Kemalist
Rejimin Niteliği:
Orijinal Bir Bonapartizm*
“Burjuva toplumunun gerçek başları,
tezgahların gerisinde yer alıyorlardı…”
K. Marx
Mustafa Kemal’in siyasal rejiminin niteliğiyle
ilgili tutarlı tahliller, hemen hemen yok gibidir. Bu konuda yazılanlar
çoğunlukla Mustafa Kemal’i yücelten, bilimsel nitelik taşımayan,
iktidardan bir “hediye” koparmak amacıyla yazılmış safsatalardan
ibarettir. Cumhuriyet dönemi bilim adamları ve yazarları, dün olduğu
gibi bugün de Mustafa Kemal dönemi siyasal rejimiyle ilgili gerçeği
söylemekten kaçınıyorlar. Onu bir çeşit Şub specie rei publicae**
olarak görmek istiyorlar…
İsmail Beşikçi, Türk üniversitelerinin resmi ideolojinin
dışına çıkmadıklarını söylüyor. Gerçekten de Türk üniversiteleri
Ulu Önder Atatürk’e övgüler yazmanın ötesine geçemiyor. Aslında
üniversite çevrelerinin bu tutumu şaşırtıcı değildir. Burjuva toplumunda
eğitimin amacı hiçbir zaman gerçekleri bulup ortaya çıkarmak değildir.
Her şeyin metalaştığı bir ortamda bu zaten kolay da değildir. Düzeni
yeniden üretip yaşatmak amacı taşıyan, bu amaçla oluşturulmuş kurumlardan,
o düzeni eleştiren teorik yaklaşımlar beklemek iyimserlik olurdu…
Tam tersine, üniversite sosyal bilimleri, sorunlara eleştirel olarak
yaklaşanları barındırmaz. Onlara kapılarını kapar. Üniversiteler
kapılarını kapayınca, ekseri, mapusane kapıları açılır... Mevcut
düzeni eleştirmeyen, üstelik yüceltenlere de başka kapıların açıldığı
çok iyi bilinir. Unvanlar da, çoğunlukla kurulu düzenlere bağlılığını
kanıtlayanlara verilir. Bu adamlar, unvanları bilimin bir dalında
yaptıkları katkıdan ötürü almazlar. Ama, unvanları var diye ”otorite”
sayılırlar. Elbette hizmetlerinden başka alanlarda da yararlanılır.
Yönetim kurulu üyelikleri, bilirkişilik vb. gibi sayısız alanda
katkıda bulunurlar. Bunlar arasında “tarafsız bilimi” bilimden sapanları
cezalandırmak için başarıyla kullananları da çıkar. Bu alandaki
bilimsel yeteneklerini bilirkişi raporlarıyla kanıtlarlar…
Prof. Nermin Abadan, Mustafa Kemal döneminde yapılan
seçimleri (aslında seçim değil tayindir ve 12 Eylül generallerinin
Danışma Meclisi’nden bile antidemokratik yöntemler söz konusudur),
“örnek denilecek tarzda serbest ve adil bir atmosfer içinde”1 yapılmıştır
diye yazdığı için; önce profesör, sonra senatör tayin edildi. Herhalde
bu tahlilde bir yanlış anlama vardır. Eğer, milletvekillerini***
Mustafa Kemal’in tam bir serbestlik içinde tayin ettiği söylenmek
isteniyorsa bu, gerçekten doğrudur. Bir başka bilim adamı İsmail
Beşikçi, Mustafa Kemal döneminde serbest seçimlerin kesinlikle söz
konusu olmadığını yazdığı için, önce üniversiteden atıldı, sonra
da uzun yıllar kalacağı hapishaneye. Şimdilerde de aynı görüşleri
devam ettiği için, ya hapishanededir ya da hapis tehdidi altında…
Sömürü düzeni ne istediğini iyi biliyor. İstediğini verenlere, bu
hizmetlerini karşılıksız bırakmıyor…
Tarihte, doğru bildiklerini söylemekten korkmayan,
kurulu düzenin istediğini değil, doğru bildiklerini söylemekten
çekinmeyen insanlar hiçbir dönemde eksik olmadı. Erdemli yaşamayı
başaran bu insanlar, sanki hep Romalı şair Horatius’un şu ünlü dizelerini
hatırlatır gibidirler.
“Olgun, kendisine hakim, öylesine ki
Ne yoksulluk korkutur onu, ne ölüm, ne zindan;
Tutkulardan sıyrılmış, şereflere gözü tok;
İçine kapanmış, toparlanmış, yalın bir küre olmuş
Pürüzsüz yuvarlanır bir başına,
Talihe tutamak vermeden, hiç yenilmeden.” 2
Kemalist rejim diğer siyasal rejimler karşısında
hangi ayırdedici özellikler taşıyordu? Bonapartist bir siyasal rejim
hangi noktalarda Kemalizm’le benzeşen ve ayrılan özelliklere sahiptir?
Bu aşamada bu sorunlar üzerinde duracağız. Bonapartizm kavramı,
ilk defa Karl Marx tarafından, Luis Bonaparte’ın darbesiyle ortaya
çıkan siyasal rejimi tanımlamak için kullanıldı. Bonapartizm, bir
bunalım rejimidir.
Burjuvazi, işçi sınıfının yükselen mücadelesini
bastırmak ya da egemen sınıflar arasındaki sürtüşmenin patlama noktasına
geldiğinde, geçici olarak doğrudan siyasal yönetimden vazgeçer.
Zaman kazanarak iktidarını sağlamlaştırmak için böyle bir yola başvurur.
Bu anlamda egemen sınıflar, burjuva rejimlerinden birinin yerine
bir başkasını koymuş olurlar.
Bilindiği gibi, burjuvazinin beş farklı iktidar
biçimi; sırasıyla, parlamenter demokrasi, Bonapartizm, asker-polis
diktatörlüğü, faşizm ve sosyal demokrasidir. Bu ifadeden giderek;
egemen sınıfın istediği yönetim biçimini istediği zaman geçerli
kıldığı, gibi bir anlam çıkarmamak gerekir. Egemen sınıf kendi gücü,
hasım sınıfların konumu ve tarihsel sürecin aldığı biçime göre bu
farklı siyasal biçimlerden birini diğerine tercih etmek durumundadır.
Türk toplumsal formasyonunun evriminde, Türk Devleti’nin
aldığı ilk biçim son derece büyük önem taşımaktadır. Bugünü dolaylı
ve doğrudan etkileyen söz konusu olguyu açıklayabilmek için, teorik
bir hatırlatma yapmak gerekiyor. Burada kısaca Marksist siyasal
tahlilde önemli bir yer tutan Bonapartizm kavramı üzerinde durmakta
yarar var. Nitekim, gerek Marx, gerekse Engels kendi dönemlerinin
önemli siyasal olaylarının tahlilinde bu kavrama oldukça sık başvurmuşlardır.
Daha sonra Lenin ve Trotsky, bu kavramı Kerensky’nin rejimini açıklamak
için kullandılar. Trotsky faşizm tahlillerinde de bu kavrama sıkça
başvurmuştur. Yaşadığımız dönemde az gelişmiş ülkelerdeki birçok
siyasal rejimin bu kavramla açıklanmaya çalışıldığı da biliniyor.
Ne ki, tarihsel süreçler kendilerini hiçbir zaman
bütünüyle tekrar etmezler. Etselerdi zaten tarih diye bir şey olmazdı.
Bu nedenle belirli kavramları, yeni ortaya çıkan politik, toplumsal
olguları açıklamak için bir araç olarak kullanırken, dikkatli ve
ihtiyatlı olmak gerekir. Eğer, gerçekten, Bonapartizm kavramına
adını veren olayı kendine özgü koşullardan soyutlayarak genelleşmiş
bir tanım haline getirirsek, Bonapartizmin bütün çizgilerinin tekrarını
arayacak olursak; Bonapartizmin geçmişte kalmış, benzersiz tekil
bir olgu olduğunu, yani genel olarak, Bonapartizm diye hiçbir şeyin
olmadığını, ama bir zamanlar Bonapart adında Korsika’da doğmuş bir
generalin yaşadığını görürüz.3
İşte bu nedenle, herhangi genelleşmiş bir tanım
için olduğu gibi, Bonapartizm kavramı da bir analoji öğesi olarak
siyasal tahlilde kullanılabilir. Şüphesiz analojinin de sınırları
vardır. Nitekim, alabildiğince “özgür” bir genelleme sakıncalı sonuçlar
doğurabilir. Elbette böyle olunca da, kavram, açıklayıcı gücünü
yitirir. İçi boş bir kavram haline gelir. Marx, 18. Brumaire’in
önsözünde, neden “Sezarizm” yerine yeni bir kavram kullanılması
gerektiğini açıklarken, analojinin tarihsel sınırlarına dikkat çekmektedir.
Tarihsel koşulların farklılığını, özgünlüğünü dikkate
almadan yapılan tahliller, yüzeysellikten ve içi boşluktan kurtulamazlar.
Eğer sadece devlet aygıtı çarkının işleyişi ele alınırsa, Sezarizmden
Bonapartizme, faşizme, bu arada Kemalizm’den de geçerek ve dahası
Stalin rejimine kadar farklı rejimler arasında birçok ortak özellikler
bulmak mümkündür. Ama bu, görünüşte bir benzerliktir. Bu bakımdan,
her ne kadar Bonapartizm devlet aygıtının özel bir biçimlenişi ile
tanımlanabilirse de, esas olarak belirli tarihsel koşullarda toplumsal
sınıflar arasındaki belirli bir ilişkinin ifadesi olarak ele alınmalıdır.
Ve “… Bonapartizm analojisiyle konuşulduğu zaman, bu olgunun kesinlikle
hangi çizgilerinin mevcut tarihsel durumda en gelişmiş ifadelerini
bulduğunu belirtmek gerekir”4 İşte biz de, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin
kuruluş dönemindeki biçimlenişini ve Kemalist (sonradan Milli Şef)
diktatörlüğünün yapısını incelerken, bu bakış açısıyla Bonapartizm
analojisini kullanacağız.
