin sonrasi dönemle özdeşleştirilsede, bu sürecin, Ekim Devrimi’nin hemen akabinde başladığını belirtmekte fayda var.
Mustafa Suphi’ye ve onun önderliğinde kurulan TKP’ye dönecek olursak, Mustafa Suphi ve onun TKP’si, tamamen Komüntern’in temel programatik tezleri ve ilkeleri üzerine kurulmuştur. Ama bu, Mustafa Suphi’nin ve onun kurucusu olduğu TKP’nin Komünist olduğu anlamına gelmez. Bugün de birçok devrimci grup, Komintern’in ilk dört kongre kararlarına ve prensiplerine sahip çıkmakta ve ilk dört kongrede ortaya konulan anlayışı kendi gelenekleri olarak kabul etmektedirler. Nasıl ki buradan hareketle bu grupları komünist olarak kabul edemezsek, aynı şekilde Mustafa Suphi’yi ve onun TKP’sini de sırf Komintern’in ilk dört kongre kararlarına dayanarak kuruldu diye komünist ilan edemeyiz.
Mustafa Suphi dönemi TKP’sinin çok fazla bir icraatı omadığından dolayı, değerlendirme yaparken tek çıkış noktamız Mustafa Suphi TKP’sinin Kemalistler’le kurduğu ilişki olamak durumundadır.
Tabii ki Kemalistler’le Komintern’in ve Sovyetler Birliğinin de doğrudan bir ilişkisi vardı ama Mustafa Suphi TKP’sinin kurduğu ilişkinin niteliği çok farklıdır.
Eldeki veriler gösteriyor ki, Mustafa Suphi ve arkadaşları, her ne kadar Komintern çizgisini rehber edindiklerini iddia edip, TKP’yi Komintern’in kuruluş ilkeleri üzerine inşa etmiş olsalarda, Mustafa Suphi ve arkadaşları hiçbir zaman İttihatçı gelenekten kopamadılar. Ekim Devrimi’nin ilk yıllarında, Ekim Devrimi kelimenin tam anlamıyla bir fenomen olmuştu. Öyleki, neredeyse Bolşevik olmayanı dövüyorlardı. Enver Paşa gibi bir adam bile, Sovyetler Birliği’ne kapağı atmış, “Birinci Doğu Halkları Kurultayı” Kuzay Afrika delgesi olarak katılmış ve konuşmasına şu sözlerle başlamıştı:

“Yoldaşlar, arkadaşlarım ve kendi adıma biz dünya emperyalizmine ve kapitalizme karşı savaş veren hepimize Bakû’da toplanma olanağı veren III. Enternasyonal ve Başkanlık Kuruluna teşekkür ederim.”

Evet, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllardaki siyasetine yön veren, 1,5 milyon Ermeni ve yüzbinlerce Süryani’nin katilini örgütleyen, I. Emperyalist Dünya Savaşı’nda Almanlar’la birlikte saf tutup, dünyayı fethe çıkan, yenilince de soluğu Sovyetler Birliği’nde alan Enver Paşa, Bakû’da düzenlenen “Kurultay”da Bolşevikler’e “yoldaşlar” diye hitap ediyor ve hitabetini şu sözlerle bitirebiliyordu:

“Yoldaşlar, burada tamamen benim temsil ettiğim Fas, Cezayir, Tunus, Trablusgarp, Mısır, Arabistan ve Hindistan devrimci örgütleri birliği bu sorunların çözümünde tamamen sizlerle birliktedir. Örgütler birliği bütün devrimci araçların kullanılması ile emperyalist yırtıcı hayvanların dişlerinin kırılmasının ve onların kimseye zararları dokunmayacak bir hale getirilmesinin başarılacağına kesinlikle inanmaktadır. Ben sonuna kadar bizimle dövüşmek isteyenlerin ellerini sıkıyorum; mücadele uzun olacaktır ama bizim zaferimizle bitecektir.
Yaşasın ezilenlerin birliği.
Kahrolsun bu birliğin titrettiği ezenler.”

Enver Paşa’nın hitabetinden de anşlaşılacağı gibi o günün koşullarında Bolşevizm revaçtaydı ve yalnızca komünistler değil, savaşın bütün mağlupları anti kapitalist, antiemperyalist olmaktan dem vuruyorlardı.

Bundan dolayıdır ki Mustafa Suphi ve arkadaşlarının, dolayısıyla komünist ilan edilebilmesi için kendilerini “Bolşevik” ilan etmiş olmaları ve kurdukları TKP’yi Bolşevizm’in temel ilkelerine dayandırmış olmaları bir şey ifade etmez.
Bir hareketi ya da partiyi devrimci yapan onun ilan ettiği ilkeler değil, hayat karşısında durduğu yer ve gördüğü işlevdir.
Eğer TKP’nin anlayışını ve durduğu yeri, programını dayandığı Komintern’e katılabilmenin 21 Koşulu’nu, Komintern’in temel tezlerini ve ilkelerini bir yana bırakarak TKP’yi tartışacak olursak, karşımıza alabildiğince sömürgeci ziyniyeti hiçbir biçimde sorgulamamış, ırkçı Pan-Türkist bir anlayış ortaya çıkacaktır.
TKP’nin kurucu kadrolarından İsmail Hakkı’nın, Komintern’in II. Kongresi konuşması ibret verici olsa da, TKP kurucu kadrolarının zihniyetini anlamak bakımından yeterince açıklayıcıdır:

