Cumartesi, 25 Ekim 2014

Yukarı Çık

''Türk Irkı'' Yoktur


Bu tartışmayı doğru bir zeminde yapabilmek için, evvela ırk olgusunun ne olup, ne olmadığına bir açıklık getirmek gerekmektedir. Aksi taktirde ırk diye bir olgunun olup olmadığını, ırkın ne olup, ne olmadığını anlamak mümkün olmayacağı gibi; ırk ile millet olgusunu da birbirinden ayrıştırabilmek mümkün olmaz.

Irk nedir, ne değildir?

Irk, antropolojik olmadığı gibi, sosyolojik bir olgu da değildir. Ve insan neslinin gündemine hem bir olgu, hem de bir kavram olarak 300 sene önce girmiştir.
Daha eski tarihlerde, örneğin eski Roma'da da "aşağı" olarak görülen ya da "barbar" olarak tanımlanan ve aşağılanan halklar olmuştur ama bu, biyolojik değil, tamamen sınıfsal ve sosyolojik nedenlere dayandırılıyordu.

Irklara ilişkin ilk sınıflandırmalardan birini, Alman anatomi ve fizyoloji bilgini Johann Friedrich Blumenbach (1752-1840) yaptı. Ve kafatası ölçümlerine dayanarak insan türünü beş gruba ayırdı: Kafkasyalı(beyaz ırk), Moğol, Etiyopyalı, Amerika Yerlisi ve Malayalı. Aynı tarihlerde, İsveçli biyolog Carolus Linnaeus (1707-78) ise, deri rengine göre ayırt ettiği dört değişik ırk tanımlaması yaptı. Neredeyse 300 yıl boyunca bu zeminde dünya kadar "bilimsel" tez ortaya konuldu. Bununla da kalınmadı, bu zemin üzerinden kıtalar yağmalandı, jenosidler yapıldı, uygarlıklar yıkılıp, uygarlıklar kuruldu.

Irk üzerinden yürütülen bir süreç tüketilip, başka kavramlar ve olgular üzerinden yeni bir süreç örgütlendiğinde ise, bu sefer de, ırk üzerine daha önce yapılan "bilimsel" araştırmaların ve ileri sürülen görüşlerin "bilimsel ve kesin olmadığının anlaşıldığı" ilan edildi.

Son yıllarda ise, insanın atası olarak kabul edilen tek bir maymun türü yerine, dört ayrı maymun türü (Siyah, Beyaz, Sarı, Kızıl) olduğu iddia edilmeye başlandı ve bu dört maymun türünün temsili resimleri yayınlanmaya başlandı.

Buradaki maksat, mevcut eşitsizliğe "doğal" bir gerekçe yaratmaktır. Yani şu mesajı vermektir: "İnsanlar isteseler de eşit olamazlar, zira doğaları buna uygun değildir."

Üç yüz yıl boyunca ve her seferinde yeni tezlere dayandırılan ırk olgusunu hiçbir bilimle açıklayabilmek tabii ki mümkün değildir. Zira hiçbir topluluğun kök izini sürebilmek mümkün değildir. Eğer ille de bir kök izi sürülecek olur ise de, hangi topluluğun izi sürülecek olursa olsun, varılacak kök aynı olacaktır. Ve bu kökün anayurdu Afrika'dır.
Bu da demektir ki, ırkçılığın ve üstün ırk teorisinin biyolojik bir dayanağı yoktur.

Irk ve üstün ırk teorisi tamamen ideolojiktir.

"Türk Irkı" Diye Bir Irk Var mıdır?

Değişik etnik gruplardan gelen, TC vatandaşı olan, Türkçe konuşan ve "Türk Milleti" olarak tanımlanan topluluk bir ırka dayanmaz. Türklüğün bir ırk olduğu ve TC vatandaşlarının tek bir ırka dayandığını ve bunun kaynağının da Orta Asya olduğunu söylemek, Hz. İsa'nın Tanrı tarafından görevlendirilen Cebrail'in Meryem'in rahmine üfürmesi sonucu zuhur ettiğini söylemekten farklı değildir.

Bu efsane en çok da Cumhuriyetin ilk yıllarında bir tez haline getirilmek istenmiş, bunun ilk adımlarından biri olarak da, 1930'lu yıllarda, "Türkçenin dünya tarihindeki ilk dillerden biri olduğu" tezi ileri sürülmüş, buna bağlı olarak da "Güneş-Dil Teorisi" diye bir şey uydurulmuş ve üniversitelerde ders olarak okutulmuştur. Neyse ki, Mustafa Kemal erken ölmüş ve hem bu teze, hem de "Güneş Dil Teorisi" derslerine bir son verilmiştir.