Marx, 18. Brumaire’i adlı ünlü eserinde; Louis Bonaparte’nın
siyasi rejimiyle ilgili olarak şunları yazıyor.
“Demek ki burjuvazi, böylece eskiden “liberal” olarak
kutlamış olduğunu, şimdi “sosyalist” diye suçlayarak, kendi öz çıkarının
self-government tehlikelerinden kurtulmayı emrettiğini,ülkede huzuru
geri getirmek için her şeyden önce huzuru burjuva parlamentosuna
getirmek gerektiğini; toplumsal gücünü muhafaza edebilmek için siyasal
gücünü kırması gerektiğini, burjuvaların ancak kendi sınıflarının
da öteki sınıflarla aynı siyasal hiçliğe mahkum olması koşuluyla
öteki sınıfları sömürmeye ve mülkiyetin, ailenin, dinin ve düzenin
rahat rahat zevkini çıkarmaya devam edebileceklerini; kesesini kurtarmak
için burjuvazinin zorunlu olarak tacını kaybetmesi gerektiğini ve
kendini koruyacak olan sınıfın kılıcın kaçınılmaz olarak başının
üzerinde asılı bir Demokles kılıcı olduğunu teslim ediyor” 5
Fakat Marx ve Engels sadece III. Napoléon’un rejimini
değil, Bismark’ın rejimini de Bonapartist olarak nitelemişlerdir.
F. Engels, 12 Nisan 1890’da Sorge’a yazdığı bir mektupta, “Bugünün
tüm hükümetleri ister istemez Bonapartistleşiyor.”6 diyor. Kapitalizmin
yükselme ve normal gelişme dönemlerinde, klasik parlamenter rejimler
burjuvazinin tarihsel çıkarlarına daha uygun düşer. Bunalım dönemlerinde
ise çeşitli diktatörlükler ya da duruma göre sosyal demokrasi gündeme
getirilir. !895’ten sonra kapitalizmin yeniden yükselme dönemine
girmesiyle, Bonapartist ve yarı Bonapartist rejimlerin yerlerini
klasik parlamenter rejimlere bırakma eğiliminin ortaya çıkması,
I. Emperyalistler arası Savaş’la birlikte, yeniden Bonapartist eğilimlerin
güçlenmesi bu görüşü doğrulamaktadır.
“Sovyet Bonapartizmi ve Burjuva Bonapartizmi” başlığını
taşıyan bir yazıda L. Tratsky, Bonapartizmi şöyle tanımlıyor:
“Demokratik hükümet yöntemlerine yatkın olan iktisaden
hakim sınıfın, sahip olduklarını koruyabilmek için bir askeri ve
polisiye aygıtın kendisinin üzerindeki kumandasına boyun eğmek zorunda
kaldığı bir rejimdir.” “Demokrasinin üzerine çıkan dolambaçlı yollarda
iki kamp arasında gidip gelen ve aynı zamanda hakim sınıfın çıkarlarını
gözeten bir şahsi rejimdir.” 7
Gerçekten Bonapartizm sınıflar arasında “özel bir
dengenin” var olduğu bir yönetim biçimidir.
Bu genel tanımlama içinde yer alan bir dizi rejim,
gerek tarihsel dönemin farklılığı, gerekse kendi özel koşullarının
farklılığı nedeniyle birbirlerinden ayrılmaktadırlar. Nitekim Louis
Bonaparte’ın diktatörlüğü, amcası olduğunu iddia ettiği Napoleon’unkinden,
Bismark’ınki bunların her ikisinden farklı sınıflar arası güç dengeleri,
ama birbirlerine çok benzeyen yöntemlerle gerçekleştirilmiştir.
Aynı şekilde iki savaş arası kapitalizmin yapısal bunalım dönemine
rastlayan yıllarda Avrupa’daki birçok rejim Bonapartist olarak nitelenmiştir.
İtalya’da Giolith ve Facta, Almanya’da Brünning, Papen ve Scheicher,
Fransa’da Doumergue ve Flandin rejimleri… Aynı şekilde II. savaş
sonrasında General de Gaulle rejimi de Bonapartizm kavramına sokulmuştur.
Gelişmiş bir kapitalizmin ve burjuva sınıfının var olduğu ülkeler
için geçerli olan bu kavram, sömürgecilik ve emperyalizm sonucu
kapitalizmin “cılız” bir gelişme gösterdiği geri kalmış ülkelerdeki
rejimler için de geçerlidir. Ne ki, bu sonuncu ülkelerde Bonapartizmin
ortaya çıkış nedeni ve işlevi oldukça farklıdır. Bir kere Türkiye,
Mısır, Cezayir vb. gibi ülkelerde Bonapartist rejimler, egemen sınıflar
arasındaki çıkar çatışmasının patlama noktasına gelişinin sonucu
olarak ortaya çıkmıyor. Söz konusu ülkelerde Bonapartizmin ortaya
çıkış nedeni, egemen sınıfların değişik fraksiyonları arasındaki
çıkar çatışmasını çözümlemek değil, bu sınıflar güçlendirmektir.
Geri ülkelerde Bonapartist baskı rejimlerinin uzun ömürlü oluşlarının
nedenlerinden biri burada yatmaktadır. Burjuvazinin palazlanabilmesi
için gereksinme duyduğu “barış ve güven” ortamı ancak, “toplumun
bütün sınıflarının ataerkil velinimeti” sayesinde sağlanabilir…
Türkiye’de Kemalist rejimin, Mısır’da Nasır rejiminin, Cezayir’de
Boumedyen rejiminin vb. uzun ömürlü olmaları bu durumla yakından
ilgilidir. Bu ülkelerdeki Bonapartist rejimlerin daha baskıcı bir
nitelik taşımaları, kapitalist birikimin cılızlığının sonucudur.
Bölüşüme konu olan sosyal artığın sınırlı oluşu, hem egemen sınıflar
arasındaki bölüşümün, hem de emekçi sınıflarla egemen sınıflar blokunun
“üstünde” bir kurtarıcıyı zorunlu kılıyor. Zaten gelişmiş bir ülke
burjuvazisinin kendi doğrudan siyasi yönetiminden uzun süre vazgeçmesi
olanaksızdır.
Bonapartist rejimlerde Bonapart, tüm toplum kesimlerinin
ataerkil kurtarıcısı, tüm toplum sınıflarının “iyiliği” için ortaya
çıkmış toplum sınıflarından “bağımsız” ve onların “üstündeymiş”
gibi görünerek, kitleleri yanıltmayı amaçlar. Diktatör tüm sınıfların
üstünde ve sınıflar karşısında tarafsızmış izlenimi yaratmaya gayret
eder. Rejim aynı zamanda, toplumsal sınıflar arasında bir çıkar
çatışması değil, fakat çıkar ortaklığı bulunduğu görüşünü de yaymaya
çalışır. Mustafa Kemal, 17 Şubat 1923 İzmir İktisat Kongresi’nde
yaptığı konuşmada şunları söylüyor.
“Bizim halkımız, çıkarları birbirinden ayrı sınıflar
halinde değil, tersine varlıkları ve çalışma sonuçları birbirine
lazım olan sınıflardan ibarettir. Bu dakikada dinleyicilerim çiftçilerdir,
sanatkarlardır, tüccarlardır, işçilerdir. Bunların hangisi ötekisine
karşıt olabilir? Hepsinin birbirine muhtaç olduğunu kim inkar edebilir.”
8
Uzlaşmaz çıkarlara sahip olan sınıflar arasında
hakem rolü oynamak kesinlikle olanaksızdır. Aslında sınıfları uzlaştırma
görüntüsü altında yapılan, burjuvazinin sınıf temellerini korumak
ve güçlendirmektir. Egemen sınıfın palazlanma koşulları yaratılıp,
burjuvazinin kendine güveni artınca, diktatör de sahneden çekilir.
Milli Şef İnönü’nün savaş sonrasında sahneden çekilmesinde olduğu
gibi…
Türkiye’deki siyasal yapının özgünlüğünü kavrayabilmek
için, Mustafa Kemal’in şahsi rejiminin hangi noktalarda Bonapartist
bir nitelik taşıdığını, Türk devletine damgasını vuran Bonapartizmin
ayırdedici yönlerinin neler olduğunu ortaya koymamız gerekiyor.
Kemalist diktatörlüğü Bonapartist rejimlere yaklaştıran başlıca
özellikler şöyle sıralanabilir.
-Kemalist diktatörlüğün bir yandan burjuva demokratik
bir anayasaya ve bir parlamentoya dayanır gibi gözükmesi, öte yandan
bütün bunları aşan, bunların üzerinde yükselen, gerek duyulduğunda
bunlara Bonaparte’ın istediği biçimi verebildiği bir şahsi rejim
olması;
-Bir yandan toplumsal sınıflardan bağımsız görünmesi
(“heyeti umumiyesiyle halkı temsil etme” safsatası), diğer yandan
tarihsel olarak burjuvazinin çıkarlarını temsil ediyor olması;
-İşçi sınıfını ezerken, dönem dönem burjuvaziyi
de vurması (çizilen çerçevenin dışına çıktığı oranda); buna karşılık
burjuvaziyi kendi güdümünde teşvik ettiği gibi, yine kendi güdümünde
bir işçi hareketi yaratmak için işçi sınıfına sınırlı tavizler vermesi;
-Kendi dışında bir siyasal etkinliğe izin vermemesi
ve bu tür girişimler “nereden gelirse gelsin” şiddetle ezmesi (sol
ve işçi hareketini –hükümet yanlısı işçi örgütleri de dahil- ezdiği
gibi); Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Cumhuriyet Fırkası’nda
olduğu gibi, burjuva muhalefetleri de ezmesi ve esas olarak devletin
bürokratik aygıtının oluşturduğu bir siyasal yapının toplumu yukardan
aşağıya doğru ve kendi iradesiyle düzenlemesi.