“Türkler Suriye ve Irak’ı ele geçirdikleri, İslamın kutsal yerlerinin yolu ellerine geçtiği andan itibaren. Türk hükümdarları Doğu’nun, Afrika’nın ve başka yerlerin Müslüman olan bütün halklarını birleştirmeye çalışmışlardır. Türk Sultanları Pan-İslamizmi yaymak için her türlü girşimde bulunmuşlar ve Doğu’nun ve Afrika’nın bütün Müslüman ülkelerini olduğu gibi, bütün ulusal grupları Türkiye’nin çevresinde birleştirmek istemişlerdir. Fakat 1908’de Genç Türk Devriminin patlamasıyla, hükümet Genç Türklerin eline geçmiştir. Devlet gücünü ele geçiren genç burjuvazi, halkları kaynaştırmak için yeni yollar aramaya başlamıştır. Bu sırada Rusya’da çeşitli ulusal gruplar Çarlığın boyunduruğu altında inliyordu: Tatarlar, Türkistan ve Başkırdistan ulusları, Kafkas Türkleri ve daha birçok başkaları. İşte Pan-Türkizm fikrinin ortaya atılmasının nedeni budur; bu, Pan-İslamizm fikrine karşıttı. Pan-İslamizmçeşitli diller konuşan çeşitli ulusal grupları birleştirememişti. Öte yandan, Genç Türklerin savunduğu Pan-Türkizm fikri, Kazan’dan Kafkas’a, Türkistan, Türkiye’nin tümü ve İran’ın bir kısmı dâhil bütün Türk ulusal grupları birleştirmeye çalıştı. Fakat bütün bu hayeller kâğıt üstünde kaldı. Rus Devrimi’nden sonra, Türkiye’nin Avrupa kapitalistleri tarafından bölünmesinden sonra, bu andan itibaren Türkiye’de yeni bir hareket başlamaktadır, bir kurtuluş hareketi. Şimdi demokratik partilerin önderlik ettiği Anadolu hükümeti, Türkiye’nin Antanta tarafından uğratıldığı hayâsız sömürüye en iyi cevaptır. İstanbul’un işgali, bardağı taşıran son damla oldu ve harekete hız verdi. Bütün Antant düşmanı güçleri çevresinde toplayan ve emperyalizme karşı ötedenberi / oldum olası nefret duygularuyla dolup taşan Anadolu’daki devrimci hükümet, şimdi Avrupa emperyalizmine karşı bir savaşıma girişmeye hazırlanmaktadır. Türkiye’nin emekçi kitleleri, bir daha Antant’ın baskısına boyun eğmeyecektir. Emekçi Türkiye’nin en iyi dostu olan Rus Devrimi sayesinde Türk ulusu kısa zamanda tam özgürlüğe kavuşacak ve öteki ülkelerin işçi kitleleriyle birlikte dünya emperyalistlerine karşı güçlü bir savaşıma başlayacaktır.” (The Second Congress of the Communist International.)

İsmail Hakkı’nın, Komintern II. Kongresi’nde yapmış olduğu bu konuşmadan da anlaşılacağı gibi, TKP kucucu kadroları Jön Türk Hareketi’nin idaali olan Pan-Türkizm’den kopmamışlardır. Geçmişte Pan-İslamizm bayrağı altında işgal edilen ve sömürgeleştirilen ama zamanla kaybedilen coğrafyaları bu kez Pan-Türkizm bayrağı latında yeniden sömürgeleştirmek maksadıyla tarih sahnesine çıkan Jön Türkler, İsmail Hakkı tarafından “mazlum Türkleri özgürleştirmek” maksadıyla ortaya çıkmış bir akım olarak savunulmakta ve bu hayal gerçekleşmeyip, kâğıt üzerinde kaldığı için hayıflanmaktadır.
“Büyük Turan” fikriyle hareket eden Jön Türk Hareketi’ni, “mazlumları özgürleştirmek” gayesi güden bir hareket olarak yutturmaya çalışan İsmail Hakkı, Jön Türk Hareketi’nin yenilgiye uğramasının ardından, bu kez de onların kılıç artığı olan ve İmparatorluğun işgal ettiği toprakların hiç değilse bir kısmını elinde tutmak için emperyalistlerle pazarlık halinde olan Kemalistleri “Kurtuluş savaşçısı” ve Kemalist Hükümeti, “emperyalist hayâsız sömürüye” son vermek için savaşan “devrimci” bir hükümet olarak selamlamaktadır.


Bir başka ibret belgesi ise, bir zamanlar kendisini “Bolşevik” olarak tanımlayan ve TKP üyesiyken “Büyük Turan” planını gerçekleştirmek için savaşan Ord. Prof. Zeki Velidi Togan ile Mustafa Suphi arasındaki ilişkidir. Zeki Velidi Togan Başkırdistan Cumhuriyeti’nin başında olduğu halde Sovyet yönetimine karşı ayaklanma örgütlemek üzere Türkistan’a geçmeden önce Bakû’ya uğrar ve orada Mustafa Suphi ile görüşüp, onun evinde kalır. Zeki Velidi Togan Hatıraları’nda bu olayı şöyle anlatır:

“Bakû’da Türkiyeli komünist Mustafa Suphi’nin evinde kaldım. Onu Moskova’dan tanıyordum. O komünist ise de Rusların Şark siyasetini beğenmiyordu, Bilhassa harp esiri olan Türkiyelilerden bazılarını ‘hakiki komünist’ sayıp kendisini kenara bırakmak istemelerinden dolayı Stalin ve arkadaşlarına küskündü. Bana Bakû’da ikametim müddetince evinde kalmamı teklif eden de kendisi idi. O bizi Azerbaycanlı (Mehmet) Efendi Zade ve Kırımlı Veli İbrahim’e havale etti. Ben onunla çok konuştum. Türkistan’da yapmak istediklerimiz hakkında ona bazı şeyler söyledim. Çünkü Ruslara söylemeyeceğinden emindim.”

Bakû’dan Türkistan’a geçen Zeki Velidi, iki ay sonra, bu kez Bakû’da tolanacak olan “Birinci Doğu Halkları Kurultayı”na katılacak olan kendisine yakın delegeleri yönlendirmek ve yönetmek için tekrar Bakû’ya gelir. Zeki Velidi, ikinci kez Bakû’ya gelişini ise şöyle anlatır:

“Bakû’da ben doğrudan doğruya ‘Türk Komünist Partisi Merkezi’ne gittim. Mustafa Suphi’yi gördüm. Parti merkezi binasında partinin azası olan Azerbaycanlı Emin Efendi Zade’ye ve sonradan Kırm Cumhurreisi olan Veli İbrahimova verilmiş dairede, onların misafiri olarak kalacağım söylendi. Hiç de korkmayın dedi.
… Sovyetler benim bir Komünist Parti Merkezin’de yerleşeceğimi hiç zannetmediklerinden burası benim için sağlam bir kale idi.”

Yazılanlardan da anlaşılacağı gibi, Zeki Velidi gibi “Büyük Turan” projesine soyunmuş bir zat, bir taraftan Başkırdistan Cumhuriyeti’de Sovyet Devleti’ne karşı ayaklanma örgütlüyor, bir yandan ise, Sovyet Devleti tarafından arandığı halde Bakû’ya gelip, Mustafa Suphi’nin yardımıyla Komünist Parti Merkezin’de saklanarak ‘birinci Doğu Halkları Kurultayı’na katılan militanlarını yönetiyor.

Mete Tuçay, ‘Türkiye’de Sol Akımlar’ adlı kitabında bu çelişik durumu şu şekilde açıklıyor:

“Zeki Velidi’nin doğruluğundan kuşkulanmak için herhangi bir neden görmüyorum. Ancak, bundan Mustafa Suphi’nin bir karşı-devrimciye yataklık ettiği sonucunu çokartmamak gerekir. Çünkü Zeki Velidi, o tarihte henüz parti üyesidir, fakat milliyetçi bir doğrultuda muhalefet yapmaktadır. M. Suphi ise açıkça muhalif diye ortaya çıkmış olmamamakla birlikte, onun da Sultan Galiyev gibi bir milliyetçiliğe eğelim duduğu anlaşılmaktadır.
Ethem Nejat’la birlikte Bakû’dan (1920 Kasım ayında olacak) Ankara’daki Mustafa Kemal Paşaya gönderdiği mektup onun bu tutumunu kanıtlayıcı niteliktedir.” (Mete Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar, s. 337.)