Ankara Üniversitesi'nde "Güneş-Dil Teorisi" ile ilgili derslere son verdiğini açıklayan İbrahim Necmi Dilmen, bir efsanenin çöküşünü şu şekilde açıklamıştı: "Güneş öldükten sonra onun teorisi nasıl hayatta kalabilirdi."

Evet, "Güneş-Dil Teorisi" çökmüştü, zira "Güneş" (Atatürk) artık ölmüştü. Ama Türlüğün bir ırk olduğu iddiası sürdürülmeye devam edildi. Bu tez, özellikle de Kürt özgürlük hareketinin yarattığı depremle birlikte çok hırpalanmış olsa da, günümüzde de bir taraftar kitlesine sahip olmaya devam ediyor.

Şimdi biz bir an için Türklüğün tarih tezini gerçekmiş gibi kabul edelim ve buradan tartışmaya devam edelim. Ya da şöyle soralım, Artık bir ‘Türk ırkı"ndan söz edilebilir mi?
Eğer böyle bir ırk olsaydı, bugün bu coğrafyada yaşayanların çekik gözlü olması lazımdı. Elbette az sayıda böyle olanlar da vardır, ama çoğunluğu böyle değildir.

İddia edildiği gibi "öz Türk ırkı" diye bir şey varsa, bu ırk Türkler Anadolu'ya gelmeden önce nasıl bir şeydi ve şimdi nasıl bir şeydir? diye sormak ve yaşanan tarihsel evrimi incelemek gerekir. Orta Asya Türkleri niye çekik gözlü, karaşın ve köse sakallı iken, şimdinin Türkleri kaba sakallı, pos bıyıklı, sarışın, karaşın veya esmer oldular. Siz hiç doğal bir sarışın veya kumral, kıvırcık saçlı, Özbek, Tatar, Türkmen, Uygur Türkü veya Moğol gördünüz mü? Çünkü Türkler artık özbe öz Orta Asyalı bir topluluk değildir. Türklük ise, okulda anlatılan bir masaldan, bir efsaneden öte bir şey değildir.

Bu coğrafyada yaşayan Türkler, bu coğrafyada yaşamış ve halen daha yaşayan halkların kaynaşmışlığının bir ürünüdür. Bu, genetik olarak da, kültür olarak da böyledir.
Türkler bu coğrafyaya geldiklerinde bu coğrafyanın yerleşik halkının nüfusu Türklerin neredeyse on katından fazlaydı. Bu insanlar buharlaşıp uçmadığına göre, karışarak başka insanların bedeninde varlıklarını sürdürmeye devam ettiler demektir. İşte Türkler buradan doğan bir karışımın ürünüdür.

Bu karışıma Kafkaslardan ve Balkanlardan gelen göçmenleri ve mübadilleri de ekleyecek olursak, ortaya daha da karışmış bir tablo çıkar. Günümüz insanının Neanderthal insanin genlerini homosaphiens olarak taşıdığı yakın zaman önce ispatlandığına göre, DNA testleriyle Türklerin durumunu tespit etmek hiç zor olmasa gerek. Bugün Türklerinin DNA analizleri yapılsın, Uygur Türkleri ile GEN akrabalıklarının Ermeni, Rum, Kürt, Hitit, Frig ve diğer yerleşik halklarla olan akrabalıklarından daha az olduğu görülecektir.
Aynı şey, Türklerin 'Ceddi" olarak kabul ettiği Osmanlı padişahları ve "Türklerin Atası" Mustafa Kemal için de geçerlidir.

Osmanlı padişahlarının ve Mustafa Kemal'in DNA analizleriyle ORTA ASYA Türklüğüyle -Kazak, Özbek, Uygur, Türkmen vd.- bağının araştırılması yapılsın, Osmanlı padişahları ve Mustafa Kemal'in Orta Asyalı Türkülüğü ile akrabalığı ya hiç bulunamayacaktır ya da yüzde 3-4 gibi düşük bir oranda bulunacağı kesindir.

Bu nedenle "Türk ırkı" deyip durmaktan artık vazgeçilmelidir. Zira realitede bir "Türk ırkı" yoktur.