Bonapartist rejimlerle bu ortak yanlara karşın,
Kemalist diktatörlüğün klasik Bonapartist rejimlerden ayrıldığı
yönler de söz konusuydu. Birincisi ve temel ayrım noktası, Kemalist
kadronun burjuva bir devlet yapısı içinde Bonapartlaşmamış olmasıdır.
Yeni devletin kurulmasıyla ve adım adım iktidarını güçlendirmiştir.
Dolayısıyla Türkiye’de Bonapartizmin yerleşmesi, yaklaşık on yıllık
bir süreyi kapsamaktadır. Bonapartist rejimin tam yerleşmesi Mustafa
Kemal’in “Atatürk” soyadını kullandığı 1934 yılında tamamlanmıştır.9
İlerde görüleceği gibi, verili koşullarda, Mustafa kemal’in ve kadrosunun
iktidarını güçlendirmek amacıyla oluşturdukları kurumlar önemli
bir işlevi yerine getiriyordu. “Sivil bürokrasi kadroları genellikle
Batılılaşma programını uygulayacak durumda görülmediğinden, yeni
bir bürokratik kuşağın geliştirilmesi kararlaştırıldı.”10 İşte,
devletin kuruluşunun Bonapartist bir biçimde gerçekleşmesi, Kemalist
diktatörlüğün özgün bir yanını oluşturmaktaydı.
Öte yandan, tarihsel gelişme ve sınıfların yapısı
da Bonapartizmin bir başka özelliğini oluşturmuştur. Gelişmiş bir
kapitalist sınıfın olmayışı ve toprak zenginlerinin konumu, yenilikçi
Osmanlı bürokrasisine ayrıcalıklı bir statü kazandırmıştır. Güçlü
bir merkezi devlet geleneğinin varlığı, bürokrasinin hareketinin
örgütleyici ve sürdürücüsü olması, onun iktidarı gasbetmesini kolaylaştırmıştır.
Asyatik bir sosyal formasyon olan Osmanlı İmparatorluğu’nda merkezi
bürokrasi her zaman ülkenin kaderini belirlemiştir. Aynı şekilde,
Jön Türk iktidarına kadar komprador burjuvazi rolünü Rum ve Ermeni’lerin
oynamış olması, I. Savaş ve sonrasında bu iki kesimin etkinliğinin
kırılması (savaş öncesinde nüfusun yaklaşık %20’si Rum ve Ermeni’lerden
oluşuyordu. Bu oran savaştan sonra %2,5’a geriledi), zaten cılız
olan burjuvaziyi (ticaret ve sanayi) daha da zayıflatmıştı.
“Devrimci bir kopuş olmadığı müddetçe, Jön Türkler’in
toplumu yukardan değiştirme girişimi, devletin rolünde bir sürekliliği
varsayıyordu. Böylece Bürokrasi, vesayeti altında tutarak geliştirmeyi
istediği çıkar guruplarınca içerden fethedilene kadar, devlet yapısı
kapitalist isteklere karşı özerkliğini koruyacaktı.” 11
Burjuvazinin güçsüzlüğü, işçi sınıfının da güçsüzlüğünün
nedenidir. Nitekim, böylesi bir geçiş döneminde iktidara yönelip
onu ele geçirebilecek kadar güçlü bir işçi sınıfı da yoktu. Öyle
bir sınıfsal tablo ortaya çıkmıştı ki; ne egemen sınıflar bir koalisyon
halinde, ne de işçi sınıfı bir başına siyasal iktidarı kontrol edebilecek
güce sahip değillerdi. Emperyalizmin gelişmesini daha “beşikteyken”
engellediği yerel burjuvazi o kadar güçsüzdü ki, prekapitalist mülk
sahibi sınıflarla ortaklık halinde bile siyasal iktidarı elinde
tutması olanaksızdı. Asalak burjuvazinin devlet desteğiyle güçlenip,
ağırlığını arttırması için iki onyıl gerekecekti. İşte bu durum,
Kemalist yönetimin klasik Bonapartist rejimlerden önemli bir ayrım
noktasını oluşturmuştur. Bu nedenle Kemalist bürokrasi, ne işçi
sınıfı ile burjuva arasındaki sınıf mücadelesinin çözümsüz bir “denge”
durumuna varmasından, ne de hakim sınıfların farklı kesimleri arasında
çıkar çatışmalarının bir “gerilim” noktasına varması yüzünden Bonapartlaşmıştı.
Yarıbağımlı, yeni sömürge ülkelerdeki baskıcı rejimler, bu yönleriyle
sanayileşmiş kapitalist ülkelerdeki Bonapartist rejimlerden ayrılırlar.
Türkiye ve benzer durumdaki ülkelerdeki Bonapartist rejimler, bu
açıdan “geçici bir denge rejimi” değillerdir.
Türkiye’de Bonapartist rejim, yukarda sıralanan
özelliklerden ötürü oldukça uzun ömürlü (yaklaşık yirmi beş yıl)
ve istikrarlı olmuştur. Kemalist rejim, hem yukarda sözü edilen
nedenler, hem de emperyalizmin uzun dönemli bir yapısal kriz içinde
oluşundan ötürü, uluslararası planda da (dış politika alanında)
oldukça geniş bir manevra alanına sahip olmuştur… Bu sonuncu durum,
çoğunlukla gözden kaçmaktadır. Emperyalizmin yapısal kriz içinde
oluşu (uzun dalganın ikinci aşaması) Türkiye’yi etkileme, biçimlendirme,
şartlandırma gücünü büyük ölçüde sınırlamıştı. Bir bakıma, kimilerinin
“zaafı” başkalarının “gücü” gibi gösterilebilmiştir. Kemalizmin,
Bonapartist bir siyasi rejim olarak, “Milli Şef” karikatürüyle devamıyla
da yaklaşık çeyrek yüzyıl devam etmesinde gerek ulusal, gerekse
de uluslararası durumun ortaya çıkardığı tablonun payı büyüktür.
Fakat, Kemalist diktatörlüğün çeyrek yüzyıl boyunca
devam etmesini, sadece onun ortaya çıkışının “orijinallikleri” ve
uluslararası konjonktürle açıklamak yeterli olmaz. Kemalist diktatörlük,
varlık koşullarını kendi yaratmasa da (böyle bir şey zaten olanaksızdır),
varlığını sürdürebilmek için gerekli kurumları kendisi oluşturmuştur.
Oluşturulan bu kurumlar, devletin tüm kurumlarıyla içiçe geçmiş,
onlarla çakışmıştır. 1960 askeri darbesi sonrasının “liberal” cumhurbaşkanı
adayı Ali Fuat Başgil, 1930’lu yıllarda (1935); “Hep devlet içinde,
hiçbir şey devlete karşı, hiçbir şey devlet dışında… İşte devletçiliğin
bugünkü formülü,”12 diye yazıyordu… Dolayısıyla, Türkiye’de Bonapartizmin
sürekli ve görece dengeli bir rejim olmasının koşullarından bir
kısmı da Kemalist bürokrasi tarafından yaratılmıştır.
Son tahlilde bir kuruluş dönemi Bonapartizmi olan
Kemalist diktatörlük, Türk Devleti’nin bütün kurumlarına ve hakim
ideolojiye (aslında resmi ideoloji) damgasını vurmuştur. Gerek verili
koşullar, gerekse de bürokrasinin kendi çabalarının sonucunda Kemalizm,
bir gelenek olarak Türk siyasi hayatına yerleşmiştir. Nitekim, devletin
Bonapartist bir rejimin belirleyiciliği altında biçimlenmesinin
etkileri günümüze kadar uzanmaktadır. Bürokrasinin siyasal etkinliğinin
kurumlaşmasından, siyasal partilerin yapısına, ve işlevlerine kadar,
birçok alanda kuruluş döneminin bu niteliğinin izleri görülmektedir.
Bu nedenle, Bonapartist rejimle devletin biçimlenişinin birlikte
yoğrulmasını, tarihsel süreç içinde değişik açılardan incelemek
gerekiyor.
Daha önce Mustafa Kemal’in Bonapartist darbesini
nasıl gerçekleştireceğine kısaca değinmiştik. Ancak belirli koşullarda
gerçekleştirilen bu darbeye rağmen, Mustafa Kemal’in iktidarı devlet
aygıtı içinde sağlam temellere dayanmamaktaydı. Bunun için, Mustafa
Kemal’in Bonapartist rejiminin sağlam temellere oturması için birçok
politik manevrayı ve çeşitli kurumların oluşturulmasını gerektiriyordu.
Diktatörlüğün Yerleşmesinin Aşamaları
Birinci meclis içerisinde öteden beri var olan farklılaşmalar,
Saltanatın kaldırılmasıyla iyice su yüzüne çıkmıştı. Öte yandan
ordunun önde gelen komutanları, K. Karabekir ve A. F. Cebesoy gibi
paşalar, muhalefet saflarındaydılar. Mustafa Kemal’in Bonapartist
konumunu koruyabilmesi ve sürdürebilmesi, Milli Mücadele’de önemli
rol oynamış önderlerin etkinliğinin kırılması, böyle bir muhalefet
olmasa dahi gerekliydi. Nitekim orkestrada “ikinci keman” konumunda
bulunanlar var oldukça durum pek güven verici sayılmazdı.
Öte yandan, İstanbul’daki “ticaret ve sanayi” burjuvazisinin
kesin desteği de henüz sağlanmış değildi. Yeni rejimin emperyalist
kampta yer aldığına ilişkin kuşku yoksa da, İstanbul’un komprador
burjuvazisi, henüz kendisine yeterli güvencelerin verilmediği kanısındaydı…
Bütün bu “sorunlar”, Takrir-i Sükun ve İzmir Suikastı’na varan bir
süreç içinde çözümlenecektir.
İlk elde Mustafa Kemal, Birinci Meclisteki “Birinci
Grubu” siyasal bir kadroya dönüştürdü. Saltanatın kaldırılmasından
bir ay sonra, Halk Fırkası’nın kurulduğu ilan edildi. Hemen ardından,
bu partinin örgütlenmesi için Mustafa Kemal yurt gezisine çıktı.