Mete Tunçay, Zeki Velidi Mustafa Suphi ilşikisini yukarıdaki gibi masumane bir biçimde açıklasa da, bu durum pek öyle masumane bir olay değildir. “Büyük Turan” düşüyle Sovyet Devleti’nin canına kastetmeye yeminli bir karşı devrimciye yataklık yapmak, “Zeki Velidi o tarihte henüz parti üyesiydi” türünden bir açıklama ile anlaşılamaz.
Mustafa Suphi’nin Zeki Velidi’ye yataklık etmesinin nedeni, Zeki Velidi’nin parti üzesi olması değil, Mustafa Suphi’nin Zeki Velidi ile olan Pan-Türkizm ortaklığıydı.
Mustafa Suphi ne İsmail Hakkı ne de diğer TPK kurucu kadroları hiçbir dönem Jön Türk hareketinin Pan-Türkizm’in amacıyla hesaplaşmamıştırlar. Bundan dolayıdır ki, Pan-Türkizm’in dişleri kırlmış varsiyonu olan Kemalistleri “kurtuluş” savaşçısı ve Kemalistler önderliğindeki savaşı “kurtuluş savaşı”, Türkleri ise söz konusu coğrafyanın “mazlum” halkı olarak olarak mütalaa etmişlerdir.
Hâlbuki Türkler, söz konusu coğrafyanın “mazlum ulusu” değil, hep egemen ulusuydu. Türkler, söz konusu coğrafyaya istilacı olarak geldiler ve “Anadolu” diye adlandırdıkları coğrafyayı istila ederek, bu coğrafyada bin yıllardan beri yaşayan Kürtleri, Ermenileri, Süryaniler, Rumları ve dah nice topluluğu baskı kılıçtan geçirerek, kılıç zoruyla boyun eğmeye zorladılar. Dolayısı ile de Türkler, I. Emperyalis Dünya Savaşı öncesinde bu coğtafyanın mazlum halkı olmadığı gibi, I. Emperyalis Savaş döneminde ve savaş sonrası dönemde de “mazlum” halkı değildi.
Türkler mazlum değil, yalnızca ve yalnızca kazanmak için girdikleri emperyalist bir dünya savaşının mağlup tarafındaydılar hepsi bu. Bu durumu bir mağduriyet olarak mütalaa edip, İmparatorluk tarafında işgal altında tutulan toprakları geri almak için ayaklanan Rumları, Ermenileri emperyalizmin işbirlikçisi işgalciler olarak görmek ve bu başkaldırıyı ezmeye çalışan Kemalistleri “Ulusal Kurtuluşçu” ilan etmek Pan-Türkizm’den başka bir şey değildir.
Evet, Mustafa Suphi ve arkadaşları, Komintern’in temel programatik tezlerini ve ilkelerini savunmuş olsalar da, hiçbir vakit, Jön Türk hareketinin mayası olan Türkçülük’ten arınmamışlardır. Dolayısıyla da ne bu kadroların ne de bu kadroların kurduğu TKP’nin komünist olarak tanımlanması doğru değildir.
Mustafa Suphi TKP’sinin Kemalistler’le kurduğu ilişkinin niteliğinden Komintern’in haberdar olup olmadığını bilemiyoruz. Eğer bu ilişki Komintern denetiminde kurulmuş ise, bu durumda meseleyi Mustafa Suphi ve TKP merkezli tartışmak doğru olmaz. Bu durumda mahkûm edilmesi gereken Komintern olmalıdır. Ama eldeki veriler, Komintern’in Kemalistler’le bu dönem kurduğu ilişkinin pragmatik bir ilişki olduğunu gösteriyor. Sovyet Devrimi’nin kuşatılmışlığı, umut bağlanan Batı Avrupa ülkelerindeki devrimin gerçekleşmemiş olması, Sovyet Devleti’ni emperyalist Batı ile şu ya da bu nedenden dolayı çatışma ya da çelişki yaşayan Doğu’daki güçlere yöneltti ve bu güçlerden biri de Kemalistler idi. Bolşevikler’in Kemalistler’le kurduğu ilişki irdelendiğinde, bu ilişkinin ilkesizlik üzerine kurulduğunu ve Komintern’in sömürgeler sorununa ilişkin anlayışının ihlal edildiğini görürüz. Bir başka önemli nokta ise, Komintern’in Kemalistler’in önderliğinde yürütülen savaşın niteliğini doğru kavramamış olmasıydı. Çünkü, tıpkı Mustafa Suphi TKP’si gibi Komintern de Kemalistlerin önderliğindeki savaşı ”Ulusal Kurtuluş Savaşı” olarak görüyor ve ona “antiemperyalist” sıfatı yakıştırıyordu.
Gerçi Komintern’in Kemalistler’le kurduğu ilişkiyi belirleyen Kemalist Hareketin ve Kemalist Hareketin yürüttüğü savaşın niteliği değildi. Ama yine de TKP gibi Komintern de, Kemalist Hareket’in yürütmüş olduğu savaşın niteliğine yanlış tanımlamıştı.
Komintern açısından sorgulanması gereken bir başka yan ise, Turancı fikirlere sahip unsurları bünyasine alıp, bu unsurlara Komünist Partisi kurdurmuş olmasıdır. Bu nokta bir başka tartışma konusu olduğundan, bu meseleye burada girmiyoruz.

Kemalistler’in Önderliğindeki Savaşın
Karakterine İlişkin Ara Bir Not:

İlk evvela şunu belirtmek gerekir ki, “Kemalistler” diye tabir edilen topluluğun neredeyse tamamı eski İttihatçı kadrolar oluşturmaktadır. Eski İttihatçı kadroların oluşturduğu hareketin başlangıçtaki maksadı İmparatorluğu tasfiye etmek değil, İmparatorluğu kurtarmaktı.
Her ne kadar hareket başlangıçta Hilafet ve Saltanatı kurtarmayı amaçlamış olsa da, gerek toplumsal hareketin dinamiği gerekse de kapitalist Batı’nın eski İttihatçı kadrolara, yüzü Batıya dönük bir burjuva devletini tek seçenek olarak dayatması, M. Kemal önderliğindeki hareketi Hilafet ve Saltanatı tasfiye etmeye zorlamıştır. Evet, eğer Türk devleti yaşayacaksa, bu, ancak burjuva temeller üzerine oturmuş bir devlet olabilirdi.
Kemalis hareketin, bir başka deyişle Kuva-i Milliye önderliğinin yürüttüğü savaşın karakterine gelince, bu mücadele kesinlikle bir “Ulusal Kurtuluş Savaşı” değildi. Bir başka deyişle, bir “Kurtuluş Savaşı“ söz konusu degildi.
Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası adlı eserinde, bu savaşı şöyle tarif ediyor:

