KAPİTALİZM İLE SUÇ ORTAĞI OLMAYANLAR, KAPİTALİZMİ YIKIP, ÖZGÜRLÜKÇÜ VE EŞİTLİKÇİ BİR DÜNYA KURMAK İÇİN, DEVRİMCİ BİR DÜNYA PARTİSİNİN POLİTİK ÖNDERLİĞİNDE BİRLEŞEREK SAVAŞIN!

 
 

”Ne Mutlu Türküm Diyene!”
Diyen Emekçilere Açık Mektup!

Bu yazıyı okurken şöyle bir arkanıza yaslanın ve kendinizi bir an olsun Yunanistan Gümülcine’de yaşayan bir Türk olarak düşünün.
Gümülcine’de yaşıyorsunuz ve bir pazar sabahı uyanıp, en yakın gazete bayiine gidip bir Türk gazetesi alarak güne başlamak istiyorsunuz. Daha gazete bayiinden Türk gazetesini istemenizle tutuklanmanız bir oluyor. Götürüldüğünüz karakolda size bir genelge tebliğ ediliyor. Başlıyorsunuz genelgeyi okumaya: “Bundan böyle Türk gazeteleri yasaklanmış, Türkçe yayın yapan televizyonların yayınları durdurulmuş, yeni doğan Türk çocuklarına Yunan ismi verilmesi bir zorunluluk haline getirilmiştir.
Bunlara ilaveten, Türkçe isim taşıyan bakkal, lokanta, turizm bürosu, kahvehane ve spor kulüpleri isimlerini derhal değiştirerek Makarios Lokantası, Katherina Turizm, Karamanlis Bakkalı gibi isimleri alacaklardır. Okullarda, Türk çocukları her sabah ayazda, derse girmeden önce “NE MUTLU YUNANIM DİYENE!“ diye, körpe gırtlakları çatlayana dek bağıracaklar. Yunanistan’ın Osmanlı egemenliğinden kurtuluş gününde her Türk, evinin penceresine Yunan bayrağı asacak, asmayanlar vatana ihanetten mahkemeye sevk edilecektir.“
Evet, şimdi yukarıdaki tablonun bir an gerçek olduğunu düşünün ve söyleyin; böylesi bir tablo karşısında ne yapardınız?
Eğer cevabınız; “bütün bunları kabul ederdik” ise, size söyleyecek sözümüz yoktur. Yok, eğer cevabınız, “böylesi bir tablo karşısında direnme hakkımızı kullanarak, var olma savaşı verirdik” ise, o zaman size söyleyecek birkaç sözümüz olacak.

Evvel Zamana ve Yakın Zamana Dair
Birkaç Hatırlatma

Emekçi Tükler, sizin gururla övündüğünüz atalarınız, yaklaşık olarak bin yıl önce kuraklık, kıtlık, hastalık ve Moğol orduları karşısında almış oldukları yenilgiler sonucu, yurt tuttukları Orta Asya’dan, Kürt, Ermeni, Süryani ve daha birçok halkın binlerce yıldır yaşadıkları yurtlara sığınmış; bu toprakların insanları tarafından büyük bir hoşgörü ve misafirperverlikle karşılanmışlardı. Tarihleri boyunca hiç bir uygarlık yaratamamış, yaşamlarını talana ve çapulculuğa dayandırarak sürdürmüş Türk boyları, göç ettikleri bu yeni topraklarda da aynı biçimde var olmayı yeğlemişlerdir. Ve nihayetinde, yaptıkları onlarca kanlı savaş sonrası bölge halklarını katlederek, göç ettirerek, sindirerek ve baskı altına alarak bu topraklar üzerinde kendi hükümdarlıklarını kurmayı başarabilmişlerdir. Bu topraklarda binlerce yıldır yaşayan insanları ise, kendi topraklarında birer yabancı olarak yaşamaya, aşağılanmaya, yok edilmeye, yok sayılmaya mahkûm etmişlerdir. Bütün bu olanlar karşısında direnme haklarını kullanan bölge halkları, “vatana ihanet” gibi suçlamalarla büyük baskı ve katliamlara maruz kalmışlardır.