Bunun hemen ardından gerçekleştirilen İzmir İktisat Kongresi, hem
yerel burjuvazinin hem de emperyalist sermayenin güvenini sağlamada
önemli bir adım oldu. Böylece başarılı bir manevra yapılmış oluyordu.
1 Nisan 1923’te meclis seçimlerinin yapılması kararı alındı. Bu
arada Lozan Antlaşması’nın imzalanması da Mustafa Kemal ve “ekibi”
için önemli bir siyasal üstünlük sağladı. Nihayet Halk Fırkası’na
“Birinci Grup” yeni mecliste mutlak bir üstünlük sağladı. “İkinci
Grup”un hiçbir üyesi aday gösterilmedi.
Mecliste muhalefeti etkisizleştiren Kemalist bürokrasi,
ikinci darbeyi militer kanat içinde gerçekleştirdi. Devlet aygıtı
içindeki muhalefeti tasfiye etmede ikinci adım, orduda yapılan “temizliktir”.
19 Aralık 1923’te çıkan “Ordu mensupluğu ile mebusluğun bağdaşamayacağına”
dair kanunla Mustafa Kemal, ordu içindeki muhaliflerini bir tercih
yapmaya zorladı. Öte yandan da, kendisine yakın saydığı komutanların
orduda kalmalarına özen gösterdi. Ali Fuat, Kazım Karabekir, Rafet
Bele paşaların milletvekilliğini tercih etmeleriyle ordu, Mustafa
Kemal’in kesin denetimi altına girdi. “Kuvayı Milliye zamanı uzaktan
yakından politikayla temas eden ne kadar kumandan varsa, yaverlerine
kadar hepsi sivil olmuşlar ve çoğu meclise katılmışlardır.”13 Bunların
ardından, Takrir-i Sükun’la birlikte eski İttihatçıların bir kesimi
ve onlarla ortak hareket eden kimi muhalif unsurlar kesin olarak
siyaset sahnesinin dışına atıldılar. Takrir-i Sükun’dan yararlanarak
eski İttihatçıları tasfiye etmeyi başaran Kemalist kadro da eski
İttihatçılardan oluşuyordu. Bunlar İttihatçı oldukları için değil,
muhalif oldukları ya da ilerde sorun çıkarabilecekleri düşüncesiyle
tasfiye edilmişlerdir. Bu konuda Eric Jan Zürcher şunları yazıyor:
“Ancak Kemalist iktidar partisinin lider kadrosuna yüzeysel bir
bakış bile, bu parti de, TCF’de (Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası)
olduğu kadar eski İttihatçı olduğu iddiasını doğrular. Yalnızca
birkaç, önemli örnek vermek gerekirse:
1. M. Kemal (Atatürk) Cumhurbaşkanı
2. İsmet (İnönü) Başvekil
3. Ali (Çetinkaya) İstiklal Mahkemesi Başkanı
4. Celal (Bayar) Maliye Vekili, Banka Yöneticisi
5. Tevfik Rüştü (Aras) Hariciye Vekili
6. Cemil (Ubaydın) Dahiliye Vekili
7. Ali Fethi (Okyar) Başvekil
8. Kazım (Özalp) Millet Meclisi Reisi
9. Recep (Peker) Vekil, CHF Genel Sekreteri
10. Şükrü (Kaya) Dahiliye Vekili, Hariciye Vekili”
Hepsinden de öte, 1923’te Hakimiyeti Milliye Gazetesi’ne verdiği
bir mülakatta Mustafa Kemal şöyle demişti: “Hepimiz onun (İTC) azasıydık.”14
Böylece, Mustafa Kemal’in tek “partili” Bonapartist rejimi kesin
olarak yerleşmiş oluyordu.
Bütün bu süreç boyunca, Mustafa Kemal, Milli Mücadele’yi
yürüten kadrolar içinde Birinci Grubu; yani kendi ekibini sürekli
olarak ön plana çıkararak, tüm Milli Mücadele’nin mirasını kendi
grubuna mal etme amacını gütmüştür. Nitekim, Birinci Meclis içinde
daha başlangıçta, birinci ve ikinci gruplar birbirinden ayrılırken,
bu farklılaşma –hiç değilse görünüşte- esas amaçlar bakımından bir
kutuplaşmanın ifadesi değildi. Birinci Grupta saltanatçı ve hilafetçi
milletvekilleri olduğu gibi, İkinci Grupta da Hüseyin Avni (Ulaş)
gibi inanmış cumhuriyetçiler vardı. Aslında Mustafa Kemal’in yaptığı
bir manevraydı ve amaç kendisine muhalefet edebilecek unsurları
tasfiye etmekti. Mustafa Kemal, Müdafaa-i Hukuk Grubu’nu kurduktan
on gün sonra, Erzurum Mebusu Hüseyin Avni Bey bir konuşma yapıyor.
“Efendiler…, yüksek meclisinize ait bir meseleyi
arz etmek istiyorum. Müsaade ederseniz söyleyeyim. Geçen gün bir
meseleden dolayı bir takrir yazdım. Riyaset Divanı’na takdim ettim.
Bu takririn maalesef saklandığını işittim. Bir mebusun her ne surette
olursa olsun, vermiş olduğu takrir ve ne suretle sansüre tabi kalıyor?
Bir azanın verdiği takririn mevzubahis olmamasına Yüksek Meclis
razı oluyor mu? Efendim, takrir Yüksek Meclis’in şerefini alakadar
eden bir mesele idi…
… Milli Müdafa-i Grubu’nun ana gayesi yediden yetmişe kadar dul
kadınların bile esas gayesidir. Bu gruba bütün millet dahildir efendiler”
15
Samet Ağaoğlu, Hüseyin Avni Bey’in itirazının haklılığını
dile getirirken şunları yazıyor:
“Birinci Grup Milli Mücadele’nin ana hedefini kendisine
mal etmekte, grup dışı kalanlarla grup dışı bıraktıklarının sanki
bu ana gayeden başka bir gayesi varmış gibi bir manzara yaratmaktadır.
Çünkü birinci grubun ilan edilen çalışma tüzüğünün birinci maddesinde
böyle yazılan esas gaye ile Milli Mücadele’nin başlangıcı olan Anadolu
ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin kuruluş hedefi virgülüne
kadar birbirinin aynı idi. Fakat Milli Mücadele’nin ve onun memleket
için ilk resmi temsilcisi olan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk
Cemiyeti’nin kuruluş gayesini birinci gruba böylece mal etmiş, daha
ilerde şu veya bu sebeple karşısına çıkması ihtimali olanları bu
yol ile tarihe karşı zor bir duruma sokmuştur. Bir yandan bunu yaparken,
bir yandan da yine ilerde getirmeyi daha o zamandan düşündüğü birçok
yenilikleri Milli Mücadele’nin halefleri arasına, ama yalnız kendi
güvendiği insanlardan bir kadronun fikirleri, idealleri olarak koymuştur.”
16
Aslında Mustafa Kemal’in Birinci Grub’u ve onun
devamı olan Cumhuriyet Halk Fırkası’yla, İkinci Grup ve ondan oluşan
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası arasında temelde programatik bir
fark yoktu. Zaten İkinci Grup ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası,
Mustafa Kemal’in siyasi bir manevrası olarak yapay bir biçimde ortaya
çıktı. Halk Fırkası’nın ikinci Umdesi’nde “Hilafetin en yüksek dini
makam olarak korunacağı” yazılıydı. 1927’ye kadar bu ilke değişmeden
kaldı. Halk Fırkası da, Terakkiperver Fırka da “özel teşebbüsçü”
ve halktan kopuktular. Aslında mücadele, halk kitlelerinden bağımsız,
üst düzey yöneticilerin bir iç kavgasıydı. Mustafa Kemal, otoritesini
ve ordunun gücünü kullanarak kendisine muhalif olabilecek unsurları
tasfiye ederken, onları “karşıdevrimci”, “İnkılaplara karşı” kişiler
olarak damgalama yoluna gitti. Ismarlama tarih yazıcıları, Mustafa
Kemal’in kendi diktatörlüğünü kurmak için en yakın mücadele arkadaşlarını
tasfiye etmesini “devrimci kadronun zaferi” olarak göstereceklerdir.
Daha sonraki dönemde ortaya çıkan muhaliflerin de Birinci Grubun
devamı olan CHP’den çıktığı göz önüne alınırsa, CHF ve TCF biçimindeki
ayrışmanın ideolojik bir kutuplaşmadan kaynaklanmadığı anlaşılır.
Öte yandan CHF, Sivas Kongresi’ni kendi birinci
kongresi ilan ederken, aslında batı kongresinin sadece bir kesimini
temsil ettiği unutulmamalıdır. Bu tür manevraların da yardımıyla,
Milli Mücadele’nin birçok önemli şahsiyetini, Milli Mücadele’nin
siyasi mirası dışına itmiş olması, Mustafa Kemal’in Bonapartist
diktatörlüğünü sağlamlaştırmasını kolaylaştırmıştır. Bu sayede CHP,
Milli Mücadele’nin mirasıyla bütünleştirilebilmiştir. CHP’nin Milli
Mücadele ile “özdeşleşme” durumu, 27 Mayıs 1960!a kadar devam etti.
Bu tarihten sonra Milli Mücadele kesin olarak devlete mal edilerek,
bütün anayasal kuruluşlara sümullendirilmiştir. Dolayısıyla Mustafa
Kemal’i ve onun Bonapartist rejimini kurumsallaştıran, CHP’nin Milli
Mücadele özdeşleşmesi, söz konusu Bonapartist rejimin ideolojik
üstünlüğünü artıran ve onun görece dengeli ve uzun ömürlü olmasını
sağlayan etkenlerden biridir.