Bu bakımdan Kazak devlet başkanı Nursultan Nazarbayev'in Süleyman Demirel'e "Biz sizi çekik gözlü ve buğday tenli olarak gönderdik, siz mavi gözlü ve beyaz tenli olarak geri geldiniz" demesi oldukça manidardır.

Sabahattin Eyüboğlu ise şöyle anlatıyordu bu harmanlaşmayı:

‘Bu memleket bizim olduğu için bizim, fethettiğimiz için değil. Aramızda dışarıdan gelmeler çoğunluk olsa bile -ki değil elbette- kaynaşmış, halleşmiş hepsi. Fetheden de biziz artık, fethedilen de. Eriten biziz, eriyen de. Biz bu toprakları yoğurmuşuz, bu topraklar da bizi. Onun için en eskiden en yeniye ne varsa yurdumuzda öz malımızdır bizim. Halkımızın tarihi Anadolu’nun tarihidir. Paganmışız bir zaman, sonra Hıristiyan olmuşuz, sonra Müslüman. Tapınakları kuran da bu halkmış, kiliseleri de, camileri de. Bembeyaz tiyatroları dolduran da bizmişiz, karanlık kervansarayları da. Kâh bozkıra çalmışız, kâh mavi denize. Sayısız devletler, medeniyetler bizim sırtımızda yükselmiş, bizim sırtımıza çökmüş. Yetmiş iki dil konuşmuşuz Türkçede karar kılmazdan önce. Hepsinin tadı kalmış damağımızda. Aylarımızın, günlerimizin, köylerimizin, kentlerimizin adlarına bakın. Ne değişik eller, ne değişik halk oyunlarında tutuşmuş, ne horonlara, ne halaylara girmişiz. Doğuyla batı sarmaş dolaş olmuş bizim içimizde. Ya o ya bu değil, hem o hem buyuz biz.”
(Sabahattin Eyüboğlu, Sanat Üzerine Denemeler, Cem Yayınevi, İstanbul, 1974, s.9.)

Türklerin Dili Üzerine Birkaç Söz

Türklerin konuştuğu dilin Orta Asya halklarının konuştuğu diller ile dilsel yakınlığı sanıldığı kadar yakın değildir. Bugün internet üzerinden veya TV kanalları üzerinden Orta Asya ‘Türk” Cumhuriyetlerini ve diğer Türkofon halkları izleyin, dinleyin; çoğunun Anadolu Türkçesiyle akrabalığını düşünmek bile kolay değildir. Hatta bazılarıyla bu akrabalığı sadece dilbilimcileri söyleyebilir. Genellikle insanlar Azericeyle olan yakınlığa bakarak, bütün Orta Asya Cumhuriyeti vatandaşlarıyla anlaşabileceklerini sanmaktadırlar. Oysa bir Azeri ve Uygur’la bile anlaşmak sanıldığı kadar kolay değildir. Türkçeyle bu diller arasında hazırlanmış birçok sözlüğün varlık nedeni budur. Bu diller arasındaki akrabalık çoğu zaman Latin dilleri (Romence, İspanyolca, İtalyanca, Fransızca, Portekizce …) arasındaki akrabalıktan daha yakın değildir. Hatta bu Latin kökenli diller arasında olduğu gibi bir alfabe birliği bile yoktur. Aynı dil ailesinden olmak dil birliği anlamına gelmiyor, bu nedenle bir Türkofoni projesi bile ortaya çıkamıyor, sadece değişik Orta Asya Cumhuriyetinden gelen çocuklar halk oyunları oynuyorlar büyüklerin denetiminde. Orta Asya Cumhuriyetlerine karşı beslenen umutlar tamamen hayal dünyasının ve bu hayal dünyasının arzularının dışa vurumundan başka bir şey değildir. Tabii buna, Türkler açısından artık Türklükle eş anlamlı olarak algılanan dini tercihleri de katmak gerekiyor, yoksa, Türkçeleri Anadolu Türkçesine bir çok Müslüman Orta Asya Cumhuriyeti halkından görece daha yakın olduğu halde, Gagavuz Türkleri Hıristiyan oldukları için dışlanmazdı.


Sayı: 19

  |  Değerlendirme:  


Değerlendir
     

Yorum yazma yetkiniz yok!
 Giriş Yap


» Kayıt ol
» Parolamı unuttum
Elektronik Bülten
E-Posta

Format
Yazdır | Copyright © 2014 - Komünist Zemin | Hakkımızda | Bookmark / Share