İşte Kürtler bu halklardan biridir. Ama buna rağmen Kürtler, bugün kendi yurtlarında, üstelikte işgalcisi olanlarla eşit koşullarda yaşayabilmek için mücadele ediyorlar. Ve bu uğurda mücadele ettikleri için “hileci” ve “hunhar“ olmakla suçlanıyorlar.
Tıpkı 1930 Ağrı Kürt isyanı sonrası, dönemin yarı-resmi gazetesi cumhuriyet’te gazeteci Yusuf Mazhar’ın dile getirdiği gibi:

''Bunların (Kürtler) alelade hayvanlar gibi basit sevk-i tabiilerle işleyen his ve dimağlarının tezahürleri, ne kadar kaba hatta aptalca düşündüklerini gösteriyor. Çiğ eti biraz bulgurla karıştırıp öylece yiyen bu adamların Afrika vahşilerinden ve yamyamlardan hiç farkı yoktur. …Bunlar tarihin şahadeti ile sabittir ki Amerikanın kırmızı derililerinden fazla kabiliyetleri oldukları halde ziyadesiyle hunhar ve gaddardırlar. Dessas (Hileci) ve bedii (estetik) hislerden, medeni temayüllerden mahrumdurlar. Bunlar asırlardan beri ırkımızın başına bela kesilmişlerdir.'' (13 Temmuz 1930 / Cumhuriyet Gazetesi, Y. Mazhar)

Eğer bir insanın ya da bir topluluğun kendisini savunması, kendi kaderini kendisinin belirlemek istemesi “vatana ihanet” ise, Kürtler “vatana ihanet” etmeye devam etmelidirler.
Bir an için şöyle düşünün: Bir insanı, evi olmadığı için evinize alıyor, onunla evinizi, aşınızı paylaşıyorsunuz. Aradan birkaç gün geçtikten sonra misafir kendisini evin sahibi ilan ediyor ve evde ki kuralları belirlemeye başlıyor. Siz bu duruma itiraz ettiğiniz de ise, bu kez de misafir tarafından nankör ve bölücü olmakla suçlanıyorsunuz.
Ve şimdi cevap verin; sahi böylesi bir durum karşısında siz ne yapardınız? Öyle sanıyoruz ki, böylesi bir durum karşısında hiç tereddüt etmeden direnme hakkınızı kullanırdınız. Eğer böyle düşünüyorsanız bu durumda Kürtleri anlıyor olmanız gerekir, çünkü Kürtler, sizin böylesi bir durum karşısında yapacağınızı yapıyorlar...
Bugün Kürtler, dün Bosna’da, Bulgaristan’da yaşayan Türklerin yaptığını yapıyorlar. Yani üzerlerindeki ırkçı, asimilasyoncu politikaya karşı çıkıyorlar. Kendi “değerlerini“ yaşatmak, kendi ”değerleriyle“ yaşamak istiyorlar ve bunun için mücadele ediyorlar.
Avrupa’daki göçmen Türkleri düşünün bir an; göçmen olarak gitmek zorunda kaldıkları Avrupa’da kendi “değerlerini” yaşatabilmek ve kendilerini ifade edebilmek için dernekler kuruyor, örgütleniyorlar. Gazete, dergi çıkarıyor, televizyon, radyo gibi yayın araçlarını kullanıyorlar. Çocukları için okullarda Türkçe eğitim istiyorlar. Tabii ki bu insanlar Avrupa’da iş yaşamına katılmakla yetinemezler. Siyasal, kültürel ve sosyal yaşama da müdahale edecek, bu hususlarda söz sahibi olmak isteyecekler. Ve tabii ki onların kendi kimlikleriyle yaşamalarına karşı çıkıp, onları eritmeye, dolayısıyla yok saymaya kalkışanlara karşı varlık haklarını koruyacak, direnecekler. Belki o zaman onlara da “terörist” ya da “bölücü” denecek ve Mölln’de, Solingen’de, Lübeck’te olduğu gibi bir kez daha yakılacaklar. Ama bu insanlar varlık haklarını korumak için direnmeye, daha eşit, daha insancıl bir yaşam için mücadele etmeye devam edeceklerdir.