Terk partili dönemde CHP, parlamento ve devlet aygıtıyla
bütünleşmiştir. CHP tüzüğü anayasa ve kanunların üstüne çıkarılarak,
Kemalist diktatörlüğün bir aracı durumuna getirilmiştir. Gerçekten
CHP, yukarda açıklanan özellikleriyle, Kemalist diktatörlüğün sürmesinde
önemli bir etken olmuştur. Bernard Lewis; “Yürütme ve eğitime ilişkin
pek çok işlevi üslenerek parti aslında cumhuriyetçi hükümetin bir
parçası haline gelmiştir.”17 diyor. Gerçekten de, 1927’deki parti
kongresinde, köy muhtarlarının seçiminin bile partinin kontrolüne
verilmesi kararlaştırılmıştır.
Milletvekilleri tek parti dönemi boyunca CHP tarafından
atanan memurlar durumundaydılar. Bir dönem parti genel sekreteri
içişleri bakanı, parti il başkanları da valilerdi. Bölge genel müfettişleri
hem parti teşkilatının, hem de devlet işlerinin denetçisiydiler.
Bu, aşağı yukarı 1935’ten 1939’a kadarki sürede geçerli uygulamadır.
Öte yandan, parti genel başkanının aynı zamanda cumhurbaşkanı olması,
diktatörlüğün baskıcı niteliği hakkında hiçbir kuşkuya yer bırakmamaktadır.
Durum böyleyken, söz konusu döneme ilişkin değerlendirmeler,
Kemalist dönemin gerçek niteliğini ortaya koymaktan özenle kaçınmışlardır.
İsmail Beşikçi bu konulara ilişkin ilginç bir eleştiriyi CHF Tüzüğü
ve Kürt Sorunu adlı eserinde yapıyor. Bahri Savcı, Demokrasimiz
Üzerine Düşünceler adlı eserinde şunları yazıyor: “Çünkü Mustafa
Kemal İdeolojisi, bütün manası ve Şümulü ile gerçek demokrasiden,
bir halk temeline dayanan, halkın maddi manevi varlığı ve etkisi
altında konmuş bir demokrasiden başka bir şey değildir”18 “Anayasa”,
“halk egemenliği”, “hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” gibi
görüntülere karşın, Kemalist rejim, Bonapartist bir diktatörlüktü.
Yapılan sözde “seçimler” diktatörlüğün gerçek yüzünü gizlemeye yönelik
manipülasyondan başka bir şey değildi. Öte yandan, toplumsal üstyapıda
gerçekleştirilen “inkılaplar” halk yararına düzenlemeler olmaktan
önce, Bonapartist iktidarı güçlendirmeyi amaçlıyordu. Nihai amaç,
sömürü ve baskıyı güvence altına almak ve sürekliliğini sağlamaktı.
“Bilim adamları” gerçeği söylemekten kaçınarak resmi
ideolojiye destek sağlamaya devam ediyorlar. İktidarın politik manevralarına
alet oluyorlar. İlginç olan, bu alet olmanın “gönüllü” oluşudur.
Resmi ideoloji, resmi ideoloji üreticilerini de “resmileştiriyor”.
Mustafa Kemal’i ve ekibinin yaptığı şeyi “doğrulamak”
üzere yola çıkanların yapabilecekleri şeyler de ortadadır. Ahmet
Mumcu, Tarih Açısından Türk Devriminin Temelleri ve Gelişimi adını
taşıyan eserinde şunları yazıyor:
“Ancak devrimi yürüten kadro, özellikle Atatürk
ve İsmet Paşa, tek partinin sakıncalarını biliyorlardı. Onlar, yalnız
devrimleri hızla ve tehlikesizce yürütebilmek için Takrir-i Sükun
Kanunu’na dayanarak, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını kapattırmışlardı.
Parlamento içinde dürüst ve çalışkan bir muhalefetin bulunmasını
rejim için zorunlu görüyorlardı. Gerçekten, bütün devlet hizmetlerinin
CHP kanalıyla yürütülmesi ve onun karşısında, yapılan işlerin eleştirisini
sağlayacak bir siyasal kuruluşun bulunmaması, denetim yöntemini
eksik bırakmıyordu.” 19
“Dürüst ve çalışkan bir muhalefet” arzulanıyor,
dürüst ve çalışkan olmayan istenmiyor. Dürüst ve çalışkan olduğuna
karar verecek olanlar da kendileri…
Öte yandan, hep devrimlerden söz ediliyor. O döneme
ilişkin değerlendirmelerden hiçbiri “devrim” kavramını tartışmaya
yanaşmıyor. Zaten “devrim” kavramı 12 Eylül generaller rejimiyle
lanetlendi. İnkılaba uğradı ve İnkılap oldu. Kemalistlerin her yaptığı
devrim sayılıyor ve iş kolaylaşıyor. Geniş toplum kesimlerini baskı
altına alan bir siyasi rejimin en temel insan haklarını ortadan
kaldırdığı bir ortamda yaptıklarını “devrimler” olarak göstermek,
Türk bilim adamlarının evrensel bilime önemli bir katkısı olsa gerek…
İsmail Beşikçi, kitabının kırkbir bilim adamının
görüşlerinin değerlendirilmesine ayrılan bölümünün sonunda şunları
yazıyor:
“Bu bilgiler olgulardan kopuktur. Bunun için bilimsel
değildir. Bu bilgiler geçmişin bugünkü resmi ideolojiye göre değerlendirilmesidir.
Olgulardan kopukluğu bundan ileri gelmektedir. Türkiye’deki tek
parti düzenine temel olan ve ona hukukilik veren ana metin, temel
yasa Cumhuriyet Halk Fırkasının tüzüğüdür. Bu tüzük tek parti düzenine
temel şeklini verdiği gibi, resmi ideolojinin kitlelere nasıl kabul
ettirileceğini, nasıl yaygınlaştırılacağını göstermesi bakımından
önemlidir. Resmi ideolojiyi biçimlendiren metin ise CHF’nin programıdır.
Bu tüzük bilinmeden, Türkiye’deki tek parti döneminin temel niteliğini
kavramak mümkün değildir. Çünkü bu Türk Anayasası’nın çok üstünde
duran yasadır. Adı “tüzük” olmasına rağmen işlevi ve bağlayıcılığı
ondan çok daha fazladır.” 20
İstendiği kadar “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir”
densin, “halk egemenliği”nden söz edilsin, “seçimler”den bahsedilsin,
Mustafa Kemal döneminde bu kavramlar, diktatörlüğün gerçek yüzünü
gizlemek amacıyla kullanılmıştır. 1924 Anayasası ölü doğmuş bir
metin olarak kaldı. Yerini CHF’nin tüzüğü aldı. Mebus tayinleri
Mustafa Kemal tarafından bizzat yapılıyordu. 1927’de yayınladığı
bir tamimde Mustafa Kemal şunları söylüyor:
“Aziz vatandaşlarım, Cumhuriyet Halk Fırkası namına
bütün memlekette Türkiye Büyük Millet Meclisi azalığı için tespit
ettiğim zevatın umumiyesini ıttılanıza (bilginize) arz ediyorum.
Her vatandaş için yeni devrede beraber çalışmayı münasip gördüğüm
arkadaşlarım heyeti umumiyesinin birlikte görülmesini faideli addettim.
Bunlardan her daire-i intihabiye’ye (seçim bölgesine) tefrik edeceğim
mebus namzetlerini ayrıca imzam tahtında arz edeceğim.” 21
Yukarıdaki alıntıdan Mustafa Kemal’in şahsi iradesinin
ne kadar belirleyici olduğu anlaşılıyor. Mebus tayinini CHF’ye bile
bırakmıyor. Kimlerin mebus olacağına ve kimlerin hangi illerin mebusu
olacağına kendisi karar veriyor… 1 Nisan 1931 tarihli Cumhuriyet
Gazetesi’nde, “… Kaç mebus alınacak? Hakiki vaziyeti hiç kimse tahmin
edemez. Kati vaziyet Gazi hazretleri umumi listeyi ilan edince anlaşılacak”
deniliyordu.
Meclise girecek tüm üyelerin bir tek kişi tarafından
seçildiği koşullarda, serbest seçimlerden ve hakimiyetin millete
ait olduğundan söz etmek mümkün müdür? Herhalde, “Hakimiyet kayıtsız
şartsız Mustafa Kemal’in ve onun yakın çevresinindir” demek, gerçeğe
daha uygun düşüyor. Gerçek olan bir şey varsa, o da artık hakimiyetin
Sultan’a ait olmadığıydı. Böylesi koşullarda mahkemelerin, “bağımsızlığı”
da içi boş bir slogan olmaktan öteye gidemez. Cumhurbaşkanı, CHF
tüzüğüne göre daimi ve değişmez genel başkandır. Meclis üyelerini
de kendisi belirlediğine göre, bu durum, onun hem partiye, hem de
meclise hakim olmasına imkan veriyordu. Parti içinde ve dışında
kendi iradesi dışında hiçbir girişime izin vermiyordu. Hitler, “…
Mustafa Kemal’in ilk talebesi Mussolini, ikinci talebesi benim,”22
derken, Mustafa Kemal’in şahsi rejimine verdiği önemi ifade ediyordu.
CHF’nin 1935’te toplanan Dördüncü Kurultayı’nda,
diktatörlüğü pekiştiren önemli kararlar alındı. Bu kurultayda fırka,
parti olarak değiştirildi. Asıl önemli değişiklik parti tüzüğünde
yapıldı. Bu değişikliklere göre, parti genel sekreteri aynı zamanda
içişleri bakanı oluyordu. İllerdeki valiler parti il başkanlığı
görevine getirildiler. Umumi müfettişler hem parti işlerini, hem
de devlet işlerini denetlemekle görevlendiriliyordu. Batı Avrupa’da
faşist rejimlerin güçlendiği bu dönemde, partinin devletle bütünleştirilmesi,
M. Kemal rejiminin faşist uygulamalardan da etkilendiğinin bir göstergesidir.
Değişikliğin nedenini, CHP Genel Sekreteri ve İçişleri
Bakanı Şükrü Kaya, 28.8.1936’da şöyle açıklıyor.