“Eger Imparatorluk içinde bir ulusun imparatorluktan kopma mücadelesi söz konusu olsaydı, belki o zaman bir ulusal kurtuluş mücadelesinden söz edilebilirdi. Böyle bir durum da söz konusu degildi. İmparatorlugun son unsuru olan kesim imparatorluktan kopamaz, ancak onu “dönüştürebilir“di. Üstelik böyle bir durum söz konusu olsaydı, yıllar öncesinden oluşagelen bir “ulusal bağımsızlık ideolojisi“ ve “ulusal bağımsızlık hareketi“nin var olması gerekirdi. Nitekim böylesi bir ideoloji ve hareketin var olmadığı bir ortamda ister istemez, “kime karşı kurtuıuş mücadelesi?“ sorusu akla gelir. Hareketi yürüten kadrolar, birkaç eksiğiyle, İttihatçı kadrolardı. Bunlarin hepsi “yenilikçi“ Osmanlı bürokratlarıydı ve İstanbul‘dan tayin edilmişlerdi. Damat Ferit Paşa‘nın sadrazam olduğu devreler dışınnda, Anadolu hareketi İstanbul hükümetleri tarafından desteklenmiştir. Öte yandan Milli Mücadele boyunca Osmanlı zihniyetinin zayıflamasi değil, güçlenmesi söz konusuydu. Dolayısıyla söz konusu olan sömürge bir ulusun antisömürgeci bir mücadeleyle bağımsızlığını elde etmesi degil, fakat prekapitalist temeller üzerinde gününü doldurmuş, parçalanmakta olan, yarısömürge, bir imparatorluğun bir emperyalist savaş sonucunda burjuva temeller üzerinde yaşamını sürdürmesidir.
Buraya kadar yapılan açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, bugün “kurtuluş hareketleri“ne verilen anlam göz önüne alınırsa, “kurtuluş“ sözcüğü burada yerinde kullanılmış olmuyor. Bir devletin belirli bölgesinin yabancı güçler tarafından işgal edilmesi tarihte sık rastlanan bir durumdur. Hiçbir zaman işgalciler ülkeden sökülüp atıldığında bir ulusal kurtuluş areketinden söz edilmez. Sadece haksız bir duruma son verilmiştir.
I. ve II. Emperyalist Savaş‘ta, Almanlar Fransayı işgal ettiler. Aynı şekilde Almanya‘da diğer devletler tarafından işgal edildi. Ancak siyasal-kültürel kimliği inkar edilmiş bir doğrudan sömürge halkı başkaldırdığında bir ulusal kurtuluş mücadelesinden söz edilebilir.”
(F. Başkaya: Paradigmanın İflası, s. 489

Fikret Başkaya’nı da belirttiği gibi Osmanlı İmparatorluğu ava giderken avlanmıştı yani işgal etmek isterken işgal edilmiti. Bu durum Nazi Almanyası’nın II. Emperyalist Savaş’ında ki durumuna çok benziyor. Bilindiği gibi Alman Devleti de dünyayı zaptetmek için savaş ilan etmiş, savşı kaybedincede Almanya işgal edilmişti. Eğer bu durumda Almanlar silaha sarılıp, müdafaa maksatlı bir mücadele yürütmüş olsalardı, bu mücadele bir “Milli Kurtuluş Savaşı” olarak mütalaa edilebilir miydi?
Kesinlikle hayır. Çünkü bu tür durumlarda söz konusu olan, bir ulusal topluluğun siyasal ve kültürel kimliğinin yok sayılarak sömürgeleştirilmesi değildir.
Ancak, siyasal-kültürel varlığı inkâr edilmiş ve sömürgeleştirilmiş bir ulusal topluluğun başkaldırı hareketi ulusal kurtuluş mücadelesi olarak tanımlamabilir.
Bunun dışındaki durumlarda, yani gerek Osmanlı İmparatorluğu’nun gerek Nazi Almanyası’nın yenilgisi sonrası ortaya çıkan işgali, haksız bir duruma, bu işgale karşı yürütülen mücadeleyi ise varolan haksız duruma son vermeyi hedefleyen bir mücadele olarak adlandırmak gerekir.
Zaten böyle olduğu içindir ki bu savaş diplomatik alanda başlamış, yine aynı şekilde diplomatik alanda son bulmuştur.
Resmi tarihte anlatıldığı gibi emperyalistlere karşı bir silahlı savaş yürütülmemiş ve emperyalis işgal güçlerine karşı tek bir kurşun sıkılmamıştır. Silahlı savaş Ermeniler ve Yunanlılara-Rumlara karşı yürütülmüştür ama bu savaşı meşru kabul etmek mümkün değildir. Bu savaşı, yüzyıllar önce yenilen ve topraklarını kaybeden güçlerin rövanşı olarak kabul etmek gerekiyor.
Bilindiği gibi Rumlar ve Ermeniler, söz konusu topraklara Türkler gelmeden önce, bu topraklarda yaşıyordu, bu topluluklar Türkler tarafından kendi yurtlarından ya sürüldüler ya da kendi topraklarında “azınlık” kimliğiyle, kuralların Osmanlı İmparatorluğu’ tarafından belirlendiği bir yaşama zorlandılar. Durum böyle olunca, Osmanlı İmparatorluğu çökerken, onun işgal altında tuttuğu toprakların sahiplarinin kendilerinden zorla alınanı geri almak için harekete geçmeleri eşyanın tabiatı gereği kaçınılmazdı. Dolayısıylada Kuva-i Milliye Hareketi’nin savaşı bir kurtuluş savaşı değil, Osmanlı İmparatorluğu’nun işgal altında tuttuğu topraklardan geriye kalan ne varsa onu kurtarmak, bu topraklar üzerinde hak iddia edenlerin direncini kırmak ve bu topraklar üzerinde burjuva temellerde bir “Milli Devlet” kurmaktan öte bir şey değildi. “Milli Kurtuluş” savaşı diye tarihe kayıt düşülen savaşın maksadı bu olduğu gibi karakteri de bu idi.