Ayrıcalıklı olanların ayrıcalıklarına karşı çıkmaktan, eşit koşullarda yaşamak istemekten daha doğal bir şey olamaz ve bu uğurda kavga verenlerin mücadeleleri başkalarını baskı altına almadığı ve mağdur etmediği müddetçe selamlanmalıdır.
Evet, baskıya ve asimilasyona karşı direndikleri için lanetlenenler selamlanmalıdırlar. Lanetlenmesi gerekenler; zulme karşı direnenler değil, Kıbrıs’dakini, Bosna´dakini kahraman, benzer haksızlıklar için, üstelikte kendi topraklarını işgal etmiş, kendisine zulüm yapmış insanlarla kardeşçe yaşamak isteyen Kürtleri ‘vatan haini’, terörist ilan edenlerdir.
Lanetlenmesi gereken; vapur kaçıran Çeçenleri kahraman gibi karşılayıp, 29 Ekim 1998´de Adana-Ankara seferini yapan uçağı kaçırarak insanların kör, sağır ve dilsiz ‘üç maymun’u oynamalarına bir son vermek, karanlığa ışık tutabilmek için yaşamını feda eden bir insan güzelini “cani” olarak gösteren güçlerdir. Kaldı ki bu insan, sizlere sunulduğu gibi “cani” biri olsaydı, elindeki bombayı on kez patlatırdı. Ama o, öldürüleceğini bildiği halde öldürmedi. O, elindeki bomba ile değil, bakışlarıyla öldürdü ‘üç maymun’u oynayanları ve ezilen insanlık, bu güzel insanın, yani kaybetmiş olduğu kendi insanlığının katlini televizyon başında zevkle izledi. Tıpkı dünyanın egemenlerinin Irak halkının üzerine bomba yağdırmasını seyrettikleri gibi. Unutmayın ki bir gün siz de bir uçak kaçırmak zorunda kalabilirsiniz ve bir gün sizin de başınıza bombalar yağabilir. İşte o zaman sizinle kader birliği yapacak ve sizinle aynı kaderi paylaşacak olan; kendi çocuklarını askere göndermemek için köşe bucak kaçırırken, yoksul çocuklarını davul-zurna eşliğinde, “vatan borcu“ diye askere (ölüme) gönderen, Kürtlere karşı yürütülen savaş üzerinden kasalarını iyice dolduran ve herhangi bir tehlike anında özel uçaklarıyla asıl vatanları olan Amerika’ya, Batı Avrupa’ya kaçarak, oralarda ki bankalarda bulunan şişkin hesaplarıyla yaşamalarını sürdürecek olan Çiller ailesi, Sabancılar, Koçlar, Demirel ailesi, Mehmet Ağar, Tayyip Erdoğan ve diğerleri değil, Kürtler ve diğer ezilenler olacaktır.
Bugün sizin üzerinize deli gömleğini giydirip, komşunuzu ve gelecekte kader birliği yapacağınız insanları, yani geleceğinizi linç ettirmek isteyenler, yarın da sizi linç ettirmekte ve “vatan haini“ ilan etmekte bir an bile tereddüt etmeyeceklerdir.
Unutmayın ki yakın geçmişte, 15–16 Haziran 1970´de ki işçi direnişinde, Tariş işçi direnişinde, Zonguldak madenci direnişinde “Vatanı Kurtarmak” adına sizin üzerinize polisi ve askeri gönderen güçler ile bugün “Vatanı Kurtarmak” adına size Kürtleri katlettirmek isteyen güçler aynı güçlerdir.
Keza batılı emperyalist efendilerin Türkiye için hazırlamış oldukları ve “24 Ocak Kararları” diye anılan yeni talan planını hayata geçirebilmek için 12 Eylül 1980’de, “günde otuz insan ölüyor“ bahanesiyle darbe yaparak yüz binlerce insanı işkence tezgâhlarından geçiren, on binlerce insanı zindanlara tıkan, binlerce insanı katleden ya da sakat bırakanlar da aynı güçlerdi. Ve darbecilerin gerekçesi bildik bir gerekçeydi: “Vatanı kurtardık!”