“Cumhuriyet Halk Partisi’nin memleketin siyasi ve
içtimai hayatında güttüğü yüksek maksadın tahakkukunu kolaylaştırmak
ve partinin inkişafını artırmak ve hızlandırmaktır. Hükümet ve parti
beraberliğini, bütün kudreti hükümete vererek parti teşkilatını
daha az ehemmiyetli görmeye mütemayil bir zihniyet şeklinde telakkiye
mani olmak lazım geldiği gibi, esas meselenin partiyi kuvvetlendirmek
ve partinin gayelerini daha kolaylıkla gerçekleştirmek için hükümetin
tam yardımını temin etmek olduğu tebarüz ettirilmiştir.” 23
Ne ki, tüzükte yapılan değişiklik Memurin Kanunu’nun
9. maddesiyle çelişiyordu. 9. madde, “memurların siyasi cemiyet
ve kulüplere katılmalarını” yasaklıyordu. Mustafa Kemal söz konusu
maddeyle ilgili olarak şunları söylüyor: “Ben bu maddede değiştirilecek
bir şey görmüyorum. Çünkü burada memurların siyasi cemiyetlere girmemesinden
maksat onların, benim partimden başka partiye intisap edememesi
demektir. Bu bakımdan bu madde hatta faydalıdır ve katiyen değiştirilmemelidir.”
24 Görüldüğü gibi, önemli olan yasa değil, yasanın Mustafa Kemal
tarafından yorumlanışıdır.
Bütün bunlar Cumhuriyet’in siyasal “yapısının” biçimlenişinde
CHP’nin önemini ortaya koymaktadır. Bu aşamada bir iki hatırlatma
yapmak yararlı olur. 1921 Anayasası, Birinci Grup’un temel programatik
dokümanı denilebilecek olan Mustafa Kemal’in “Halkçılık Programı”nın
ikinci kısmından başka bir şey değildir. Aynı şekilde, anayasada
yapılan değişiklikler, 1924 Anayasası ve “devrimler” Mustafa Kemal
tarafından sunulan ve zaman farkıyla da olsa CHP’nin siyasal belgelerinde
temel ifadesini bulan görüşlerdir.
Sonuncu olarak, CHP’nin “Altı Oku”nun, 1937’de yapılan
bir değişiklikle Anayasa’nın 2. maddesine “Türk Devleti’nin Temel
Nitelikleri” olarak geçtiği hatırlanmalıdır.
Yukarıdaki açıklamalardan, Bonapartist diktatörlüğün,
parti (CHP) ve devlet aygıtı bütünleşmesi ve baskıcı yöntemler sonucu
ayakta kaldığı anlamı çıkarılmamalıdır. Diktatörlük CHP aracılığıyla
ve bir çeşit “popülizm” yanılsaması yaratarak, toplumsal bir destek
bulma çabası içine de girmişti. Halkevlerinin oluşturulup yaygınlaştırılması
bu çabalara örnektir. Kemalistler, sadece baskıya dayalı bir iktidarın
uzun ömürlü olmayacağının bilincindeydiler. Bunun da yolu değişik
toplum kesimlerinden “yandaşlar” bulmaktır. Ancak bunlar yapılırsa
iktidar “sağlam temellere” dayandırılabilirdi… Nitekim Jön Türk
geleneğinin izlerini taşıyan ve “halk için halka rağmen” yapılan
birçok “inkılap” bu amaca yöneliktir.
Böylece Kemalist bürokrasi, eski düzenin ideolojik-kültürel
dayanaklarını tasfiye ederek kendi iktidarını güçlendirecek yeni
kurumlar ve “yapay bir resmi ideoloji” oluşturmaya zorlanmak durumundaydı.
Batıcılık ve “modernizm” kavramlarına aşırı vurgu yapılmış olmasına
rağmen, cılız burjuvazinin palazlanması (elbette palazlandıranların
da palazlanması) amacıyla yapılanlar, aslında Samir Amin’in yazdığı
gibi, “diktatörlüğün kendisinin modernleşmesiydi.”25 Gerçekten de,
genel bir Batılılaşma yönelimiyle kapitalist Dünyada yer alma çabalarının
ifadesi olan bir sürü “inkılap” yapıldı. Yine de, yüzeysel ve temelsiz
nitelikleriyle, totaliter bir rejim içinde sırıtan “ilerici inkılaplar”,
her şeye rağmen bir dizi toplum kesitini Kemalizm’e uzun vadeli
bir biçimde bağlayabilmiştir. Latin alfabesi, dil devrimi, “modern
hukuk”, laik eğitim vb. gibi düzenlemeler “ilmiye sınıfı”nın yerine
yeni bir “aydın tipi” yaratmayı başarmıştır. Bu “inkılaplar”ın yarattığı
“yeni hizmet alanları” sayesinde, söz konusu kesimler maddi çıkarlar
aracılığıyla Bonapartist rejime bağlanabilmiştir.
Böylece geniş kitleler üzerinde, sınırlı da olsa,
bir “otorite” ve “saygınlığa”; dolayısıyla da ayrıcalıklara sahip
olan bir kesimin yaratılması, bunlar aracılığıyla değişik toplum
kesimlerinden kısmi bir destek sağlanabilmesine olanak vermiştir.
Bugün aydınların büyük bölümünün Kemalizm’e bağlılıkları
ve Kemalizmin gönüllü taşıyıcıları olmaları, ideolojik bir yanılsamadan
çok bu olguyla doğrudan ilgilidir. 1932’de imparatorluk döneminden
beri var olan Türk Ocakları’nın yerini, “Halk Evleri” aldı. Aslında
bunlar gerçek anlamda “halk evleri” değildi. Bu evler aracılığıyla
yapılmak istenen, emekçi halk üzerinde bir denetim sağlamak, bunun
için de halk katlarından Bonapartist rejime yandaşlar yaratmaktı.
Halk Evleri’nin başkanları o illerin valileriydi. Nerede Halk Evi
açılacağına partinin merkez karar organı karar verirdi. Ankara’daki
Halk Evleri Genel Merkezi doğrudan doğruya CHP Genel Sekreterliği’ne
bağlıydı. Doğal olarak, Halk Evleri’nin “yetkili” kurullarını parti
üyeleri oluştururdu. Halk Evleri üyelerinin çoğunluğu merkezi idarenin
memurları, toprak ağaları, yöre ileri gelenleri ve bunların adamlarından
oluşuyordu. Aynı şekilde “köy odaları” da köylülerin kendi öz girişimlerinin
sonucu olarak ortaya çıkmadı. Aslında Köy Enstitüleri de benzer
kaygıların ürünü olarak ortaya çıktı. En azından başlangıçtaki düşünce
öyleydi. Fakat enstitülerdeki eğitim ve sonuçları başlangıçtaki
“beklentilerle çelişen meyveler” vermeye başlayınca kapatıldı… Elbette
işçi sınıfına yönelik, güdüm altına almayı amaçlayan girişimlerde
eksik olmadı.
Böylece Bonapartist rejim altında, baskı, bürokratik
düzenlemeler ve kitle desteği arayışı bir arada yürütülüyordu. Bu
konuda A. Snurov şunları yazıyor:
“Kemalistler halk kitlelerine hoş görünmeye çalışıyor
ve bu amaçla eğitim ve sosyal yardım çabalarına girişiyordu. Bu
kampanya uğruna yalnız İstanbul ilinde yetişkinler için 27 halk
okulu, dul ve yoksul kadınlar için ocaklar, dispanserler açıldı.
Halk Partisi emekçi kitlelerin güvenini sağlamlaştırmak için, halk
bayramlarının sayısını artırdı, beyaz terörü maskelemek için gençliğin
spor örgütlerini destekleyerek geliştirdi. Birtakım burjuva hanımefendileri
tarafından kurulan kadın derneklerine yardım etti. Bir süre önce
başbakanın yayınladığı yeni bir emre göre, Türkiye’nin spor dernekleri
ile hükümet tarafından desteklenen diğer derneklerce tasfiye edilecek
olan kimselere resmi daire, müessese ve devlet fabrikalarına memur
olarak atanmada öncelik tanınacaktır.” 26
Bu süreç içinde CHP en önemli işlevi üstlenmişti.
Asalak sınıflar Mustafa Kemal’in koruyucu kanatları altına gizlenerek,
sınıfsal ve tarihsel çıkarlarını gerçekleştirmenin “en uygun” yolunu
bulmuşlardı. İkinci Emperyalist Savaş sonrasında kanatların altından
başlarını çıkardıkları zaman, resmi ideolojinin üreticisi kimi aydınlar,
durumu kavramaktan aciz oldukları için, ortaya çıkan yeni durumu,
“ Atatürkçülükten sapma” olarak görme eğilimi içine girdiler. Bonapartizmin
tarihsel misyonunu tamamladığını kavrayabilecek yüksekliğe çıkamamışlardı…
Hakim Sınıflar ve Bonapartist Rejim
Türkiye’de hakim sınıfların gelişmesi, Bonapartist
rejimin koruyucu kanatları altında gerçekleşti. Türkiye’deki Bonapartizmin
bir “kuruluş evresi Bonapartizmi” olması, devlete olduğu kadar egemen
sınıflar blokunun evrimine de damgasını vurmuştur. Benzer bir şekilde,
parlamento ve siyasi partilerin işlevleri de rejimin Bonapartist
niteliği ve egemen sınıflar blokuyla devlet aygıtı arasındaki ilişkilerden
büyük ölçüde etkilenmiştir.
İleriki sayfalarda hakim sınıflar blokunun nasıl
bir gelişme seyri izlediği üzerinde duracağız. Daha önce ilk meclisin
bu ittifakın kurumsallaştığı yer olduğuna kısaca değinmiştik. Aslında
Birinci Meclis, mülk sahibi sınıfların çeşitli kesimlerinin ve Osmanlı
bürokrasisinin büyük bir kesiminin temsilcilerini içermekteydi.
Öte yandan, yasama ve yürütme yetkileri de bu mecliste toplanmıştı.