Mustafa Suphi Önderliğindeki TKP’nin
Mustafa Kemal Önderliğindeki Savaşa Yaklaşımı ve
Bu Savaş Karşısındaki Tutumu Üzerine

Her şeyden önce şunu belirtmek gerekir ki, komünistlerin bir “Milli Kurtuluş” haraketi ni desteklemesi için, bu hareketin “antiemperyalist” olması gerekmez.
Tabii ki komünistler “Milli Kurtuluş” hareketlerini desteklerler, ama bu demek değildir ki, onu koşulsuz desteklerler. Bu demek değildir ki onu, sömürülen sınıfın lehine davranabilcek bir hareket olarak görürler. Ve bu demek değildir ki, onun komutası altına girer, ona tabi olurlar.
Ama Mustafa Suphi TKP’sinin Kemalistler’le ilişkisi tamda tersi yönde gelişmiştir. Bu bağlamda da TKP’nin gerek Kemalist hareketin gerek Kemalist hareketin yürüttüğü savaşın karekterine ilişkin değerlendirmesi gerekse de Kemalistler’le kurduğu ilişki devrimci değildir.
Devrimci değildir çünkü TKP, Kemalistlerin yürüttüğü savaşı bir “Ulusal Kurtuluş Savaşı” olarak tanımlamış, bu savaşın “antiemperyalist” karakter taşıdığını ileri sürmüş ve Ankara hükümetini “Devrimci” ilan etmiştir.
Devrimci değildir çünkü TKP, Sovyetler Birliği’nde örgütlediği “Türk” komünistleri, Kemalistler’in komutasında savaşmak üzere “Anadolu”ya göndermiş, sömürülen sınıfların mücadelesini ve kendi faaliyetini Kemalistler’in mücadelesine yedeklemiştir.
Mustafa Suphi TKP’sinin Kemalist harekete ilişkin yaklaşımını anlamak bakımından TKP’nin yasallaşmasıyla ilgili olara Mustafa Suphi’nin Mustafa Kemal’e yazmış olduğu mektuplar, durumu anlayabilmek bakımından yeterince açıklayıcıdır:

Mustafa Suphi’den
Ankara’da Büyük Millet Meclisi Riyasetine

Memleketimizde Komünist Fırkası’nın kanuniyet kazanmış olmasını, senelerdenberi muhtelif memleketlerde amale ve rençberlerin kurtuluşları hareketlerine iştirak eden Türk komünistleri büyük bir memnuniyetle karşıladılar. İnkilapcı Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti bu eseriyle halkın büyük çoğunluğunu kurtarmaya yönelik olan esaslı maksada ne kadar derin bir anlayış ile bağlı olduğunu isbat etmiştir.
….Memleketten gelen komünist vekillerin iştirakiyle Bakû Kongresi’nde teessüs eden Türkiye Komünist Fırkası bu devrin tam bir zafer ile tetevvüç edebilmesi için emperyalizme karşı açılan direnme cephesinin kuvvetlendirilmesine ve halkın geniş tabakaları içinde memleketin iktisadi esaretten kurtarılması ve tam bir istiklal elde etmesi gayesinin yaygınlaşmasına çalışmak üzere faaliyetini memlekete nakletme kararı vermiştir. Bu maksat ile, yirmibeş kadar Türk komünistlerinin bir kısmı Gümrü üzerinden ve diğer kısmı deniz yoluyla memlekete hareket etmişlerdir. Emelimiz, memleketin müdafaa cephesini zayıf düşürmek ihtimali olan her türlü harekete muarız ve bu hususta hükümete mümkün olan her şeyi kullanaran yardımcı olmak ve Türkiye Komünist Fırkası’nın Avrupa proletarya teşkilatları nezdindeki mevki ve nüfuzunu memleketin hürriyet ve istiklalini temini hizmetine koyma noktaları etrafında hülasa olunabilir. Bu gayeler ile mücehhez ve her hususta memleket kanunlarının veregeldiği müsaadeler dâhilinde görev yapmada birlik olarak hareket ederek yoldaşların yanlarında bulunan ve komünizmin bilimsel esaslarını kapsayan bilgilerle beraber memleketimize girmeleri hususunda gereken kolaylıklarda bulunulmasını rica ve yakında Fırka’nın dâhil ve hariçte takip ettiği ve edeceği meslek hakkında anlaşmak ve her türlü kötü anlayışa olanak bırakmamak üzere sizlere katılmakla onur duyacağımızı arz ederiz.


Mustafa Suphi
04.01.1921 Kars
(Aktaran: Mete Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar, Cilt: 1, Sayfa: 341)

Bu mektuptan da anlaşılacağı gibi Mustafa Suphi önderliğindeki TKP, Kemalist hareketin önderliğindeki savaşı “antiemperyalist” bir “Ulusal Kurtuluş Savaşı” olarak tanımlıyor. Ve bu savaşı yürüten kadroların oluşturduğu Ankara hükümetini “Devrimci” adlederek onun, ‘halkın büyük çoğunluğunu kurtarmaya yönelik olan esaslı maksada bağlı’ olduğunu söylüyor ve komünistleri, bu hükümetin emri altında savaşmak için cepheye gönderiyor.
Mustafa Suphi TKP’sinin Kemalistler’le kurmuş olduğu ilişki, TKP’nin beyan ettiği gibi bir “yardım” ilişkisi değil, bunun ötesindedir. TKP, Kemalistleri adeta bağlı olduğu bir merciymiş gibi kabul edoyor ve bu merciye kendi faaliyetlerini rapor ediyor.
TKP’nin Kemalistler ile kurmuş olduğu ilişkinin mahiyetini ortaya koymak bakımından Mustafa Suphi’nin Mustafa Kemal’e yazmış olduğu iki mektup çok anlamlıdır. Bu iki mektubu aşağıda olduğu gibi aktarıyoruz:

Mustafa Suphi’den
Büyük Millet Meclisi Reisi ve
KUva-i Milliye Başkumandanı
Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine,

Osmanlı Heyet-i Murahhasası Tevfik Paşa’nın İstanbul’a tebliğ ettiği sulh şeraitlerine göre Anadolu rençberinin son rızk-ı danesine kadar taarruz olunduğu anlaşılıyor. Böyle bir sulhü kabule razı olan herhangi bir hükümet ve sınıf ile cidale karar vermiş olan (İştirakiyun) teşkilatının müzaheretinize nail olacağı ümidindeyiz. Buradaki faaliyetlerimiz hakkında Süleyman Sami yoldaş lazım gelen malumatı arzedecektir. Maüdur halkımızın halası mübazere ve inkilapta olduğu kanaatiyle hatm-i kelam ve teyid-i ihtiram eyleriz.