Onun için midir ki darbecilerin ilk icraatı grevleri ve işçi örgütlerini yasaklamak olmuştur?
Hayır, mesele “Vatan” falan değildi, asıl mesele sömürü düzenlerinin bir gereği olan “24 Ocak Kararları”nı hayata geçirebilmekti ve bu kararlar, grevler ve işçi örgütleri yasaklanmaksızın hayata geçirilemezdi.
Bundan dolayıdır ki öncelikle bir askeri darbenin koşulların hazırlanması gerekiyordu. Öyle de oldu. Uluslararası sermaye ve onun yerli işbirlikçileri (Sabancı, Koç, Alarko, Eczacıbaşı gibi holdinglerin yanı sıra Ordu, Emniyet, MHP, patronların temsilcisi politikacılar ve diğer çıkar çevreleri) hep birlikte askeri bir darbenin koşullarını hazırlamaya giriştiler. CIA ve CIA güdümlü Türk Kontrgerillası, MİT, Emniyet Teşkilatı ve “vatan kurtaran” Mehmet Ağar, Abdullah Çatlı, Haluk Kırcı, İbrahim Çiftçi gibi katiller; hep birlikte ülkede tam bir terör havası yarattılar. Bu teröre, yani batılı zengin güçlerin ve Türkiye’de ki yerli işbirlikçilerinin ezilenlere karşı planlarına ilk tepkiyi gösteren devrimci güçler oldu. Bu karşı koyuşa zenginlerin resmi ve sivil kolluk kuvvetleri aracılığıyla cevabı ise, Maraş´ta, Çorum´da toplu katliamlar örgütlemek ve sokaklarda, işkencehanelerde, dağlarda binlerce devrimciyi katletmek oldu.
Ordunun kol-kanat gerdiği çeteler cinayetler işledi, ardından, ordu parça parça sıkıyönetim ilan etti ve 12 Eylül 1980 sabahı askeri darbe yapıldı.
Bu oyun, Almanya’da Göçmenler üzerinde oynanan oyunun aynısıdır. Eğer hafızamızı da elimizden almadılarsa hatırlamaya çalışalım: sene 1992, Mölln’de bir Türk ailesinin evi yakıldı: Üç ölü... Sene 1993, Solingen’de yine bir Türk ailesinin evi yakıldı: Beş ölü. Her iki olayda da Alman devletinin açıklaması şöyleydi: “Almanya´ya çok göçmen geliyor, dolayısıyla da Alman gençleri bu durumdan kaynaklanan rahatsızlıklarını bu şekilde dışa vuruyorlar. Bu tür ‘üzücü’ olayların olmasını istemiyorsak, yabancıların ülkemize gelmesini yeni kanunlar çıkararak önlememiz gerekiyor. Ama gerekli yasaları çıkaramıyoruz, çıkaramıyoruz çünkü muhalefet karşı çıkıyor.” Bu açıklamadan anlaşılmasını istedikleri şuydu: Aşağıdan öyle bir tazyik oluşmalı ki, gerek parlamento içi gerek parlamento dışı muhalefet gerekse de göçmen örgütleri çıkarılması düşünülen yeni yasalara karşı direnç gösteremesin. Ne garip değil mi, göçmenlere karşı yasa çıkarılması için göçmenleri yakıyorlar; göçmenlerin yakılmaması için ise göçmenlerin bu ülkeye girmelerini yasaklamak istiyorlar ve bunun için de Almanya’daki göçmenlerden destek istiyorlar.
Bütün bunlar olurken asıl şaşırtıcı olan ise; göçmenlerin, kendilerine karşı çıkartılan yasayı “artık yakılmaktan kurtulacağız“ gibi bir saflıkla alkışlamış olmasıdır. Bu da insana ister-istemez Türkiye´de, “insanlar ölüyor“ gerekçesiyle, kendilerine karşı yapılan 12 Eylül darbesini alkışlayan insanları hatırlatıyor. Görüldüğü gibi bütün kapılar aynı yerlere çıkıyor ve bütün kapıların ardında aynı güçler var.