Birinci Meclis’te hakim sınıflar arasında oluşan ittifak, görece
“özgür” bir sınıflar ittifakıydı. Fakat, Mustafa Kemal’in Bonapartist
darbesiyle bu durum değişti. Hakim sınıflar Bonapartist rejime (özellikle
de Terakkiperver Cumhuriyet Fırka deneyiminin başarısızlığından
sonra) boyun eğmek zorunda kaldı. Mustafa Kemal’de meclisi ortadan
kaldırıp bir asker-polis diktatörlüğü oluşturma yoluna gitmedi.
Aksine, kompozisyonu kendisi tarafından belirlenen bir meclis, Bonapartist
rejimin dengeli bir biçimde yerleşmesini kolaylaştırdı.
Mustafa Kemal’in Bonapartist rejimi, devlet aygıtı
içindeki gücüne ve güçlü görünümüne rağmen, hiçbir zaman geniş kitle
desteği sağlayamamıştır. Merkezi devletle dolaysız üreticiler arasındaki
Osmanlı döneminden beri sürüp giden çatışma Cumhuriyet döneminde
de devam etti. Mustafa Kemal ve ekibinin kitle desteği oluşturma
çabaları da, bunların bürokratik niteliğinden ötürü başarılı olamazdı.
Öte yandan, Milli Mücadele’nin “meclis egemenliği” geleneği ile
başlamış olması da, toplumsal dayanaktan yoksun olan bürokrasinin,
meclisi bütünüyle ortadan kaldırmasını engelleyen bir faktör olmuştur.
Bu durumun bir sonucu olarak, Mustafa Kemal’in Bonapartizmi, kendisini
“demokratik” bir görüntüyle gizlemek zorunda kalmıştır.
Zaten hakim sınıfların da böyle bir siyasi rejimi
kabullenmeleri için bir sürü neden vardı. En temel neden, benzer
(yarıbağımlı) ülkelerde olduğu gibi, Türkiye’de mülk sahibi sınıfların
güçsüzlüğüydü. Bu nesnel durum, bir başına Bonapartist ya da yarı
Bonapartist bir rejimi ister istemez gündeme getiriyordu. Elbette
bu eğilimi güçlendiren başka özel nedenler de söz konusuydu.
Birincisi; Osmanlı merkezi devlet yapısının getirdiği
sınırlamalar, vesayet ve emperyalist sömürü yüzünden yerli mülk
sahibi sınıflar bir siyasal liderlik oluşturamayacak kadar cılızdı.
Toprak zenginleri sınıfı da ortak çıkarlar etrafında örgütlü değillerdi.
Söz konusu sınıfların siyasal bir liderlik oluşturmandan önce “kendilerinin
oluşturulması” gerekiyordu. Oysa, Osmanlı devlet geleneğinin sürdürücüsü
“Batıcı bürokrasi” tek örgütlü güçtü. Daha açık söylemek gerekirse,
merkezi Osmanlı bürokrasisi (sivil ve militer) dışında “politik
sınıf rolü” oynayabilecek bir siyasal kadro yoktu.
İkincisi; sermaye birikiminin çok sınırlı olduğu
koşullarda tarihsel olarak karşıt çıkarlara sahip mülk sahibi sınıfların
bir siyasal ittifak platformu oluşturmaları da olanaksızdı. Gerçi
böyle bir ittifak Milli Mücadele sürecinde belirli hedefler etrafında
gerçekleşmişti, ama söz konusu ittifakın sürdürülmesi kolay değildi.
Son derece sınırlı olan toplumsal artığın (sur-produit
social) mülk sahibi sınıflar arasında bir uzlaşma zemininde “özgürce”
paylaşılması imkansızdı. Bir kere, sanayi ve ticaretin en büyük
bölümünü yabancılar kontrol ediyordu. Öte yandan en geri üretim
teknikleriyle üretim yapan tarım kesiminde, toplumsal artık çok
sınırlıydı. Neredeyse tarım kesiminin geniş bir bölümü kendi kendine
yeterlik aşamasında, “doyumluk ekonomi” koşullarında bulunuyordu.
Dolayısıyla, Pazar için üretim sınırlı kalıyordu. Toplumsal artık
bu ölçüde güdük olunca, çıkarları çelişen mülk sahibi sınıfların
bir “uzlaşma zemini”nde artığı paylaşmaları zordur.
Üçüncü olarak; ülkenin karşı karşıya kaldığı temel
sorunların çözümü de, en liberal iktisat politikasının uygulandığı
koşullarda bile, devlet müdahalesini zorunlu kılıyordu. Başka türlü
söylenirse; liberal ekonomik politikalar uygulamanın koşulları mevcut
değildi. Bir kere, Osmanlı imparatorluğu’ndan büyük borçlar devralınmıştı.
Altyapının gerçekleştirilmesi gerekiyordu. Aynı şekilde bir sürü
kamu hizmeti kendini dayatmıştı… Kısaca, sömürü koşullarının yaratılıp
sağlam temellere oturtulması gerekiyordu.
Bir başka neden de; “Kürt sorunu”nun henüz bir çözüme
kavuşturulamamış olmasıdır… Zayıf olmakla birlikte henüz ezilip
tam güdüm altına alınamamış bir işçi sınıfı vardı. Türkiye gibi
az gelişmiş ülkelerde, mülk sahibi sınıflar en güçsüz olduğu zaman
bile işçi sınıfından korkarlar. Biraz da, çok korktukları izlenimi
yaratmak isterler. Elbette bu sebepsiz değildir. “Kendi ideolojisi”nin
kitlelerdeki kalıcılığına olan güvensizliğin sonucudur.
İşte, söz konusu ortamda ve verili koşullarda, mülk
sahibi sınıflar için en güven verici ve uzun dönemde en akla yakın
seçenek, çıkarların korunmasını bir Bonapart’a bırakmaktır. Marx’ın
dediği gibi, “ kesesini kurtarmak için mülk sahibi sınıfların zorunlu
olarak tacını kaybetmesi” gerekiyordu. Mülk sahibi sınıflara varlığını
koruyup güçlenebilmek için Mustafa Kemal’in Bonapartist diktatörlüğünün
vesayeti altına girmek dışında bir alternatif gözükmüyordu. Şüphesiz
nüfusun ezici çoğunluğunu oluşturan köylülüğün savaş, hastalık ve
açlık yıkımlar ve yüzyılların mirası olan “tevekkül”ü, sessizliği
ve edilgenliği de Bonapartist rejime dolaylı bir destek sağlamaktaydı…
Hakim sınıflar bir kere Bonapart’ın vesayeti altına
girmeye razı olunca, faaliyet alanlarının ve karşılıklı ilişkilerin
sınırlanması olasılığını da kabullenmiş olurlar. Mülk sahibi sınıflar,
Bonapartist rejim altında, devlet bürokrasisinin siyasal egemenliğini
kabullenince, sonuçlarına katlanmak, sineye çekmek zorunda kaldılar.
Sadece bürokrasinin bazı irrasyonelliklerine değil, siyasal etkinliklerine
dayanarak, üst düzeydeki bürokratların devleti soyarak zenginleşmelerine
de göz yummak zorunda kaldılar… Bu durum yeni oluşan mülk sahiplerinin
niteliğini de belirlemiştir. İlk büyük zenginler, ekonominin kilit
noktalarını denetleyen büyük bürokratlardı…
“Osmanlı geleneğinden beri paşalarımızı toprak çekiyordu.
Atatürk, hemen zafer ertesi, Silifke’de Bodosaki’nin çiftliğini
mütegalibeye kaptırmamak için, bir gazeteciyi aracıyaparak ihaleyle
satın aldı. Ve her ilde örnek çiftlikler kurmuştur.” 27
Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Geberen Kapitalizm adlı eserinde
şunları yazıyor:
“1929 Türkiye’sinde 25 milli kapitalle sanayi ve
maden şirketi vardı. Bunların idarelerinde 20 kadar mebus alakadardı.
Mevcut Milli 38 bankada 31 tane mebus bulunuyordu. Yani, hemen hemen
her büyük yerli şirketin mecliste bir mebusu var! Her şirkette bulunan
çok eski temyiz azalarını, büyük askeriye ve mülkiye erkanını da
hesaba katmalıdır. Sonra bütün büyük endüstriye 7 banka egemendi
demiştik. Bunlardan üçü devlet bankasıdır; fakat yalnız birinde
(15-20 müesseseyi güden İş Bankası’nda) 13 mebus vardır. İş Bankası’nın
sabık müdürü Celal sıfatı ile Türkiye’nin ekonomi politik müdürü
olmuştur.” 28
Ne var ki; Kıvılcımlı’nın yazdıklarını nüanse etmek
gerekir. Bir kere meclisin niteliği hakkında açıklık olmalıdır.