(Türkiye İştirakiyun Teşkilatı Merkezi Komitesi mührü)
Heyet-i Merkeziye Reisi
Mustafa Suphi
15 Haziran 1920 (Bakû)”
(Aktaran: Mete Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar, Cilt: 1, Sayfa: 338)

Mustafa Suphi’den
B.M.M. Reisi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine,

Süleyman Sami yoldaş vasıtasıyla gönderilen mektubunuz muhteviyatı gerek Rusya’daki teşkilatlarımız, gerekse Üçüncü Enternasyonal mehafilinden hüsn-ü tesir hasır etmiş, mazlum memleket ve halkımızın da esaret ve sefaletten kat’iyen kurtulmasına matuf maksad-ı müştereke elbirliğiyle çalışılması hususunda azmimiz kesb-i kuvvet etmiştir.
….Kıyam ordularının Şark cephesindeki muvaffakatiyetli harekatı burada hüsn-ü tesir hasıl etmiş ve ancak son zamanlarda taraf-ı alilerinden hiçbir rabıta ve muvasıla kuryasinin de gelmemesi celb-i dikkat etmiş olmasına binaen, vaziyeti tahkik ve daha kuvvetli münasebet tesis edilmek üzere Medivani yoldaşın risayeti altında bir heyet o tarafa izam olunmuştur.
Ermeni haydutları aşırı vaki olan mezkûr harekât münasebetiyle efkâr-ı umumiyede hâsıl olan bazı tereddütler tebligatımız sayesinde teskin edilmiş ve bu harekâttan Ermeni amele ve rençber halkının mutazarrır olmayacağı, maksadın ise orada Antanta acentalığı ederek birçok tevsilat ve cinayetten çekinmeyen Taşnak hükümetinin tedibine matuf olduğu tebliğ edilmiştir.
Tarafımızdan da vaki olan bu tebligat efkâr-ı umumiyeyebhüsn-ü tesir olmalı ki, Türklerin barnbarlıkları hakkında eskidenberi mutad olan propagandalar be sefer başgöstermemiştir. Hatta Ermeni komünistleri matbuatta Türk harekâtına taraftar görünmeseler de, harbin zuhurunda Anadolu kıyamcıları(nı) haklı gösterecek havadisler neşrine devam etmektedirler.
Herhalde “Ermeni Kıtali” şeklinde Rusya ve Avrupa proletaryasının efkârını Anadolu harekâtının aleyhine kaldırabilecek vekaiye mahal verdirilmeyerek, bizim de yalancı çıkarılmamamızı ricayı lüzumsuz addetmiyoruz.
….Fırkamız tarafından Anadolu harekatına yardım olmak üzere teşkilinden evvelce malumat verdiğimiz Türk Kızıl Alayı, merkezi heyet azasından Mehmet Emin yoldaşın kumandası altında, takriben üç hafta evvel Nahçivan tarikiyle Kazım Karabekir Paşa emrine girmek üzere gönderilmiş ise de bu sırada Şark Cephesinin tecavüze geçmesi, Taşnakların Nahçivan yolunu kapatmalarına sebep olarak, askerin Anadolu’ya is’ali münkün olmamıştır; ancak alayımız Kerüsid’den başlayarak Pazarçayı’na doğru yaptığı harekat muvaffakiyetle neticelenmiş ve düşmak kuvvetlerinin büyük zayiatına sebebiyet vermiştir.

TKP Merkez Heyeti
Reisi: Mustafa Suphi
Kâtibi: Ethem Nejat
Kasım 1920 Bakû
(Aktaran: Mete Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar, Cilt: 1, Sayfa: 339-40)

Kominter ve Kemalistler

Kominter’in ya da Bolşevikler’in Kemalistler’le ilişkisini iki ayrı açıdan tartışmak gerekiyor. Birinci nokta, Kemalistler’in yürütmüş olduğu savaşın karakterine ilşikin tanımlama; ikinci nokta ise, Kemalistler’in Bolşevikler tarafından desteklenmesinin maksadıdır.

Komintern, Kemalistler’in yürütmüş olduğu savaşı nasıl tanımlamıştı?

Komintern, Kemalistler’in yürüttüğü savaşı tereddütsüz bir biçimde, “antiemperyalist” ve antisömürgeci” karekterde bir “Ulusal Kurtuluş Savaşı” olarak tanımlamıştır. Komintern’in ilk yanılgısı buradadır; yanlış politika ve stratejilerin birçoğuna yol açan, Kemalistler’in yürüttüğü savaşın karekterine ilişkin bu yanılgı olmuştur.
Kemalistler önderliğinde yürütülen savaşın neden ulusal bir nitelik taşımadığını, taşıyamayacağını ve paylaşım savaşından başka bir şey olmadığını yukarıdaki bölümlerde anlatmıştır. Onun için bu meseleye burada yeniden girmeden, Kemalistler’in desteklenmesinin maksadına geçiyoruz.

Kemalistler’in Komintern tarafından
desteklenmesinin maksadı neydi?

Kemalistler’in Komintern tarafından desteklenmesinin maksadı, muhakkaktır ki Sovyetler Birliği’nin güvenliğiydi. Yani sözkonusu olan destek bir ilkenin sonucu değil, somut çıkarların sonucuydu.
Oysa komünistler ulusal kurtuluş mücadelelerine taktiksel değil, ilkesel yaklaşırlar, ezilen ulusaların başkaldırısını meşru kabul ederler ve onu desteklerler.
Tabii ki Kemalistler’in yürüttüğü savaş bir ulusal kurtuluş savaşı değildi, ama Komintern, bu savaşı ulusal kurtuluş savaşı olarak mütalaa ediyordu; dolayıslada meseleye taktiksel yaklaşması başlı başına bir ilkesizliktir. Ne yazık ki Komintern bu ilkesizliğini yalnızca Kemalistler’le olan ilişkide değil, sömürgelerde ki devrimci ve antiemperyalist güçlerle olan ilişkilerde sürdürdü.
Komintern bununla da yetinmeyip, TKP’nin Kemalist hareketin programı için, kendi programından ve ilkelerinden vazgeçmesini bir erdem olarak savunabilmiştir.
Bu son noktaya örnek olası bakımından Komintern’in VI. Kongresi’nde “Ankara Milli Hükümeti” eleştirilirken sarfedilen şu sözler oldukça ilginçtir:

“TKP, çalışan kitlrlerin emperyalizme karşı mücadelelerinde burjuva hükümetini desteklemiştir. TKP, ortak düşman karşısında kendi program ve ilkelerinden özveride bulunmaya dahi hazır olduğunu kanıtlamıştır.” (Bulletin of the IV’th Congress of the Communıst Internatıonal, Sayı 20, Mokova, Kasım 1922)

Halbu ki, Komintern’in II. Kongresi’nde komünistlerin, sömürgelerdeki burjuva bağımsızlık hareketleri ile olması gereken ilişkisi net bit biçimde belirlenmişti. Komintern’in II. Kongresi’nde şöyle deniliyordu:

“Biz komünistler, sömürgelerdeki burjuva bağımsızlık hareketlerini, eğer gerçekten devrimci iseler ve sömürge yöneticiler köylüleri ve sömürülen kitleleri devrimci bir ruhla eğitme ve örgütleme çalışmalarımızı engellemedikleri zaman desteklemeliyiz ve destekleyeceğiz. Eğer bu koşullar yoksa, bu ülkelerin komünistleri reformist burjuvaziye karşı da mücadele etmelidirler.” (Fernando Claudın, Kominten’den Kominform’a, Cilt I, s. 331)