Dikkat edecek olursak bütün olayların birbiriyle bağlantısını kurmak zor değil ve bu bağlantıları kurmaya çalışırken insanın aklına bir yığın soru geliyor. Mesela, 11 Eylül 1980 tarihinde, ülkenin üçte ikisi sıkıyönetim ile yönetilirken, yani ordu fiilen iktidarda iken, “ülke bölünmenin“ eşiğinde iken, nasıl oldu da 12 Eylül sabahı “ülke bölünmekten kurtarıldı“?
11 Eylül´de ki ile 12 Eylül´de ki aynı Ordu değil miydi ki, bir gün önce “başarılamayan“ bir gün sonra “başarıldı“? Mademki darbe “terör var, ülke bölünüyor“ diye yapılmıştı, neden yapılan ilk iş, grevleri yasaklamak ve işçi ücretlerini dondurmak oldu? Sahi, terörü önlemekle, grevleri yasaklayıp işçi ücretlerini dondurmak arasında nasıl bir bağlantı olabilir ki? Yoksa çalışma koşullarının düzeltilmesi ve işçi ücretlerinin artırılması için mücadele eden grevci işçiler miydi “terörist” olan? Tabii ki değildi. Nasıl ki 1993 yılında Almanya’da çıkarılan göçmen karşıtı yasa, göçmenleri yakılmaktan kurtarmak için çıkarılmadı ise, 1980 12 Eylül askeri darbesi de “vatandaşın can güvenliğini korumak ve ülkeyi bölünmekten kurtarmak” için yapılmadı. Dolayısıyla da bu tür açıklamalar tam anlamıyla bir komedidir.
Trajik olan ise ezilenlerin, “asın bunları paşam, asın“ diye bağırarak darbecilerin katliamlarına ve yakılmaktan kurtuluruz umuduyla “daha fazla göçmen gelmesin“ diye bağırarak, yoksullaştırılmış dünyanın ezilenlerinin, bizzat bunun nedeni olan Batı’ya göçünün engellenmesinde Batılılara omuz vermiş olmasıdır. Hâlbuki asılan da, sınır kapılarından kovulan da ezilen insanlığın kendisiydi.
Ezilenler, yani sizler, “Günde otuz insan ölüyor“ diye, “vatan elden gidiyor“ diye sizi bu cinayete ortak edenlere inandınız. Hâlbuki “her gün otuz insan ölüyor” gerekçesiyle darbe yapılan bu ülkede, darbeci devletin insan yaşamına değer vermemesinden dolayı her gün otuz insan yalnızca trafik kazasında ölüyor ve yine her gün bu ülke de yüzlerce insan, parası olmadığı için basit hastalıklardan dolayı hastane kapılarında ölüyor.
“Ülke elden gidiyordu” efsanesine gelince; ülkenin en güzel yerlerini Arap şeyhlerine, Batılı zenginlere, yani yüzleri kendi yüzlerine benzeyenlere satanların, emperyalistlere ülkenin zenginliklerini pazarlayanların, ülkeyi borçlar karşılığında ipotek ettirenlerin, vurgunlardan ve talanlardan elde ettikleriyle Amerika´da çiftlik, İsviçre bankalarında şişkin gizli hesapları olanların kimler olduğunu aklı başında olan ve yüzü bu çirkin yüzlü çetecilerin yüzüne benzemeyen herkes görebilir.

Peki, Bütün Bunlar Bir Geçmiş Zaman mı Olmuştur?

Bu sorunun cevabı tabii ki ‘hayır’dır. Ezilenler egemenlerin yalanlarına ortak olmaya devam edip, Almanya’da yakılan Türk iken, Kürdistan’da Kürtleri linç eden, Almanya’da yakılan Yahudi iken, Filistin’de Filistinlileri yakan olmaya soyundukları müddetçe; ezilenlerin kaderi hiç değişmeyecektir ve bu zamana dek yaşananlar da hiçbir vakit bir geçmiş zaman olmayacaktır. Bu zamana kadar yaşananlar, her seferinde başka yerde ve başka bir adla yeniden yaşanacaktır. Egemen güçler oldukça onlar, tarihi kendi ihtiyaçlarına göre yazmaya ve tarihi ihtiyaçlarına uygun olarak yapmaya, ezilenleri ise bu sürecin piyonları olarak kullanmaya devam edeceklerdir.