Meclis, gerçek ve özgür bir seçimle oluşan bir meclis değildi. Bir
“memurin” meclisiydi. Dolayısıyla söz konusu olan, sermayenin meclisteki
temsilcilerinden çok, bürokratların sanayi ve ticaretin kilit noktalarına
çöreklenmesi ve sermayenin denetiminde söz sahibi olmalarıdır. “İlk
aferizm (çıkarcı özel iş) fesadı; Ankara’da iş takibine gelenleri
haraca kesmekle başlamıştır… Bugün Milli Savunma’nın bir eksiltmesine
katılan iki rakip firmadan ikisinin de temsilcilerinin aynı milletvekili
olduğu görülmüştür. İş Bankası’nın bir nevi politikacılar bankası
olarak kurulmuş olması, Cumhuriyet tarihi için pek acıklı bir aferizm
salgınının başlangıcı olmuştur.”29 Ancak yukarıdaki ifadeden tek
yönlü bir ilişki olduğunu varsaymak yanıltıcı olur. Nitekim bir
yandan bürokratlar “burjuvalaşırken”, diğer yandan mülk sahibi sınıflar
da bürokrasiye entegre oluyorlardı. “Sürekli olarak mebusluğa tayin
edilenlerden biri Emin Sazak’tır. Emin Sazak, 1920-1950 arasında,
yani otuz yıl müddetle, devamlı olarak mebusluk yapmıştır. 1920’li
yıllarda derebeyliğine dayanarak mebus seçilmiştir… 1927, 1931,
1935 dönemlerinde bizzat Ebedi Şef, Gazi Mustafa Kemal, 1939, 1943
dönemlerinde de, Milli Şef İsmet İnönü tarafından mebusluğa tayin
edilmiştir.”30 Emin Sazak, Eskişehir yöresinin en büyük toprak ağalarından
biridir. Topraklarının 70 bin dönümü bulduğu ileri sürülürdü. “Emin
Bey’in arazisinin içinde dört tane tren istasyonu vardır. Beylikahır,
Yalınlı, Yunus Emre ve Sazak istasyonları. Ayrıca Sazak, Beylikahır,
Nazlı, Saray, üç Başlı, Ahırüzü, Ahırköy, Yaylaköy, Karaçam, Yunus
Emre, Kızılören gibi 15 köy bu toprakların içinde yer alıyor. Üzerinden
Porsuk çayının aktığı bu verimli topraklarda Emin Sazak 7 tane çiftlik
kuruyor. Her çiftlikte bir saray var. Sazak Köyü’nde ise üç tane
konağı bulunuyor. Ayrıca Samsun’da da mülkü ve arazileri var.”31
Resmi ideoloji üreticisi yazar ve bilim adamları Emin Sazak’ın toprak
ağası olduğu için toprak reformu yasasını engellediğini yazmayı
adet edinmişlerdir. Emin Sazak’ı kanunun çıkması gereken meclise
kimin getirdiğinden hiç söz etmiyorlar. Bu ünlü toprak ağasını otuz
yıl süreyle aralıksız meclise “tayin edenler” kimlerdir? Mustafa
Kemal ve İsmet İnönü’nün toprak reformu için “yanıp tutuştuklarını”,
ama mecliste ağaların buna engel olduğunu yazmak ne demek olur?
Eğer bunu yazarlarsa, o zaman Ebedi Şef ve Milli Şef’in devrimciliğine,
gölge düşürmüş olurlar…
Mebus tayinleri sırasında unutulmayan çok sayıda
toprak ağası vardı. Çukurova’nın en büyük toprak ağalarından Cavit
Oral 1931, 1935, 1939, 1943 dönemlerinde; yine Çukurova’nın başta
gelen toprak ağalarından Damar Arıkoğlu, 1920, 1923, 1927, 1931,
1935, 1939, 1943 dönemlerinde milletvekili olarak TBMM üyesidir.****
Bundan başka, Ali Saip Ursavaş, Cemal Hüsnü Taray, Hilmi Taray,
Hilmi Uran, Kasım Gülek ve Hilmi Uluğ isimleri unutulmayan ağalardır.
Kasım Gülek, Şeref Uran aynı zamanda önde gelen bürokratlardandır.
1931’den sonra Adnan Menderes de sürekli mebusluğa tayin edilenler
arasına girmiştir. Menderes ailesinin Aydın’da 60 bin dönümü aşan
toprakları vardı… Menderes; “kendisini Mustafa Kemal’in keşfettiğini,
mebusluğunu hararetle istediğini,”32 yazar.
Meclise sürekli tayini çıkanlar sadece toprak ağaları
değildir. Sürekli olarak “mebusluğa” tayin edilen şeyhler de var.
1920-50 döneminde Vanlı İbrahim Arvas, tayin listelerinde sürekli
var olan bir şeyhtir. Aynı şekilde Hakkı Ungan, 1923’ten öldüğü
1943 yılına kadar mebus tayin edilmiş bir şeyhtir. Diyarbakır mebusu
Zülfü Tigrel, Siirt mebusu Şeyh Halil Hulki, Mahmut Soydan, Süreyya
Özgeevren sürekli “mebus” tayin edilen şeyhler arasındadır.33 Bunlar
ortadayken, Mustafa Kemal’in, “Efendiler ve Ey Millet, iyi biliniz
ki, Türkiye Cumhuriyeti, şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar
ülkesi olamaz” sözlerini her halde biraz nüanse etmek gerekecektir.
Görüldüğü gibi, sadece bürokratlar burjuvalaşmıyor,
mülk sahibi ağalar ve şeyhler de “bürokratlaşıyor”. İşte bu yüzden
Türkiye’de hakim sınıflar bloku böylesine bir karşılıklı “yatay
geçişler” süreci sonucunda biçimlenmiştir. Bu yüzden, hakim sınıfların
ve fraksiyonlarının her birini “özerk” varlıklar olarak ele alıp,
bağımsız evrimlerini tahlil edip kavramaya çalışmak yanıltıcı sonuçlara
götürebilir. Yeni kurulan bir devlet içinde bu kesimlerin her birinin
yerleşmiş, kökleşmiş (geçmişten miras aldıkları kimi özelliklerin
dışında) bir konumları yoktu. Tersine, toplumsal formasyonun evrimiyle
birlikte, iç içe, karşılıklı ilişkiler ve “yatay geçişler”le evrimleşip
kökleşmişlerdir.
Asker-sivil bürokrasi kesimi, Cumhuriyetin ilk yıllarıyla
birlikte sadece bürokrat olarak varlıklarını sürdürmediler. Üst
seviyelerde (hiyerarşide) onları, ticaret, sanayi, bankacılık, toprak
spekülasyonu vb. gibi alanlardaki “çabaları” sonucu mülk sahibi
sınıf konumuna terfi etmişlerdir. Türkiye’de hakim sınıfların Bonapartist
rejim altında devlet aygıtıyla özel ilişkileri ve “yatay geçişler”
sonucu gelişmesi, siyasal temsilcileri ile ve devlet aygıtıyla ilişkilerinin
niteliğini de belirlemiştir. “Çok Partili” rejime geçişle birlikte,
ortaya çıkan farklı siyasal kadrolar karşısında ise değişik bir
tutum benimseyeceklerdi.
Dipnotlar:
* Bkz. F. Başkaya, Paradigmanın İflası Resmi
İdeolojinin Eleştirisine Giriş, Özgür Üniversite Kitaplığı 32, s.
167-197
** Özel bir devlet biçimi
*** Milletin vekili olabilmeleri için vekaletin millet tarafından
verilmesi gerekir. Kişinin seçtiği adamlara yakışan “milletvekilliği”
değil, memur kavramıdır. Seçim olmayan yerde vekil de olmaz.
**** Demir Arıkoğlu, Mustafa Kemal’e Chevrolet marka bir otomobil
hediye eden kişidir. (Bkz. S. Borak, Bilinmeyen Yönleriyle Atatürk,
s. 115)
1 İsmail Beşikçi, CHF Tüzüğü ve Kürt Sorunu, s. 200.
2 Aktaran: Montaigne, Denemeler, Çev.: Sebahattin Eyüboğlu, Gür
Yay., 1970, s. 26.
3 L. Trotsky, Faşizme Karşı Mücadele, Köz Yay., s. 349.
4 L. Trotsky, a.g.e., s. 345.
5 Sol Yayınları, s. 68-69.
6 In Bolchevisme Contre Stalinisme, s. 117.
7 L. Trotsky, In Bolchevisme Contre Stalinisme, Editions de La Taupe
Rouge, No: 9, s.117.
8 M. Goloğlu, Türkiye Cumhuriyeti, s. 97.
9 Soyadını ilk defa nerede kullandı: 8 Kasım 1934’te Sümerbank tarafından
açılan bir serginin hatıra defterine yazdığı yazıda kullanmıştır.
19 gün sonra da Soyadı yasası çıkmıştır. Bkz. S. Borak, Bilinmeyen
Yönleriyle Atatürk, s. 116.
10 Metin Heper, Bürokratik Yönetim Geleneği, ODTÜ Yay., Ankara 1974,
s. 104.
11 Ç. Keyder, a.g.e., s. 65.
12 Ali Fuat Başgil, “Dördüncü Kurultay Münasebetiyle” T. Parla,
s. 121.
13 F. R. Atay, Çankaya, s. 345.
14 E. J. Zürcher, Milli Mücadelede İttahatçılık, a.g.e., s. 281.
15 S. Ağaoğlu, DP.’nin Doğuşu ve Yükseliş Sebepleri, s. 19-20.
16 S. Ağaoğlu, a.g.e., s. 21-22.
17 Bernard Lewis, The Emergence Of Modern Turkey, s. 282-283.
18 Bahri Savcı, Demokrasimiz Üzerine Düşünceler, SBF. Ankara, 1963,
s. 32-33.
19 Ahmet Mumcu, Tarih Açısından Türk Devriminin Temelleri.
20 İ. Beşikçi, CHF Tüzüğü ve Kürt Sorunu, Komal Yay., 1978, s. 74.
21 Hakimiyet-i Milliye, 31 Ağustos 1927, Atatürk’ün Tamim Telgraf
ve Beyannameleri, cilt IV, s. 534.
22 Falih Rıfkı Atay, Çankaya, 1881 -1938 Atatürk’ün Doğumundan Ölümüne
Kadar, İst, s. 319.
23 CHP Genel Sekreterliğinin Parti Örgütüne Genelgesi, cilt 1, s.
9. Altını biz çizdik
24 Hilmi Ural, Hatıralarım, Ayyıldız Matbaası, Ankara, 1959, s.
297-298.
25 Samir Amin, “Democracy and National Strategy in Periphery”; Third
World Quarterly, (4e) October, s. 1151.
26 A. Snurov, Türkiye’de Sanayi Proletaryası, Yar Yayınları, s.
19-20.
27 H. Kıvılcımlı, Türkiye’de Kapitalizmin Gelişmesi, Tarih ve Devrim
Yayınları, ıı. Baskı, İstanbul, 1974, s. 190.
28 H. Kıvılcımlı, Geberen Kapitalizm, s. 71-72.
29 F. R. Atay, Çankaya, s. 426.
30 İ. Beşikçi, CHF Tüzüğü, a.g.e., s. 278-279.
31 İ. Beşikçi, CHF Tüzüğü, a.g.e., s. 278-279.
32 Ş. S. Aydemir, İkinci Adam Ve Menderes’in Dramı, 1969, s. 93-97.
33 Bkz. İ. Beşikçi, a.g.e.
|