Biz, II. Kongre’de alınan bu kararın Komintern’in genel anlayışıyla çelişki arzettiğini düşünüyoruz. Fakat tartıştığımız nokta bu değil. Tartıştığımız nokta, Komintern’in kendi kararlarına ne kadar bağlı kalıp kalmadığıdır ve görüyoruz ki, alınan kararlar ve belirlenen ilkeler bir kenara itilmiştir.
Komünistler, Türkiye’ de olduğu gibi milli burjuva önderliklere tabi kılınmış, milli burjuvazinin komünistleri katletmesine seyirci kalınmış ve bütün bunlara rağmen burjuva güçlerle ikili ilişkiler devam etmiştir.
Önce, “kurtuluş hareketlerini antiemperyalist oldukları” gerekçesiyle emperyalizme karşı destekleyen Komintern, daha sonraki yıllarda, yani emperyalizmle diyalog içerisine girdiği yıllarda, ya bu hareketlerle ilişkisini kesmiş ya da bu hareketlerle emperyalist güçlerin belirlediği çerçevede ilişki kurmuştur.
Başlangıçta ulusal menşeli hareketleri “emperyalizmle çatışıyorlar” diye destekleyen, hatta ve hatta bu hareketlerle 1920 yılında Bakû’da “Birinci Doğu Halkları Kurultayı”nı düzenleyip, ortak bir cephe örgütleyen ve bu yolla Emperyalist güçleri kuşatmayı planlayan Komintern, Emperyalist güçlerle ilişki kurduğu ölçüde bu projesinden imtina etmiş ve “Birinci Doğu Halkları Kurultayı”nda alınan kararları hasıraltı ederek, adeta bu “Kurultay” yapılmamış kabul etmiştir.
Kominten bunula da yetinmemiş, Doğu’daki devrimci hareketleri yalnız bırakmış ve Doğu’daki devrimci hareketlerin tiranlar yarafından boğazlanmasına seyirci kalmıştır.
Bu politika ve strateji değişikliğinin nedeni, emperyalizmle girilen konsesüs sürecine girilmiş olmasıdır. Bu sürecin en önemli anlaşmalarından birisi ise, Bolşevikler’in İngilizler’le yapmış olduğu ticaret anlaşmasıdır.
Bu anlaşma, kayıtlara her ne kadar “Ticaret Anlaşması” olarak geçse de, aynı zamanda siyasi bir anlaşmaydı.
İngilizler’le yapılan anlaşmada yer alan aşğıdaki paragraf, anlaşmanın yalnızca bir “Ticaret Anlaşması” olmadığını anlamaya yetiyor:

“Her iki taraf kerşı tarafa karşı düşmanca hareket ve teşebbüslerden ve kendi sınırları dışında sırasıyla, İngiliz İmparatorluğu ve Rus Sovyet Cumhuriyeti kurumlarına karşı doğrudan veya resmi propaganda yapmaktan kaçınır ve daha özel olarak Rusya Sovyet Hükümeti, başka Hindistan ve Afganistan bağımsız devleti olmak üzere Asya jalklarının hiçbirini askari, diplomatik veya herhangi bir eylem veya İngiliz İmparatorluğu’na karşı düşmanca eylemlere teşvik etme girişimlerinden imtina eder.” (E. H. Carr, A History of Soviet Russia, The Bolshevik Revolution 1917–1923, cilt I, s. 269.)

İngiltere ile yapılan bu anlaşmadan sonra bu kez de İran ile bir anlaşma yapıldı, çünkü İngiltere ile yapılan anlaşmada Sovyetler Birliği’nin İran’dan da elini çekmesi isteniyordu.
İran ile yapılan anlaşmanın hemen akabinde Sovyet Devleti, Gilan’daki komünist ayaklanmaya verdiği desteği geri çekti ve bu tavrıyla İran yönetiminin Gilan’daki komünist ayaklanmayı ezmesine destek sunmuş oldu.
Gilan’daki komünist ayaklanmayı ezen İran yönetimi, bu kez hiç zaman kaybetmeden Simko liderliğindeki Kürt ayaklanmasını ezdi.
Kesin şudur ki, Komintern, dolayısıyla da Sovyet Devleti, Doğu Kürdistan, İran, Hindistan ve Afganistan gibi ülkelerde ki devrimci veya ulusal kurtuluş mücadelelerine Sovyetler Birliği’nin güvenliği açısından yaklaştığı gibi, Kemalistler’le olan ilişkiye de aynı maksatla yaklaşmıştır.
Komintern, “Emperyalizmden bağımsız bir Türk Devleti’nden yana olurken, bunu tamamen Sovyetler Birliği’nin güvenliği için istiyordu. Zamanın Sovyetler Birliği dışişleri komiseri Çiçerin’in Lozan görüşmelerinde Lord Curzon’a söyledikleriyle, Sovyetler Birliğini’nin niyetini açıkça ortaya koymaktadır:

“İngiliz muhafazakârlığının en iyi gelenekleri, Rus ve İngiliz nüfuz bölgeleri arasında bir ara duvar örmektir. Biz de şimdi Türk halkının özgürlüğü ve egemenliği temeli üzerine bu duvarı dayandırarak aynı şeyi önermeliyiz.
Türkiye’nin bağımsız varlığı ile barışı da garanti altına alacak olan, ancak bir ara duvarıdır. Yakın Doğu’da bir barış durumunun tek ve sürekli temeli, Türkiye’nin özgürlüğü ve egemenliğidir.” (S.L. Meray, Lozan Barış Konferansı, II. Takım, I. cilt, s. 151–152.)