Daha yakın zamanda Mersin’de vuku bulan “Bayrak olayı”nın akabinde Trabzon’da TAYAD’lı aktivistlere yönelik linç girişiminde bir kez daha gördük ki hiçbir şey değişmemiştir; imam da cemaat de aynıdır.
Senaryo aynıydı, karakterler aynıydı, değişen yalnızca karakterleri canlandıran yüzler ve fiilin gerçekleştirildiği mekân idi. Mekân bu kez Maraş, Çorum, Sivas değil; Trabzon’du.
Peki, ne olmuştu da Trabzon’da başlayan linç girişimi bir anda birçok kente yayılmış, memleket birden bire insanların linç edildiği bir alana dönüşmüştü? Daha birkaç yıl öncesine kadar, yani savaşın ağırlıklı olarak silahla yapıldığı zamanlarda her gün onlarca ölü ve yaralı geldiği halde bu boyutta linç provaları olmamış, özel savaşın ideologları “Milli Duyarlılık” naraları atarak, kitleleri soğukkanlı olmaya davet etmiş, kitlelerin sokağa çıkmasını engellemişlerdi. Alparslan Türkeş, “Devlet politikasına bağlı kalıp, kendi kitlesini zapt ettiği için “büyük devlet adamı” olarak selamlanmıştı. O günlerde “Milli Duyarlılık” sokağa çıkmamak iken, bugün birden bire “Milli Duyarlılık”, sokağa çıkmak oldu. Peki neden? Ne oldu da birden bire topyekûn bir saldırı başlatıldı? Cevap, bildik bir cevap: “birileri düğmeye bastı!” Hep aynı bildik cevap. Kim peki bu birileri? Herkes birilerinden bahsediyor ama kimse bu birilerinin kimler olduğunu bir türlü açıklamıyor. Kim sahi bu birileri? ABD? Eğer ABD ise, neden başka zamanlarda bu güç “Dost ve müttefik” olarak mütalaa ediliyor? AB? Eğer AB ise, neden bu oluşumun bir parçası olabilmek için bu kadar çaba sarf ediliyor? “Derin Devlet?” Neyin nesidir bu “Derin Devlet” denen şey ki, durup durup karşımıza çıkıyor. Eğer “Derin Devlet”ten kastedilen asıl devlet ise -ki öyledir- bu durumda suçlanacak bir şey yok demektir; Devlet, devletliğini yapıyor hepsi bu. Egemenlerin devleti zaten bunun dışında bir şey değildir ve yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın her yanında egemen olan sınıfların devletleri aynı maksadı güderler ve aynı özelliklere sahiptirler.
Yok, eğer “Derin Devlet” diye adlandırılan güç, devletin dışında ama devletin içine sızmış bir güç ise; bu durumda neden tasfiye edilemiyor ki? Yoksa devletin gücü buna yetmiyor mu? Eğer öyleyse, bu durumda zaten devlet olan güç, devlet olma gücünü yitirmiş, tasfiye edilmiş demektir. Bu durumda da ortalarda dolaşan ve adına “Derin Devlet” denilen güce “Derin Devlet” demek yerine, ‘Yeni Devlet Gücü’ demek gerekir.
Ama “Derin Devlet” ya da “Çeteler” diye adlandırılan ekiplerin ifadelerinden okuyoruz ki, hepsi devlet adına çalışmışlar ve ne yapmışlarsa “bu vatan için” yapmışlar. Bundan dolayıdır ki hiç birine dokunulamadı ve bu şahıslar mahkemelerde ya da oluşturulan meclis soruşturma komisyonlarında “devlet sırrıdır” diyerek konuşmayı reddettiler. Dahası bu şahıslar gittikleri her yerde kahramanlar gibi karşılanıp, omuzlarda taşındılar. Demek ki asıl devlet, “Derin Devlet” diye adlandırılanmış; devletin “görünmeyen” kökleriymiş.