Özcesi; Sovyet Devleti, önceleri, yani emperyalist ülkelerle sıcak çatışma içinde olduğu dönemde İran ve Hindistan gibi yerlerdeki devrimci hareketleri desteklemiş; emperyalist devletlerle uzlaşma arayışına girdiği ve uzlaştığı ölçüde devrimci hareketlere verdiği desteği çekmiştir. Daha açık ifade edecek olursak, emperyalist devletlerle çatışırken de, emperyalistlerle uzlaşırken de devrimci ve ulusal kurtuluş hareketlerini araç olarak kullanmıştır.
Bu anlayış, daha sonraki yıllarda ise Sovyetler Birliği’nin bütün tarihi boyunca değişmeyen siyaseti olmuştur. Yani bu siyaset, Stalinist bürokrasinin iktidara egemen olmasıyle değil, bizzat Lenin ve Troçki’nin Sovyetler Birliği siyasetine egemen oldukları yıllarda oluşmuştur.
Nasıl ki Lenin ve Troçki döneminde Sovyetler Birliği’nin çıkarları için Doğu’daki devrimci hareketlere ve ulusal kurtuluş hareketlerine sırt çevrilmiş, komünistlerin burjuva önderliklerin programına tabi olması istenmişse, Stalin döneminde de herşey Sovyet Devleti’nin (bürokrasinin) çıkarlarına kurban edilmiştir.
Lenin ve Troçki gibi Stalin de, bütün yapılanların “Sovyet Devleti’nin bakaası ve dünya devriminin yüce çıkarlar” için yapıldığını söylüyordu. Çin’de komünistler Komingtang’a katılmaya zorlanarak yüzbinlerce devrimcinin ve emekçinin katledilmesi; İspanya, İtalya, Yunanistan devrimlerinin boğulması; İngiltere ve Fransa gibi ülkelerdeki işçi sınıfının kontrol altında tutularak devrimci bir oynamasının engellenmesi tam da bu şekilde, yani “Sovyet Devletin’nin bakası ve dünya devriminin yüce çıkarları”nın bir gereği olarak açıklanıyordu. Şimdi birileri, “Ama Lenin ve Troçki bütün bu suçları Sovyet Devleti’ni ve onda vücut bulan dünya devriminin çıkarlarını korumak için işlediler, Stalin ise, yalnızca ve yalnızca bürokrasinin çıkarlarını korumak için bu suçları işledi” diye itiraz edebilir. Bu itirazı biz de doğru kabul edebiliriz, yani Lenin ve Troçki’nin maksatlarının Sovyet Bürokrasisi’nin çıkarlarını savunmak gibi bir kaygıyla harek etmediklerini kabul edebiliriz. Ama bu, yine de onların liderliğinde işlenen suçu ortadan kaldırmaz. Lenin ve Troçki’nin niyetleri ne olursa olsun, bu onlara, başka devrimlerin ve devim için ayaklanmış işçilerin kaderi hakkında karar verme hakkı vermez.
Aynı şekilde, Lenin ve Troçki’nin niyetleri ne olursa olsun, bu onlara dünya devriminin çıkarlarının nerede ve nede olduğu noktasında tek başlarına karar verme hakkı vermez. Bu tür durumlarda önemli olan niyet değil, yapılanın ne anlama geldiği ve yol açtığı sonuçlardır.
Bolşevik önderliğin dış siyasetine yön veren anlayış, elbette iç siyasette de karşılığını bulacaktı, buldu da. İç savaş döneminde ülkedeki ve parti içindeki muhalefet yasaklanmış, yine aynı şekilde işçi grevleri yasaklanmış, grevci işçilere karşı zor kullanılmıştı. Gerçi Lenin ve Troçki, bu yapılanları devrimin ilkelerine ihanet olarak mütalaa etmiş ve yapılanları teorikleştirmeye kalkışmamışlardı. Ama bu, işlenen suçu ve suçun yol açtığı sonuçları ortadan kaldırmamaz. Maksat ne olursa olsun, Bolşevik Parti, geçici bir süre için bile olsa kendisini kitlelerin yerine koymuş ve kitlelere rağmen “kitlelerin iyiliği için” kitleleri baskı altına almıştır.
Stalin döneminde ise, Lenin ve Troçki döneminde “geçici tedbir” diye başvurulan yöntemler teorileştirilmiş ve kalıcı hale getirilmiştir.
Tabii ki Troçki ve Lenin, suç işlediklerinin bilincindeydiler ve butün bunları yaptıklarında kendi iktidarlarını korumak için değil, Sovyet Devrimi’ni savunmak için yaptıklarını belirtiyorlardı; şüphesiz ki bu konuda samimiydiler. Ama bu, onları anlamamızı gerektirmez; kitlelerin yerine kendini koyarak, kitlelere rağmen ve kitleler adına yapılanları anlamak ve yapılana anlayış göstermek hiçbir koşulda mümkün değildir.
Kaldı ki Stalin de işlediği bütün suçları ve cinayetleri, “Sovyet Devrimi’nin çıkarları için” yaptığını söylüyor, “İktidarı kitlelerin çıkarlarını korumak için kitleler adına elinde tuttuğunu” söylüyordu.”
Bu durumda biz, arka plandaki maksattan yola çıkarak meseleyi mütalaa edemeyiz; bizim çıkış noktamız niyetler değil, yapılanın neye hizmet ettiği ve neye yol açtığıdır.

Sonsöz ya da İlksöz Yerine

Komünist bir dünya kurmak için savaşan ve bu uğurda savaşmayı biricik politik varlık sebebi olarak kabul eden komünistlerin, komünist anlamda varlıklarını sürdürebilmeleri ancak ve ancak, bütün tarihsel, ideolojik ve politik referanslarıyla yüzleşmeleriyle mümkündür.
Komünizm düşüncesinin ve bu düşünceyi klavuz edinmiş komünistlerin devrimci anlamda varlıklarını sürdürebilmelerinin tek yolu budur.
Marksizm’in yüz elli senelik tarihine geriye doğru bir yolculuk yapıp, bu yolu sonuna kadar gidebilmek ve hakikate, yani devrimci olana ulaşabilmenin yolu ise, bu yolculukta kaybolmayı göze almaktan geçmektedir.
Komünist bir dünya kurmak iddiasında olanlar, bugüne kadar ve bugün nu yapmak yerine, kendi gerçelerini haklı çıkarmak ya da yalnızca karşı olduklarını mahkûm etmek kaygısıyla hareket etmişler, etmektedirler. Günümüzde komünizim düşüncesi burjuva egemenliği karşısında yıkıcılığını yitirmiş, daha da kötüsü, kapitalist sistemi yedekleyen bir güce dönüştürülmüştür. Komünist düşünce ve eylemin ilk olmazsa olmazı, kapitalist dünya sistemini yerle bir etmek olması gerekirken, günümüzde komünist düşünceyi kılavuz edindiğini iddia edenler, komünizm adına kapitalist dünya sistemini tamir etmeye soyunmuş durumdadırlar.
Gerçek olaş şudur ki, nasıl, yeryüzü yaşamının devamı kapitalist dünya sisteminin yıkılmasına bağlıysa; nasıl, komünizmin ilkelerine sıkı sıkıya bağlı devrimci bir dünya partisinin inşası, kapitalist dünya sistemini imha edebilmenin olmazsa olmazı ise; aynı şekilde, komünist hareketin tarihi ile hesaplaşmak ta, her iki misyonu yerine getirebilmenin olmazsa olmazıdır.
Yüz elli sene evvel Komünist Manifesto’da ilan edilen, Paris Komünü ve 1917 Ekim Devrimi ile yeryüzüne indirilen özgürlük düşüne bağlı komünistler için bu uğurda mücadele etmek politik bir var oluş ya da yok oluş meselesidir.
Komünizm düşüncesinin ve eyleminin varlığı, bu yönde bir irade ortaya koymaya bağlıdır. Henüz hiçbir şeye geç kalınmamıştır ama bu, daha tüketilecek zaman, oyalanılacak mecralar ve henüz kaybedecek çok zaman olduğu anlamına da gelmemelidir.

Sayı 6