Daha önceleri onlarca kez izlediğimiz oyun bir kez daha sahneye konulmuştur. Oyun, bildik Oyun; iyi adam, kötü adam ve mutlak adaletin temsilcisi olarak oyunun sonunda sahneye çıkan Devlet.
Bu kez ise oyunda iyi adam Türkler, kötü adam Kürtlerdir; Yönetmen: Her vakit olduğu gibi yine Devlet.

Son Söz ya da İlk Söz Yerine

Kendini “Türk Kimliği” üzerinden ifade eden emekçiler!
Bu oyun daha önceleri defalarca, başka adlarda ve başka yüzler aracılığıyla sahnelendi. Sizler bu oyunu defalarca izlediniz ama hep aynı şeyleri anladınız. Çünkü oyunu ezilenlerin değil, egemenlerin gözleriyle seyrettiniz. Yani size gösterilmek isteneni gördünüz.
Şurası kesin bir gerçektir ki, eğer ABD ile Irak ve Irak Kürtleri üzerinden yaşanan krizi, ABD icazetiyle iktidar olan AKP ile Cumhuriyetten beri asıl devlet gücünü elinde bulunduran “Devlet Partisi” (Askeri ve sivil bürokrasi) arasındaki iktidar savaşını, Türkiye’nin en önemli ekonomik güçlerinden olan Ordu(TSK), MÜSİAD ve TÜSİAD arasındaki çatışmayı ve artık ertelenmesi mümkün olmayan Kürt meselesini anlamadan, bu oyunu izleyecek olursanız, bu kez de sonuç aynı olacaktır. Siz yine size gösterilmek isteneni görmüş olacaksınız.
Unutmayın ki, dün olduğu gibi bugün de egemen güçler bir paylaşım ve iç çatışma içerisindedirler ve bu çatışmayı, yani iktidar ve paylaşım savaşını dün olduğu gibi bugün de ezilenler üzerinden yürütmektedirler. Yoksa öyle denildiği gibi, Trabzon’da start alan olayların nedeni ne bayrak, ne millet, ne de “milli gurur”dur. Asıl neden; dün olduğu gibi bugün de, gerek “ulusal” gerekse de uluslararası egemen güçlerin çıkar hesapları ve savaşlarıdır.
Egemen güçler, bu karmaşık ve çatışmalı sürecin asıl nedenlerini ve içinde bulundukları açmazları ezilenlerin nazarından kaçırabilmek ve onların öfkelerini asıl yöneltmeleri gereken hedeften uzaklaştırmak için, her zaman aynı oyunu sahneye koydular. Oyunun adı hep aynıydı: “Ezan susmaz, bayrak inmez, vatan bölünmez!” Egemenler, dün olduğu gibi bugün de aynı oyunu sahneye koymuşturlar. Ne yazık ki bu oyun daha önce defalarca gösterilmiş olmasına rağmen, bu kez de başarılı olma yolunda. Önemli bir çoğunluk daha şimdiden “Milli Gurur” safsatasının militanlığına soyundu bile. Eğer bu çoğunluk, “Ekonomisi IMF tarafından yönetilen, yasaları AB’nin ve ABD’nin direktifleri doğrultusunda yapılan, insanları çöplüklerden yiyecek toplayan, hastanelerde rehin kalan bir ülkede “Milli Gurur” mu olurmuş?” diye sormazsa, oyun bu kez de başarılı olacaktır.
Ama henüz oyun devam ediyor ve henüz hiçbir şey için geç değil.
Yeter ki sizler, bu kez olsun yalanın militanı olmayı reddedin.
Bu kez olsun öfkenizi Kürtlere, yani kendi geleceğinize değil de, size Kürtleri, yani kendi geleceğinizi linç ettirmeye çalışanlara yöneltin.
Unutmayın ki, bunu yapmadığınız takdirde ne kendinizi kurtarabilirsiniz ne de suç ortağı olmaktan kurtulabilirsiniz.